rank-math domain was triggered too early. This is usually an indicator for some code in the plugin or theme running too early. Translations should be loaded at the init action or later. Please see Debugging in WordPress for more information. (This message was added in version 6.7.0.) in /home/merhabaaustralia/public_html/wp-includes/functions.php on line 6131rocket domain was triggered too early. This is usually an indicator for some code in the plugin or theme running too early. Translations should be loaded at the init action or later. Please see Debugging in WordPress for more information. (This message was added in version 6.7.0.) in /home/merhabaaustralia/public_html/wp-includes/functions.php on line 6131Geçen yazım dost meclislerinde çok konuşuldu, epey bir tebrik ve teşekkür mesajı aldım. Okuyup mesaj, email gönderme ve bizzat arayıp tebrik etme nezaketinde bulunan tüm can dostlara buradan şükranlarımı sunuyorum. Kırım ile ilgili yazı yazmaya devam edeceğim ancak bu yazımda bütün eserlerini severek okuduğum sadece Beyaz Gemi romanının sonunu sürekli eleştirdiğim hatta bizzat defalarca kendisine yazdığım ve bir seferinde de kendisine sorma şansı yakaladığım ünlü yazar Cengiz Aytmatov’un 10 Haziran ölüm yıl dönümü. 10 Haziran 2008’de aramızdan ayrılan ünlü Türk Dünyası yazarı Cengiz Aytmatov aynı zamanda önemli bir Kırgız kahramanıdır. Manas destanından esinlendiği eserleri dünyada 176 dile çevrilmiş, eserleri 140’a yakın ülkede yayımlanmış, severek okunmuş ve hala en çok okunanlardan olmaya devam etmektedir. İlk okuduğum eseri Elveda Gülsarı ile hayatıma giren büyük ustayı evvelen saygı ile anıyorum.
Kitap okuyan saygıdeğer okurlarımız Cengiz Aytmatov deyince herhalde 1957’de çıkan ilk eseri Cemile’den başlayarak 2007’de yazdığı en son eseri, “Ebedi Nişanlı-Dağlar Devrildiğinde”ye kadar birçok eserini hatırlayacaklardır. Özellikle 1980’de yazdığı ilk romanı “Gün Olur Asra Bedel”i hatırlamayanımız yoktur. Bu romanın en çok akılda kalan kahramanı ya da tipi Mankurt’tur. Bu, zamanla dilimize de düşünce dünyamıza da girmiş, çok ciddi karşılık bulmuş, ilgi çekmiş bir kavram, kavramdan öte bir felsefi yaklaşım olmuştur. Bu kavram sadece Türkçemizde değil bütün dünyada ilgi ve kabul gören bir kavram haline dönüşmüştür.
Değerli Okuyucu, Nedir?, Kimdir Mankurt? Mankurt deyince bir parça günümüz trollerine de benziyor. Mankurt düşünmez, emredileni yapar, başkalarının maşasıdır, belli menfaatler karşılığında değer adına ne varsa satar, terk eder, arkasını döner aynen troller gibi. Onlara da bir şeyler öğretilir, ağa babaları hadi şuna saldıracağız deyince hiç sorgulamadan, insaf ve izanı ahirete göndererek salyalar akıtır. Karalama, iftira, yalan, hakaret, küfür… İşlerinin sermayesidir. Karşısındakini dinlemez ki, dinlemeyince zaten anlamaz. İnternet ortamlarında bu tiplerle karşılaştığınızda cevap vermeye, ikna etmeye, bir şeyler anlatmaya çalışmayın; sadece selam deyip kendi hallerine bırakın, böyle yaparsanızMankurt tipli trolleri esas o zaman cezalandırmış olursunuz; yoksa normal insan yerine koyduğunuzda bunları ödüllendirmiş oluyorsunuz, kendilerini insan hissediyorlar ve yine, yeniden karakterlerini göstermeye devam ediyorlar. Ne kadar küfür, hakaret, salya… O kadar ekmek bunlar için. İşte Mankurt deyince ilk elden aklıma modern Mankurtlar gelmişti, sizlerle paylaşayım istedim.
Cengiz Aytmatov Mankurt kavramını, tarihine küsen, geçmişini unutan, ailesine, mensup olduğu milletine, öz değerlerine yabancılaşan ve gayesi olmayan insanların mensup oldukları milletleri uyarmak için kullandı. Burada uzun uzun Mankurt nasıl oluru anlatacak değilim ancak toplumumuza yabancılaşma da bunun bir başlangıcıdır. Onun için Aziz Okuyucu, çocuklarımızı, dostlarımızı, komşularımızı hep yakınımızda tutalım ki yalnızlaşıp, yabancılaşmayalım. Binlerce muhteşem eser var güzelim Türkçemizde. Ne olursunuz okuyalım, okumayı teşvik edelim. Akşamları 15 dakika da olsa aile okuma saati yapalım. (Keşke 45 dakika yapabilsek ama olmuyorsa 5 dakika ile başlayalım.) Dilini kaybedenin başka kaybedeceği çok şey kalmamış demektir ve artık bunu Mankurtlaşma bile tanımlayamaz.
