Okyanus Kıyısından Mektuplar 9: DOKTOR BREUER AĞLADIĞINDA
Yirmi yıl önceydi sizinle tanışmam, Dr. Breuer. Ben de sizin gibi aynaya bakıp soruyordum kendime: Kırk yıl yaşadım ve en iyi ihtimalle bir kırk yıl daha yaşarım. Ama ikinci yarısı ilk yarısından daha iyi olamayacak bu yaşama nasıl dayanacaktım?
Yazgı karşınıza o pos bıyıklı Alman filozofu çıkarmıştı bir hastanız olarak. Onu iyileştirmek için yola çıkıp, bir aşamadan sonra nasıl da kendinizi hasta koltuğunda bulmuştunuz! Kitabı okuyanlar filozofun nerede, niçin ağlayacağını merak ederken sayfalar boyunca, ben pürdikkat, sizin ne zaman ağlayacağınızı bekliyordum. Sanki bir boks maçına çıkmıştınız filozofla; sizi sakin ve beklemediğiniz anda vurduğu yumruklarıyla sersemletiyordu. İlk yumruğu, kendisinin dayanılmaz ağrılarından, sanki aziz bir misafirinden bahseder gibi bahsetmesi olmuştu: “Benim hastalığım bedenimin sınırları içinde, ama o ben değil… Evet, hastalığımı kutsamalıyım. Bir ruhbilimci için kişisel acı, bir nimet sayılır; varoluşun acılarıyla yüzleşilecek bir eğitim alanı.” diyordu ve sizinle beraber ben de afallıyordum. “Beni öldürmeyen şey, beni güçlendirir.Yine söylüyorum, ‘hastalığım bir nimettir’.” derken, iki-üç bin yıl öncesinden çıkagelmiş bir peygamber metanetiyle konuşuyordu.
Yediğiniz yumruklar sizi biraz kendinize getirmiş, derin bir uykudan uyandırmış gibiydi. O uyku mahmurluğuyla içinizi açtınız filozofa: “Zihnime sahip olamıyorum; yabancı ve sefil düşünceler saldırıp zihnimi işgal ediyor… Yaşamımı değiştirmeye ya da bu şekilde sürdürmeye yetecek cesarete de sahip değilim… Yaşama nedenimi artık bilemiyorum, bir amacım kalmadı. ”
Bunun üzerine boks eldivenlerini çıkarıp, müşfik tokatlarla karşılık vermeye başladı filozof: “Aslında kimse kimseye yardım edemez; insan kendine yardım etme gücünü kendi içinde bulmalıdır.” “Yaşama karşı sorumluluğumuz, daha yücesini yaratmaktır, daha alçağını değil. İçinizdeki kahramanın gelişimini hiçbir şey engellememeli.”
Sonra sizi alıp bir dağın zirvesine çıkardı, oradan insan soyuna kuşbakışı bakmak için. İnsanlar gördünüz; varlığıyla barışık olmayan, hatta ona düşmanlaşan. Dörtnala koşturan zaman, fırçasının değdiği her yeri beyaza boyayan yaşlılık, havsalaya sığacak gibi durmayan hakikat… Teker teker ya da beraber, bir korku atmosferi oluşturuyorlardı ve baykuşlar ötüyordu insanların yüreğinde. Sonra insanlar kafalarında fantazyalar oluşturup, onlara sığındılar; onların sesini dinlemeyi seçtiler baykuşları duymamak için. Gönüllü bir teslimiyetle akıllarını teslim ettiler ezeli düşmanlarına. Bu manzara karşısında nasıl da sıkıştı göğsünüz? Nihayetinde siz de ölüm korkunuz ve Tanrısız bir yaşamı tercih etmeniz yüzünden tüm fakültelerini iptal edip, beyninizi Bertha’ya teslim etmiştiniz. Bu sefer yumruk ya da tokat atmak yerine, omuzlarınızdan tutup sarsmayı tercih etti filozof: “Göğsündeki baskının ya da gerilimin ne önemi var? Sana kim rahatlamayı vaat etti? Hayır, problem huzursuzluk değil. Asıl problem yanlış bir konuda huzursuzluk duyman!” Ve bu korkudan kurtulmanın çaresini sundu: “Yaşarken yaşayın! İnsan, yaşamını tamamlayıp öldüğü zaman, ölüm, taşıdığı dehşeti yitirir!” (40 yaşındaki Altan, sanki bir evliyadan nasihat dinliyor gibi hissetmişti kendisini bu sözler üzerine.)
“Ama”, dediniz, “sanki bütün hayatım boyunca yanlış melodiyle dans edip durmuşum.”
Sizce, hayatınızın fon müziği sevgiliniz Bertha için bestelenmişti. Ama yazgı sizi eşiniz Mathilde ile dans etmeye mecbur kılmıştı. Ne müziği, ne de dansı değiştirmeye teşebbüs edecek iradeniz vardı; parmaklarınızı kıpırdatmaya bile mecaliniz yoktu.
