rank-math domain was triggered too early. This is usually an indicator for some code in the plugin or theme running too early. Translations should be loaded at the init action or later. Please see Debugging in WordPress for more information. (This message was added in version 6.7.0.) in /home/merhabaaustralia/public_html/wp-includes/functions.php on line 6131rocket domain was triggered too early. This is usually an indicator for some code in the plugin or theme running too early. Translations should be loaded at the init action or later. Please see Debugging in WordPress for more information. (This message was added in version 6.7.0.) in /home/merhabaaustralia/public_html/wp-includes/functions.php on line 6131Değerli takipçilerimiz,
Yazarımız Müjgan Kim ile 19’uncu röportajda yine sizlerleyiz. Bildiğiniz gibi aramızda yaşayan birbirinden seçkin sanatçılarımızı, iş adamlarımızı, akademisyenlerimizi, sivil toplum gönüllülerimizi yani kısacası hikayesiyle yaşadığımız topluma faydalı olacağına inandığımız kimler varsa daha yakından tanıyabilmeniz için Merhaba Avustralya platformunda sizlerle buluşturmaya devam ediyoruz. Sevgili yazarımızın bu ayki röportaj konuğu ise çok yetenekli, bol ödüllü, varlığından gurur duyduğumuz bir fotoğraf sanatçısı, Cihan Bektaş. Zevkle okumanız temennisiyle!..

Cihancım kendini tanıtır mısın öncelikle?
İstanbul doğumluyum. Çok basit ama aynı zamanda mutlu ve güzel anıları olan, hala kendini hatırlatan bir çocukluk hayatım oldu. Yaklaşık 15 senedir bu endüstrinin içerisinde bir şekilde bulundum. Farklı kategorilerde ama hep içinde fotoğraf olan. Fotoğraf tutkum 20’li yaşlarımın başında başladı. Müzik ve fotoğraf açıkçası hayatımı tanımlayan iki element diyebiliriz. 10 senelik güzel serüveni olan bir grubun vokalisti idim İstanbul’da. Aynı zamanda üç adet kitap yazdım ancak bir tanesini 2006 senesinde Galal Yayınevleri aracılığıyla yayımlatabildim.
Fotoğraf hayatına nasıl girdi? Neden fotoğraf?
İlk kameram bir Polaroid makine idi babamın hediyesi olarak. Sanırım s680 modeliydi ve neredeyse benim fiziksel ölçümün 4’te biri kadardı. Fotoğraf hayatıma gözlemci bir kişiliğe sahip olmamdan dolayı da girmiş olabilir ve bence fotoğraf gözlemdir. Dünyayı günden güne keşfedebileceğin tek yöntemdir. Aynı zamanda fotoğrafın bir hikaye anlatmak, bir anı paylaşmak, bilgi yaymak için güçlü bir araç olduğuna inanıyorum. Fotoğrafçılık, yaratıcı bir süreçtir ve fikrinizi görüntülerle ifade etmenin ve duyguları izleyiciye aktarmanın bir yoludur. Ve sanırım bunu da yapmayı çok seviyorum.![]()
Özellikle çekmekten zevk aldığın fotoğraflar hangileri? Doğa, moda, insan…
Portre diyebilirim. Portre, yüzün ve ifadesinin baskın olduğu bir kişinin sanatsal temsilidir. Benim portre çekmekten aldığım zevk kesinlikle kişinin benzerliğini, kişiliğini ve hatta ruh halini gösterebilme arzumdur. Ben küçükken savaş fotoğrafçısı ya da gazeteci olmak istemiştim.
Çok başarılı bir fotoğrafçı olarak fotoğraf çekerken nelere dikkat ediyorsun? Olmazsa olmazın ne?
Çok teşekkür ederim değerlendirmeniz için. Fotoğraf çekerken olmazsa olmazım sanırım hatıralardır ki, bu daha sonra ortaya çıkar ve asla hayatınızdan kaybolmaz. Mükemmelliyetçi asla olmadığım gibi öyle olunmasını da tavsiye etmem. Bakmayın görün, temel unsurlarımdan birisidir. Çünkü teknik meseleleri okulda ya da pratik yaparak çözebilirsiniz ancak fotoğraf makinelerinin görme modu olmadığı için bu konuda bize kendimizden başka kimse yardımcı olamaz.
![]()
Instagram gibi, Facebook gibi sosyal medya kanallarında bir fotoğrafçı enflasyonu var. Sence seni diğer fotoğrafçılardan ayıran özelliğin nedir?