Sessiz Gemi romanı ile ilgili uzun maceramı da bir gün umarım burada sizlerle paylaşırım. Benim için sonu hep hayal kırıklığıdır. Bir başka eserinde o kaybolan gencin bir Kırgız kahramanı olarak döneceği umuduyla Cengiz Aytmatov’un bütün yazılarını, romanlarını heyecanla okdudum lakin maalesef umduğumu bulamadım. Bir gün roman yazarsam o kayboluştan başlamak ve kıyıya çıkan gencin hayata nasıl sarıldığını ve neler yapabildiğini yazmak isterim.
Bu arada köşe komşum Aziz Üstad, okuma deyince hep andığım, gerçek bir kitap kurdu, okuma müptelası Altan Sancar (Okyanus Ötesindeki Yalnız Adam) beyden bir ses çıkmıyor son haftalarda. Umarım yeni yazılarını, okumalarının değerli birikimlerini köşesinden yeniden takip etme bahtiyarlığına erişiriz.
Yüzünden tebessüm hiç eksik olmasın Aziz Okuyucu, Sağlıcakla kal…
*Yazarın “Dereden Tepeden” adlı köşesinde yayınlanmış önceki makaleleri:
6- Sosyal Çevrede Korona Görüşleri
7- Sürgün
]]>Kırım Tatarlarının 1944’te, hepsinin Sibirya’ya sürgün edildiği gündür 18 Mayıs.
Bir sabah saat 4’te bütün Kırım’daki Tatarların (Kırım Türklerinin) kapıları çalınır ve kendilerine 40 dakika verilir sürgüne hazırlanmaları için. Daha sonra 22 gün sürecek hayvan vagonlarındaki acı yolculukları başlar. Bütün Kırım Türklerinin %46’sı bu yolculukta ölür. 22 gün süren bir milletin en acı ve uzun yolculuğunda tarifsiz acılar, dramlar, facialar yaşanır. Son durak Sibirya, Kazakistan, Özbekistan… Şeytanlaştırılmış bir topluluk… O kadar kötü bir propaganda yapılmış ki, vardıkları yerde herkes onların hain, kötü, hırsız, canavar, şeytani bir topluluk olduklarına inanmış ve kesinlikle ne onlarla diyaloga geçiyor ne de onlara yardımcı oluyorlar. Uzun günler, aylar, yıllar izole edilmiş hayatlarında ayakta kalmaya çalışıyorlar. Sonrasında Özbekler onları tanıdıkça kabul ediyorlar, kabul ettikçe seviyorlar ve kendilerinden bir parça olarak sayıyorlar. Sovyetin birçok farklı yerindeki Kırım Türkleri zamanla Özbekistan’da bir araya geliyorlar. Kendi kültürlerini, dillerini, dinlerini de burada yeniden yeşertiyorlar; bir gün Yeşil Ada Kırım’a dönme ümidiyle.
Muhterem okuyucu, benim Kırım Türklerinden haberdar oluşum evvelen bizim gençlik yıllarımızda Abdülcelil Kırımoğlu’nun Sovyet’in Sibirya sürgünündeki açlık grevi ve bu grevin dünyadaki yankıları, ardından uzun yıllar kimsenin cesaret edemediğ Sovyeti, Moskova Kremlin Sarayı önünde protesto etmeleri ve Sovyet’in yıkılışını hızlandıran toplum olmalarıydı. Ardından usta yazar Cengiz Dağcı ile tanışmam, bütün eserlerini okumam ve sonrasında anlatılanları yerinde görmek için Kırım’ı ziyaret edişim. Dünyanın en güzel köşelerinden birisidir Kırım, ancak asırlar boyu bu gözelliği başına hep dert olmuştur ve en sonunda da yine Rus işgaline uğradı maalesef. Kırım Türklerinin kaderi de Kırım’ın kaderi ile ortaktır son 3 asırdır. Rus işgalleri ve katliamları ile doludur Kırım Türkü’nün son 3 asırlık tarihi.
En büyük hayalim dünyanın dört bir tarafına saçılmış olan Kırım Tatar Türklerinin bir gün çok güçlü bir diaspora yapılanması ile Kırım’daki kardeşlerine hem maddi hem de manevi açıdan yardımcı olmalarıdır. Düzenli kültür, dil, sanat, edebiyat… merkezlerinin açılması, Milli Mekteplerin artırılması, daha düzenli ve başarılı hale getirilmesi, Kırım Tatarcası ile daha çok yayınlar yapılması konusunda anavatanlarına daha çok destek olmaları en büyük hayalimdi ve hala da öyle.