Bir ameliyata, hem de anestezi yapılmadan, yaralarınıza doğrudan saldırılmasına ihtiyacınız olduğunu düşünüyordunuz. “(Bu saplantı) beni mahvediyor. Bütün yaşamımı tüketiyor. Şimdiki anı yaşamıyorum. Ya geçmişte ya da asla olamayacak bir gelecekte yaşıyorum.”
Filozof, saldırmak şöyle dursun, “bak evladım” tonunda, anlayışlı bir öğretmene dönüştü bunun üzerine: “Hepimizin ihtirasa ihtiyacı var. Ama bu ihtiras sihirli ve alçaltıcı olmak zorunda mı? İnsan, ihtirasın efendisi olmanın bir yolunu bulamaz mı?” Bu anlayış ve şefkat karşısında sihirlenmiş gibiydiniz. Önerinin yapılabilirliği aklınıza tam yatmasa da, ağzınızı açıp karşılık vermek bir saygısızlık olacaktı bu noktada.
Özgürlüğü hiç tadamadığınız, hep toplumun dayattığı bir yaşam biçimini seçme durumunda kaldığınız gerçeği sizi kahrediyordu. Topluma, dostlarınıza ve ailenize karşı görevleriniz, yaptığınız iyilikler, bir açıdan, ellerinizi ayaklarınızı bağlayan prangalardı. İnsanın özü sadece iyilikten ibaret değildi oysa. Kötülük de doğamızın bir parçasıydı ve sırası geldiğinde günyüzüne çıkmayı bekliyordu. İçimizde ne vahşi köpekler vardı havlayan! Ve kararınızı verdiniz: Seçmediğiniz bir yazgıyı; mesleğinizi, çocuklarınızı, yaşadığınız kenti ve tüm olumsuzlukların suçlusu saydığınız eşiniz Mathilde’yi terkedecektiniz.
Küçük bir valiz ve az miktarda para ile ilk trene atlayarak Bertha’nıza koştunuz. Bir hastane bahçesinde uzaktan izlediniz onu ve genç doktorunu. Size gösterdiği yakınlığı o genç doktora da aynıyla gösterdiğini görünce, o uzun rüyadan uyandınız ve oradan uzaklaştınız dizlerinizin bağının çözülmesine aldırmadan. Sanki birdenbire varlığın hakikatini keşfetmiştiniz. Aslında Bertha’nın ölümlü varlığına degil, ona yüklediğiniz anlamlara bağlanmıştınız böyle delicesine.
Kalbinizi ve ruhunuzu mosmor yaralar içinde bırakan zincirlerinizden kurtulup yeni bir hayat kurmak için Venedik’e gittiniz. İlk defa sakallarınızı kestiniz, yeni moda kıyafetlerden giydiniz; tıp yerine başka bir mesleği özgürce seçebilme şansınız, dost çevrenizi dilediğiniz zümreden oluşturma olanağınız vardı artık. Ama bu yeni hayatta eskisinden daha iyi bir şey de bulamayacağınızı farkettiniz. Hatta bu kadar özgür kalmak sizi dehşete düşürdü. İşte bu noktada, bize bir oyun oynadığınızı; evi terkedip Bertha’nın yollarına koyulmanın yalnızca hipnotik bir tecrübe olduğunu söylediniz bize. Kendinize yeni bir kimlik ya da yazgı seçmek için tüm Viyana’da şöhret bulmuş mesleki ve ailevi hayatınızı bir çırpıda gözden çıkarmak cesaretini bulamamış ve böyle bir zihni deneyimi tercih etmiştiniz. Sizin açınızdan isabetli bir tercihti bu tabii. Zarara girmeden, sanki ilahi bir elin yardımıyla, kolaylıkla doğru yolu bulmuştunuz! Yaşamınızın fon müziği artık Mathilde ile dans etmeniz için çalıyordu. Kendisini bir mahkumu olarak gördüğünüz yazgınızı artık ister olmuş ve sevmeye başlamıştınız.
Filozofun dudaklarından o meşhur sözleri döküldü: “Yazgını seç; yazgını sev.”
***
Doğduğun yer, anne- baban, ırkın, maruz kaldığın felaketler, başa konan talih kuşu gibi seçme şansının insana bırakılmadığı “kaderin üstünde bir kader” var ve –söylemesi kolay- bu kaderi sevebilmek gerekiyor. Bir de, dindeki tabiriyle, insanın cüz-i ihtiyarıyla seçebileceği milyonlarca olasılık var ve –yine söylemesi kolay- bu olasılıklar arasında seçimler yapmaktan korkmamak gerekiyor. Evet, seçim yapabilme olasılığı ya da kudreti bazen korkutucu gelir insana. Hem açtığın kapının ardında ne çıkacağını bilememenin, hem de sorumluluğun tamamen sana ait olacağının korkusu bu. Doktor Breuer’i Viyana’yı terketmekten alıkoyan; Altan Sancar’ı ömrünün baharında sevmediği okulunu değiştirmekten vazgeçiren korku.
Ne diyelim dostlar, yazgınızı sevin; seçmekten korkmayın. Attığınız taşlar hep onikiden vursun.