Instagram ya da Facebook’ta yeterli derece takipçim olmasından mutluluk duyuyorum. Sayfalarımda sadece sanatsal çalışmalarımı paylaştığım için biliyorum ki izleyici beni yaratmış olduğum karelerden görebilir ve anlayabilir. Mekan, tatil ya da yemek üzerine fotoğraflar paylaşmayı sevmediğimden dolayı beni izleyen kişilerin ne istediklerini ve ne aldıklarını tahmin edebiliyorum.
![]()
Bildiğim kadarıyla şiir yazmak gibi sanatın başka alanlarıyla da ilgilisin. Bu yeteneğin ve duygusallığın fotoğraflarını etkiliyor mu?
Evet. Türkiye’de 2006 senesinde bir kitap yayımlamıştım ve bu sene Nisan ayında B-side Gallery’de açılışını yapacağım ödüllü projemin kitap versiyonu ile de yeniden o dönemece giriyorum ve bu beni çok heyecanlandırıyor. Burada buna “Photopoetry” deniyor ve kesinlikle benim yaptığım teknik de bu. Patti Smith, Hakan Günday, Micheal Stripe, Brassai ve Diane Arbus gibi bu teknikte kendilerinden etkilendiğim sanatçılar tabiki mevcut.
![]()
Teknolojinin gelişimi fotoğrafçılığı nasıl etkiledi? İyi yönde mi kötü yönde mi?
Her iki taraf da bence aynı anlamda değerli. Dijital teknoloji, fotoğrafçılığın toplumdaki rolünü birçok yönden değiştirmiştir. Teknoloji o kadar gelişti ki, fotoğraflar her yerde ve her zaman çekilebiliyor. Şu an dijital fotoğrafçılık gazetecilik alanını da tamamen değiştirdi. Dijital fotoğrafçılık ve düzenleme yazılımındaki teknolojinin ilerlemesi, fotoğrafçının, mükemmel resim yakalanmadığı takdirde düzenleme yoluyla anları yeniden oluşturma yeteneği ile birlikte olayları anında yayınlamalarını sağladı. Dijital fotoğrafçılığa başlamadan önce mükemmel görüntüyü beklemek için çok zaman harcıyorduk, şimdi olduğu gibi. Hikaye ortaya çıktığı anda yayınlanan fotoğraf ve makalelerle her şeye daha yakın olabiliyoruz. Bununla birlikte, iyi fotoğrafçılık geçmişteki gibi yine aynı eski zor iştir. Sabır, bağlılık, yaratıcılık gerektirir. Bence dijital fotoğrafçılık, teknolojinin getirmiş olduğu bir serüven ve işlenmemiş bir maden gibi. Manuel fotoğrafçılık ise başından sonuna kadar dikkat ve sabır gerektiren, işlediğiniz bir maden. Ya da şöyle anlatabilirim: Dondurulmuş pizza ile el yapımı pizza gibi :) Ben açıkçası ikisini de severim :) Konunun özünü toplayacak olursak, her iki dünyadan da en iyisini kendimize göre seçebiliriz. Manuel teknikle daha rahat olmanız ve kendinizi daha rahat hissetmeniz gerekiyorsa, Leica, Holga ve Zeiss ikon kameraları hala üretimde ve yenileriyle sunuluyor ve Rus LOMO’nun bir çocuğu olan Lomography’yi de unutmayın. Modern anlık görüntüleme teknolojisinin avantajlarından faydalanırken de fotoğrafçılığa geçmişte olduğu gibi hakim olun. Bugünün menü ayarlarının % 90’ını yok saymanız yeterli. İnanın çoğu hiç kullanmayacağınız detaylardan öteye gitmiyor. Tek ihtiyacınız olan diyafram, enstantane hızı, ISO ve iyi bir lens.
![]()
Photoshoplar hayatımıza girdiğinden beri fotoğrafları görünce hep aklımıza soru işaretleri geliyor. Eskiden insanlar fotoğraflara kayıtsız şartsız inanırlardı ama şimdi öyle değil, haksız mıyım?
Bence çok doğru söylüyorsun. Ben de çalışmalarımda emek harcamayı, photoshop yerine filtre kullanmayı tercih ediyorum, ama bu filtreler Instagram ya da Facebook’taki filtrelerden değil, tamamen lenslerimize taktığımız polarize, ND ya da UV olanlarından.
Özellikle fotoğraflamak istediğin biri, bir yer, bir şey var mı hayalinde?
Evet ama ne zaman buna erişeceğimi bilemiyorum. Rüyalarımı fotoğraflamak isterdim, belki bu hayalim gerçekleşmeyecek ama hayalimde ne kadar yer kapsar ve beni zorlarsa sanıyorum o kadar mücadele ettirecek ve ben buna hazırım.
Avustralya maceran nasıl başladı? Neden Avustralya?