Kıymetli Okuyucu, Kırım Tatarları yaklaşık 50 yıl süren mücadelelerin sonunda 1989 yılından itibaren anavatanlarına dönmeye başlamışlar, Kırım’ı yeniden vatan edinme mücadelelerini başlatmışlar. Bu dönemde hem idari engellerle, hem maddi engellerle mücadele etmişler ve birçoğu ki, 1996 yılına kadar 282.000 Kırım Tatar Türkü anavatanlarına yeniden dönmüş, bütün bu zorluları aşarak Kırım’a yerleşmeyi başarmışlardır. Günümüzde nüfusları 330.000 üstündedir. Umarım gelecek günleri barış içerisinde daha da güzel olur. Sizler de bir gün Cengiz Dağcı’nın eserlerinden bulursanız tavsiyem muhakkak okuyun. Ne okuyalım diye aklınızdan soru geçiriyorsanız ilk tavsiyem “Korkunç Yıllar” ardından da “Yurdunu Kaybeden Adam” olacaktır. Gurbeti, özlemi bir eser de iliklerinize kadar yaşamak istiyorsanız “Anneme Mektupları” muhakkak okumanızı tavsiye ederim.
Sağlıcakla Kal Saygıdeğer Okuyucu.
Fatih Güneş
*Yazarın “Dereden Tepeden” adlı köşesinde yayınlanmış önceki makaleleri:
]]>Çok uzun zaman oldu sizinle hasbihal etmeyeli, cok sık yazdım lakin sık okunmayınca dedim bizim yaşlılar cemiyetindeki dostlar, kahvedeki yarenler ve dernekteki yönetim kurulu arkadaşlar yazdıklarımı bitirsinler sonra yazayım istedim. Günlük takip ettim, sonunda virüs geldi de hepsi okudu.
Koronalı günlerde toplumumuzun büyük bir bölümü yarım doktor kıvamını geçti, hele hele Türkiye’yi seyrediyorsanız tamamdır, klinik bile açabilir eşe dosta el altından sağlık hizmeti verebilirsiniz lakin dikkatli olun yakalanırsanız epey bir cezası var. Zamanında bizim dernekten Türkiye’de dişçi olan bir dostum garajına muayenehane açmıştı, işleri de çok iyi gidiyordu, biliyorsunuz burada diş çok pahalı, dostum ucuz dişçi olarak çok nam yaptı. Gece gündüz durmadan çalıştı. Tam ev alıp işleri büyütecekti ki bir kıskancın şikayeti ile sermayeyi kediye yükledi, centerlinke devam ediyor şimdilerde. Demem o ki bu tür şeyler hayal etmeyin, planlamayın.
Kıymetli Okuyucu, bizim kahvedekilerin ne kadar ileri görüşlü, toplumsal meseleleri oturdukları yerden, taş oynarken nasıl isabetli çözümlediklerinin en güzel örneğini bu hafta bir kez daha gördüm. Bizim kahvenin en eski müdavimlerinden Bolpaça Mahmut ki, eski manav ve avcıdır, “Fatih abi bu işte burnuma pis kokular geliyor, bu Çin Devleti’nin bir oyunu bence” dedi. Bakın medyaya, 4 ay sonra bizim Bolpaça’nın görüşlerine anca gelebildiler. Ki Çırpıcı İsmail, kendisi eski pehlivan, güreşte çırpma oyununu iyi yaptığı için kendisinin lakabı Çırpıcı, “On bin yıldır yarasa var, 10 bin yıl niye olmamış da şimdi olmuş” diye görüş bildirdi, sonrasında da “HIV virüsü de maymundan çıktı dediler ama onun da gerçeği bambaşka” dedi. Düşündüm; haklı olabilirler. Dernekteki muhabbet de bu bir kimyasal savaş hazırlığı ve denemesi mevzusu görüşü ağırlık kazandı. Bizim yaşlılar cemiyetini hiç sormayın. Bu virüs sadece yaşlıları öldürüyormuş şaibesi bizimkileri cidden çok üzdü. Eski kabilelerde, kabilenin gençleri toplanır iş göremeyecek yaşlıları öldürürlermiş, bu görüşte cemiyetin seyyahı Koskos Halil abi bir Afrika gezisinde 10 yıl önce bunu bizzat görmüş, Tanzanya’nın Sukuma Kabilesi halen iş göremeyecek yaşlılarını bu şekilde öldürüyor dedi, bu arada beddualar kırıla, bu virüs de eski kötü inanışın modern versiyonu dediler. Maalesef bunu yapan zalim dünyada artan yaşlı nüfusu azaltmaya çalışan, hayat sigortası şirketinin ajanı ya da ortağı olabilir, görüşü de konuşulanlar arasındaydı.
Muhterem Okuyucu, Türkiye’deki görüşleri, bakışı, olayları toplasak zannediyorum iki saatlik harika bir komedi gösterisi olurdu. Moralim bozulduğunda ara ara takip ettim, bir kaçını sizinle paylaşayım, belki görmemişsinizdir. Bir Şeyh muska yazıp virüsü kovdu ve gururla açıkladı, konuştum, hallettim, okudum üfledim, bizim memlekete uğramayacak, millet rahat olsun. Bir başkası bu virüs Türklere etki edemiyormuş, onun için milletimiz rahat olsun. Daha güzeli bu virüs yalan, virüs mirüs yok, bunlar batının, oyunu, bizi evlerimize kapatıp darbe yapacaklar, herkes dışarda olsun, bu oyuna gelmeyin… Uzayıp gidiyor, hepsini yazsam inanın iki ciltlik bir roman olur. Hele doktorların görüşleri külliyen ilginç, onun için o bölüme hiç girmeyeyim.
Saygıdeğer Okuyucu, ülkemiz Avustralya dünyada bu virüs belasını en iyi idare eden 5 ülkeden birisi, bu konuda cidden çok şanslıyız. Bunun için bütün sağlık çalışanlarımıza, okulları açık tutan öğretmenlerimize, güvenliğimizi sağlayan polislerimize, halen hizmet sektöründe çalışmaya devam edenlere en içten duygularımızla teşekkür ediyoruz. Sosyal mesafeyi koruyarak, evinde kalarak başkalarının da hayatlarını koruyan, kurtaran siz entellektüel okurlarıma da sonsuz şükranlarımı sunuyorum. Bu dönemde aktif kalmak, canlı kalmak, moralli kalmak çok önemli, onun için muhakkak gününüzü planlayın. Yıllardır arayamadığınız eşinizi dostunuzu arayın, hal, hatırlarını sorun, evdeki eski elbisleri ayırın. Yıllarca belki okurum diye dokunmadığınız kitaplara başlayın. Bahçeniz varsa bu dönem harika bir uğraş bahçecilik, maydonuz, nane, roka… Aman ha dostlar kilonuza, formunuza da dikkat. Bu arada babaların da çok güzel yemek yapabileceğinin gösterilebileceği güzel bir zaman bu zaman. Bu dönemde internet üzerinden de sanal misafirlikler tabiiki mümkün, biz dernekte ve cemiyette toplantılarımızı sanal ortamda yapıyoruz. Dernekte zoom kullanıyoruz, cemiyettekilerle de google hangout üzerinden görüsüyoruz. Bu iki sanal platformdan başka çok kullanılan platformlar tabiiki var mesela Skype gibi. Siz de eşle, dostla bu sanal platformlarda bir araya gelebilir kahve, çay içip muhabbet edebilirsiniz. Yazılacak o kadar çok şey var lakin yerimiz ve okuyucumuzun sabrı sınırlı. Bu hususta yazmaya devam edeceğim, daha evvel söz verdiğim üzere okuma konusunda da yazılarım olacak.
Sağlıcakla kalın…
Fatih Güneş
*Yazarın “Dereden Tepeden” adlı köşesinde yayınlanmış önceki makaleleri:
]]>Son buluşmamızda -okuyanlar hatırlayacaktır- ‘Okuma Her Derde Deva’ başlığı ile okumanın inanılmaz faydaları üzerinde durmuş ve gelecek yazılarımda da bu konuya daha detaylı şekilde devam edeceğimi duyurmuştum. Ancak sizlerin de affına sığınarak okumanın önemi bahsine şimdilik kısa bir ara veriyor ve tüm dikkatlerinizi bu defa Doğu Türkistan diyarında yaşayan soydaşlarımıza çekmek istiyorum.
Meşhur bir karınca meseli vardır, Hz İbrahim (a.s.) ateşe atılırken bunu duyan karınca ağzına küçücük bir damla su almış ve ateşi söndürmek içi yola koyulmuş, yolda karıncaya rastlayan insan oğlu soruyor, ‘acele acele nereye böyle karınca kardeş’, o da ağzındaki azıcık suyu göstererek ‘Hz. İbrahim’i ateşe atıyorlarmış, ateşi söndürmeye gidiyorum’ diyor. İnsanoğlu bu ya, alay ediyor karıncayla, ‘şu ağzındaki azıcık suyla mı söndüreceksin koca ateşi’ diyor, karıncanın tarihin kulağına küpe olacak cevabı da bu alaycı tavırdan sonra geliyor. ‘Biliyorum diyor lakin Allah katında safımı belli edeyim, zulmün ve zalimin karşısında olduğumu dosta düşmana deklare edeyim’ diyor. ‘Ağlayamıyorum bari gülmekten utanayım’ diyor.

Saygıdeğer Okuyucu, bu yazı karınca misali safımı belli etme yazısıdır. Çin’in aylardır hatta yıllardır Uygur Türklerine, Müslümanlarına yaptıkları zulme elimle bir şey yapamıyorum, bari kalemimle ve kalbimle bir şeyler yapayım bu platform vesilesi ile, diye kaleme alıyorum bu satırları.
Sevgili Okuyucu, kimdir bu zulüm altında inim inim inleyen Uygur Türkleri, maalesef kısa kısa notlar olarak yazacağım çünkü bu bir köşe yazısı ve hacmi belli ama muhakkak Uygur tarihini okumanızı tavsiye ediyorum.
Türklerin medeniyet adına neyi varsa başlangıcı Uygurlardır, hatta medeniyet anlamına gelen uygar kelimesi ve uygarlığın kökeni Uygurdan gelir. İlk Türkçe sözlük olan Kaşgarlı Mahmut’un Divanı Lügat-it Türkü de bu coğrafyanın ürünüdür. Alfabe, yerleşik hayat, su şebekesi, kanalizasyon, mimari, matbaa, kağıt, tarım, şehirleşme… Görüldüğü gibi zamanlarının çok ötesinde uygar ve çalışkan bir Türk soyudur Uygurlar. Şuanki Türkiye topraklarının iki katı büyüklüğünde bir alan olan Doğu Türkistan, aynı zamanda Çin’in yeraltı zenginliklerinin yaklaşık %40’ının karşılandığı yerin adıdır. Maalesef gördükleri zulmün, asimileye zorlanmalarının, zalimce tecavüze uğramalarının en büyük sebeplerinden birisidir kadim Türk yurdunun bu yeraltı zenginlikleri.
1750 yıllarına kadar farklı Türk devletleri hakim olmuştur Doğu Türkistan’a. Yine kadim Götürklerin de memleketedir bu verimli ve talihsiz topraklar. Çin istilasından sonra da asimile olmamışlar, genlerindeki bağımsızlık aşkıyla 1933’te yeniden bağımsız bir devlet kurmuşlar, yine zulüm görmüş ve devletleri yıkılmış, ama vazgeçmemişler 1944 yeniden devletlerini kurmuşlar ancak bu da çok kısa sürmüş, 1949’da Mao ve onun getirdiği komünist Çin yeniden Doğu Türkistan’ı işgal etmiş.
Günümüz İslamcıları maalesef Seyyid Kutuptan (r.a.) ve onun fikirlerinden fersah fersah uzaklar, aman ticaretimize bir şey olmasın derdindeler lakin zulme rıza, zulümdür. Her gün onlarca konu hakkında yüzlerce yorum yapılıyor maalesef bunlar içinde Doğu Türkistan’daki inanılmaz zulümden bahseden yok. En üst düzeyde ilk defa Japon Başbakanı konuyu dile getirdi. Geçtiğimiz haftalarda. Malezya Başbakanı Mahathir Muhammed, Çin’in Doğu Türkistan’daki insan hakları ihlallerinden kaçan Uygur Türklerinin Malezya’dan sığınma istedikleri takdirde, Çin’den bu yönde bir başvuru gelse dahi sınır dışı etmeyeceklerini açıkladı.
Bizlerden yine ses yok. Allah ebeden razı olsun her şeyi göze alan Mesut Özil’den. Doğu Türkistan’da yaşananlara ve Müslüman ülkelerde medyanın yaşanan olaylara sessiz kalmasına tepki gösteren Arsenal’in yıldız futbolcusu Mesut Özil tüm dünyaya nasıl haykırmıştı? İşte bu sorunun kelimesi kelimesine cevabı:
“Ey Doğu Türkistan… Ümmetin kanayan yarası… Eziyetlere direnen Mücahid ve Mücahideler topluluğu… Zorla İslam’dan uzaklaştırmaya çalışanlara karşı tek başına mücadele veren şanlı mü’minler… Kuran’lar yakılıyor… Camiler kapatılıyor… Medreseler yasaklanıyor… Din alimleri birer birer öldürülüyor… Erkek kardeşler zorla kamplara sokuluyor… Onların yerine Çinli erkekler ailelerine yerleştiriliyor… Tüm bunlara rağmen… Ümmeti Muhammed suskun… Sesi çıkmıyor… Müslümanlar sahiplenmiyor… Bilmezler mi ki, Zulme Rıza Zulümdür… Hz. Ali ne güzel demiş: ‘Zulme engel olamıyorsanız, Onu herkese duyurun!’ Batı medyası ve devletlerinde dahi bu olaylar haftalardır, aylardır gündemde iken Müslüman ülkeler ve medyaları nerede? Bilmezler mi ki, zulmün olduğu yerde tarafsızlık, namussuzluktur… Bilmezler mi ki, yıllar sonra oradaki kardeşlerimizin bu acı günlere dair hatırlayacakları zalimlerin işkenceleri değil, biz müslüman kardeşlerin sessizliği olacaktır. Ya Rabbi, Doğu Türkistan’daki kardeşlerimize yardım eyle… Şüphesiz ki, Allah; Tuzak kuranların en hayırlısıdır…”

Keşke bu yiğitlerin sayısı artsa, keşke insanlar zulme karşı saflarını belli etseler. Cüzdanlarının tarafında değil de keşke vicdanlarının, zulme uğrayanların yanında olsalar ve olsak.
Fatih Güneş
*Yazarın önceki yazıları:
1- Dereden Tepeden: Vira Bismillah!
2- Dereden Tepeden: Toplum Gönüllülüğü
]]>Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Geçen haftalarda ülkemiz Avustralya ve yavru eyalet Tasmania’da gönüllüler haftasını coşkuyla kutladık. Ancak bu yazılar çok ilgi görüp okunmadı maalesef. Bizim yaşlılar cemiyetindekilere ve kahvedeki dostlara sordum niye okumadınız diye, lakin bizimkilerde bahane bol. Hepsi çok meşgul, ‘Okumaya fırsat mı var, Fatih abi.’ dediler. İkincisi de, ‘Abi çok sık yazıyorsun, yetişemiyoruz; biz bu kadar çok okusaydık burada ne işimiz vardı? Ya doktor olurduk ya hakim!’ dediler. Kahveci Hüseyin’in adı geçtiği için o da yazıları print edip kahveye asmış. Bazıları da ‘Abi sayı az görünse bile okuyanın çok; ev arayan, iş arayan, Türk tohumları arayan, satılık kangal arayan herkes kahvede senin yazıyı da okumuştur’ deyip içime su serptiler. Velhasılı Can Okuyucu, sizi tenzih ederim lakin okumama toplumumuzda sanki bir gelenek, görenek haline gelmiş. Onun için, tarihimiz de yazılarak değil, kulaktan kulağa anlatılarak gelmiş. Dini konular da öyle, azıcık okuyuversek Nihat Hatipoğlu her Ramazan’da aynı şeyleri anlatıp bu kadar para kazanabilir miydi?
Toplum olarak basit konularda tartışmayı seviyoruz ve çok okumadığımız için de söze, ‘Azizim, bence’ diye başlıyoruz. Karşımızdaki de ‘O senceyse, al sana, bu da bence!’ diyor ve basit konular uzayıp gidiyor. Televizyonlarda onlarca defa tavuktan kurban olur mu diye sorulmuş ya da orucu bozan şeyler nelerdir diye yüzlerce defa sorulmuş. Halbuki bunun cevabını bulmak Google’dan 0.35 saniye sürer ve 420.00 bin cevap hazır; birisini okusak yetecek hayatımız boyunca.
Kıymetli Okur, ‘dertli söylegen olur’ (dertli kişi çok konuşur) demiş atalarımız; benimki de o hesap. Yoksa siz bu yazıyı okuyorsanız zaten okuyan bir insansınız ve lafım kesinlikle size değil; zatı şahanelerinizi okuyan birisi olduğunuz için tebrik ediyorum. Okuma alışkanlığı kazanmak zor iştir, hayatın o kadar meşgalesi arasında kafayı toplayıp okumak ayrıca zordur. Onun için düzenli okuma alışkanlığı olmayanlara en sevdiği konulardan başlayarak okumalarını öneririm. Spor seviyorsanız spor haberlerini, bahçe işlerini seviyorsanız bahçe dergilerini v.b. Ama ne olursa olsun okumak lazım; gençler için zeka ve hafızayı geliştiren en önemli antrenman okumaktır. Bu hususun uzmanları okumanın hem hafızayı hem de zekayı %30 civarında geliştirdiğini söylüyor. Bildiğimiz gibi bütün insanlardaki hafıza kapasitesi aynıdır, aradaki fark bu kapasitenin kullanımıdır. Okuyarak, farklı metinler ezberleyerek hem hafızamızı hem de zekamızı geliştirebiliriz. Bizim gibi orta yaşın üzerindeki insanlara da okumak ilaç gibidir. Çünkü zamanla unutmaya başlıyoruz, bunun en son noktası da alzheimer hastalığıdır. Okuyarak hem unutkanlığı azaltabiliriz hem de -evlerden uzak- alzheimiri geciktirebiliriz. Keşke her akşam evde ailece okuma zamanımız olsa; hepimiz yarım saat oturup sevdiğimiz kitapları aynı ortamda ailecek okusak. Okumak hayal dünyamızı da muhakkak renklendirecektir, bir yerde çalışıyorsak bizi işimizde proaktif bir çalışan yapacaktır yani kendi orijinal fikirleri olan, üretken, faydalı, pozitif bir çalışan.

Değerli okuyucu, okumanın faydası üzerine onlarca kitap, makale, deneme… yazılmış, benimki de deryadan bir katre. İleriki yazılarımda okumanın faydalarından daha detaylı bahsedeceğim. Geçtiğimiz günlerde alışılageldiği üzere Bill Gates bu yeni yılda okuduğu kitapları anlattığı videosunu paylaştı; İngilizce bilenlere muhakkak tavsiye ederim. Yine harika kitaplar; tabii ki beşi de bizim için değil ama en az üçünün ilginizi çekeceğini düşünüyorum.
Okulların bittiği, birçok insanın tatile çıktığı bu dönemde okumak harika bir aktivite olurdu. Hepinize bol okumalı günler diliyorum.
Sağlıcakla kalın
Fatih Güneş
Geçen yazımda değindiğim toplum gönüllülüğü ile ilgili epey yorum ve öneri geldi. Kahve topluluğu “Biz zaten buraya gönüllü olarak geliyoruz ve Türkiye’nin en önemli gelenek ve göreneklerinden olan kahve kültürünü, buna bağlı olarak geleneksel Türk oyunlarını (Okey, 51, 66, tavla, pişti…) yaşatıyoruz. Aynı zamanda bu gönüllülüğü sürdürmek için o kadar para harcıyoruz!” dediler. Bir de şu hususta çok dertliler: Bu gelenek ve göreneğimizin ancak usta çırak ilişkisi ile gelecek nesillere aktarılabileceğini lakin çırak bulmakta çok büyük problemleri olduğunu, bu hususta en büyük ümitlerinin daha çok ithal damadın güzel memleketimiz Avustralya’ya gelmesi olduğunu belirttiler! Son olarak, “İtfaiyeci, mitfaiyeci bulunur ama kahveye müdavim bulmak daha zor” diye de eklediler. Ne diyeyim, ben halkın gazetecisi ve sesi olarak olayı siz değerli okuyucularıma aktardım.
Bir başka potansiyel gönüllü grubu olan orta yaş üstü genç hanımefendilerimizin derdi daha büyük. “O kadar çok dizi çıkıyor ki Türkiyemiz’de; yetişemiyoruz!” dediler. Günde en az 2-3 dizi, her biri 2 saatten toplamda 4-6 saat yapıyor; bir de öncesi ve sonrası kritiği ile 7-8 saat… Dedikleri kadar da varmış, gerçekten ağır emekçi bu orta yaş üstü genç hanımlarımızın işi çok zor. Bu arada bunu çok ciddi bir gönüllü hizmet olarak da görüyorlar çünkü “Sen bakmazsan, ben bakmazsam, nasıl yaşar bu diziler?” diyorlar. Onlara da hak verdim; hepsine gönüllülük madalyası ve sertifikası derhal verilmeli. Bence Merhaba Avustralya, bu gelenek, görenek ve kültür gönüllülerimiz için isim yeri boş bir sertifika dizayn etmeli, sonrasında isteyen her sene sonunda ismini yazıp çıktısını alır ve duvarına asar, neden olmasın?
Baktım ki bu hamur çok su götürecek, olayı daha fazla irdemelemeyeyim dedim. Lakin aziz okur, bu toplum gönüllülüğü işi cidden çok mühim. Bir ara birkaç toplum bireyimiz hastanelerde, hapishanelerde, toplumsal aktivitelerde gönüllü olarak görev alıyorlardı ve basın da bu harika işleri Türkçe konuşan toplumumuzla paylaşıyor, bizleri hem sevindiriyor hem de gururlandırıyordu. Maalesef son dönemde bu güzellikleri göremez olduk.
Kıymetli okuyucu eğer içinizde toplum gönüllüsü olan varsa ve tecrübelerini bizimle paylaşırsa buradan biz de tüm okuyucularımızla paylaşırız ve bununla da iftihar ederiz. Bu hususta bu hafta katıldığım bir toplantıda Türkiye toplumunun bir parçası olarak göğsümü kabartan bir güzellikle karşılaştım. Toplumumuzun pek yakından tanıdığı, Hakka yürüyüp aramızdan ayrılmış iki güzel adamın- rahmetli Refik Sözer ve Mehmet Arpacı- torunu Selin Deniz Arpacı toplum hizmetlerinden dolayı bu senenin Victoria Çokkültürlülük Gençlik ödülünü aldı. Darısı diğer toplum bireylerimize.
Değerli okuyucu, bu hususta nasıl toplum gönüllüsü olunur diye düşünüyorsanız bunun cevabını bulmak çok kolay. Önce ilgi alanlarınızı belirleyeceksiniz, sonra bu ilgi alanlarınızdaki toplumsal faaliyetleri araştıracaksınız ve sonrasında bu faaliyetlerin bir parçası olacaksınız. Avustralya geneli için www.volunteer.com.au, Victoria için www.volunteer.vic.gov.au sayfalarını takip edip ilgilendiğiniz alanlardaki gönüllü faaliyetlere göz atabilirsiniz. Daha da ilginci, gönüllü olarak dünyayı da gezebilirsiniz. Bu hususta da yine hem Birleşmiş Milletler’in hem de doğrudan Avustralya vatandaşları için australianaid.org sayfasını takip edebilirsiniz.
Esen kalın
Fatih Güneş
*Değerli okurlarımız, toplum gönüllülüğü hakkında her türlü görüş, öneri ve değerlendirmelerinizi info@avustralyapostasi.com elektronik posta adresimiz üzerinden yazarımıza ulaştırabilirsiniz. Sizin fikriniz bizim için önemli.
]]>
Aziz okuyucu, aslında bu haftaki yazım toplum gönüllüğü başlıklı lakin giriş uzadı, onun için konuyu uzatmadan dikkatlerinize sunmak istiyorum. Dünyada, bilhassa batı dünyasında hızla yayılan gönüllülük- İngilizce volunteering veya voluntarism- ülkemizde de çok yaygın ve vatandaşlardan beklenen bir girişim. Son günlerde ülkemizin dört bir yanını saran yangınların da önemli çözüm yollarından birisi gönüllülük. Keşke birbirimizi teşvik edebilsek ve boş vakitlerimizde topluma yararlı konularda gönüllü olabilsek. Ha, kahveci Hüseyin ve lokaldeki arkadaşlar bana kızacaklar lakin bu konuyu bundan sonra da burada fazlaca yazacağım. Çünkü ülke hepimizin ve çocuklarımızdan bize emanet. Ona iyi sahip çıkmamız ve daha güzel olarak çocuklarımıza torunlarımızın emaneti olarak teslim etmemiz gerekir. Bu cehennem yangınlarında okuduğumuza ve gördüklerimize göre binlerce itfaiye gönüllüsü hem de ceplerinden para harcayarak yanan yüreklere çare olmaya çalışıyorlar. Eğer içlerinde Türkiyeli toplumumuzdan da varsa başta onlara ve tüm gönüllülere teşekkür ediyorum, İnşallah darısı bizim başımıza. Sadece yangın gönüllüleri mi var? Tabii ki hayır, Avustralya’da binlerce gönüllü olunabilecek aktivite var. Bu arada sizleri duyar gibiyim, ‘Fatih abi, halka veriyorsun talkını, inşallah kendin götürmüyorsundur (salkımı)’. Yok canlar yok, uzunca bir vakittir kanser hastanesinin ve araştırma merkezinin gönüllülerindenim, bu işi bir ibadet olarak görüyorum; halka hizmet, hakka hizmettir düsturunca yapıyorum. Keşke genç olsam da itfaiyeci gönüllüsü de olsam; lakin belli yaştan sonra vücut kaldırmıyor. Demem o ki Aziz okuyucu, tabii ki bizim Hüseyin’in kahvesine gelin (reklam yapıp çayları da bedavaya getirdik), derneğe gidin, lokalde dostlarla Türkiye muhabbeti yapın; bütün bunlar hayatın tadı, tuzu lakin en azından ayda bir üç-beş saat de toplum gönüllüsü olmayı düşünün derim.
Sağlıcakla kalın.
Fatih Güneş
Köşemin adı neden Dereden Tepeden, çünkü biliyorsunuz yıllarca Avustralya Türkiye toplumunun içindeyim, o kadar çok hatıra, tecrübe, bilgi biriktirdim ki bir başlık altında onları paylaşmak neredeyse imkansız, hem Broadmeadows’u, hem Meadow Heights’ı, hem Auburn’u… yazmak, ötanaziden, AFL’e oradan ekonomiye uzanabilmek için bu başlığı kendimce uygun gördüm. Ben kendisine de söyledim bu yazarlığı meşhur olmak için yapmıyorum, topluma bir hizmet olsun diye yapıyorum onun için bilinmeyeyim müstear bir isim kullanayım dedim lakin baş editörüm bana sen zaten meşhursun ve böyle güzelsin dedi, ben de gaza gelip sizlere kendi adımla seslenmek istedim.
Sizlerin de yardım ve desteklerinizle ara ara Avustralya’nın gündemlerini de sizlerle paylaşıp, tepkimi koyacağım, dağın haberi olur mu bilmiyorum ama vatandaşlık görevimi yapıp kendi düşüncemi ve tavrımı buradan ifade edeceğim.
Bunlardan ilki ötenazi yani İngilizce Euthanasia dedikleri meşhur konu. Maalesef bu tür hususlarda kendi düşüncelerimizi hükümetimizle, devletlulerimizle paylaşmadığımız için çok az insanın istedikleri toplumun istedikleriymiş gibi hem eyalet hem de federal meclisimizden rahatlıkla geçip gidiyor.
Evvelen mesele bildiğiniz gibi Viktorya eyaletinde uzun süre tartışıldı, internetlerden anketler yapıldı ve Viktorya toplumunun %80’i bu işe taraftar diye eyalet meclisi bu sene ortasında tasarıyı görüşüp kanunlaştırdı. Şimdilerde uzak eyalet Batı Avustralya’da meclisten tasarı geçmek üzere hemen arkasından diğer eyaletlerde de görüşülecek ki NSW sırada.

Gönüllü intihar diye de adlandırılan ötenazi cidden çok kaygan bir zemin (Slippery Slope) hasta ve yaşlılar için çünkü Belçika ve Hollanda’daki uygulamalara bakacak olursak, yaşlılarımız, hastalarımız kendilerini öldürmeye zorlanacak diye düşünüyorum. Bu görünen ve tecrübe edilen bir son. Asıl mesele şu: İnancımıza ve örfümüze bu kadar aykırı konular konuşulup, tasarılar yasalaşırken, camilerimizin, derneklerimizin, gönüllü sivil toplum kuruluşlarımızın tepkisizliği; duymayış, görmeyiş konuşmayış hatta bazılarımızın hiç haberdar dahi olmaması üzülünecek bir mesele diye düşünüyorum. Medyada lehte ve aleyhte birçok açıklama gördüm ama bizden bir ses göremedim.
Aziz okuyucu,
Bu köşede bundan gayri bu ve bunun gibi konularda bir toplum bireyi olarak görüşlerimi ifade etmeye çalışacağım. Her tür eleştiri, öneri, düzeltme vs de açığım. Ha bu arada sayın editörüme maaşımı sordum, çok şaşırdı. Yok istemez Fatih abi paran sen de kalsın dedi, ben de dedim, ben sana değil sen bana maaş vereceksin dedim o da işimiz gönül işi orada paranın yok işi dedi, lakin güzel de bir haber verdi, eğer ölmeden yüz yazıyı yazarsam İtalyan plaketci Tony’den 100. Yazı hatırasına bir plaket takdim edecek.. Canı sağolsun ustadın.
Esenlikle kalın, gelecek yazıda görüşmek dileği ile…
Fatih Güneş
]]>