Avustralya maceram sevgili eşimin burada okul okuma düşüncesiyle başladı. Evet Türkiye’ye en uzak destinasyon ve uçuş süresi tam bir gün alıyor ama yine de sanatın ve olanakların daha güçlü ve mümkün olduğunun inancıyla Melbourne dedik. Hiçbir şekilde bu kararımızdan pişman olmadık ama zaman neleri gösterir yine de bilemeyiz.
Burada insanların fotoğrafa, sanata bakış açısı nasıl sence? Senin için avantaj oldu mu Melbourne gibi fotojenik bir şehirde yaşamak?
Avustralya bizim için Melbourne’dan oluşuyor zaten. Sanırım bu şehir olmasaydı diğerlerine pek bir yönelme olmazdı gibi. Melbourne sanata bakış açısı ve imkanları ile gerçekten muhteşem bir lokasyon. Tabiki bir Barcelona, İstanbul ya da Roma gibi tarihinde ressamlar, fotoğrafçılar ya da görsel tarihi yapıtları olmasa da günümüz dünyasında biraz da olsa size sanatçısın dedirtebilen nadir şehirlerden.
Türkiye’den en çok özlediğin şey nedir?
Çocukluğum. Özgürce ve korkusuzca istediğim zaman, istediğim yerde ve istediğim kişi ile yaşamış olduğum çocukluğum. Keşfettiğim mahalle köşeleri, sokak hayvanları, dev gibi yapıtları, uçsuz bucaksız ve anlamsız olan kuyrukları.
![]()
Biraz bize ödüllerinden, başarılarından bahseder misin?
2019 Eylül ayında düzenlenmiş olan ve çok prestijli bir ödül olan (Canon Sponsorlu ) SEPA 2019’u kazanmış bulundum yaklaşık 3400 delege arasından. Bu senede bir yapılan ve Avustralya’da çok prestij getiren bir ödül, özellikle Canon ve Sun Studios destekli olmasından dolayı.
https://sunstudiosaustralia.com/sunroom/sepa-2019-finalists-exhibition/
https://sunstudiosaustralia.com/sunroom/making-the-spectator-dream-the-photography-of-cihan-bektas/
Yukarıdaki linklerde gelişme sürecini yayınlıyorum.
Bu ödülü almak için Sydney stüdyolarına davet edildim ve orada çok güzel bir gece gerçekleştirildi. Bugüne kadar 11 kere düzenlenen bu yarışmada ödül ilk kez bir göçmen fotoğrafçıya verildi ve aynı zamanda 11 genel oylamanın tamamını alan ilk ve tek fotoğrafçı oldum. Bunun akabinde, Artloversaustralia https://artloversaustralia.com.au/vendor/cihan-bektas/ benden portfolio göndermemi istedi ve beni kendi bünyelerine kabul etti. Şu an tek Türk artistleri benim ve ArtLoversAustralia da temsil ediliyorum. Bu başarıdan dolayı The Guardian benimle bir röportaj gerçekleştirdi ve bunun ardından birçok dergi ve online yayında röportajıma yer verildi.
The Xoxo MAg ve İZ Dergisi de Türkiye’de bu haberleri yayınladılar ben de Türk olduğum için bundan gurur duydum.
https://xoxodigital.com/post/15776/avustralya-sunstudio-fotografcilik-odulleri-finalistleri
![]()
İZ Dergisi 65. sayısında (şu an yayınlanmış durumda) benim için 8 sayfa ayırarak hayallerin ötesinde bir fırsat vermiş oldu bana, çünkü İZ Dergisi demek dünya ve Türk fotoğraf tarihine kalıcı bir iz bırakmış olmak demek ve ben de oraya girerek bu başarımı ölümsüzleştirmiş bulundum. İZ Dergisi SEPA ödüllü HER isimli eserimi takip etmektedir. HER tamamıyla bakir bir proje olup, hiçbir şekilde dijital manüpülasyon katılmadan yaratılmış ve dijital fotoğraf karşısında elde edilmiş büyük bir projedir. (Serinin hikayesi ve imajlarına buradan ulaşabilirsiniz.) Bu gelen büyük başarı ile HER II serisini de hayata geçirdim ve bunun yanında kendi imkanlarım ile https://www.cihanbektas.net/book HER projesinin kitabını bastırdım ve henüz dağıtımı yapılmadan çoğu yabancı kökenli sanat merkezleri ve sanatçılardan 117 tane ön sipariş almış bulunmaktayım. Linkine tıklayarak da görüleceği gibi kitap tamamen bir tasarım harikası oldu. HER I ve HER II iki hikaye şeklinde ve içerisinde benim kendi yazılarımla beraber ölümsüzleşti. Centre Contemporary Photography ve Readings kitapevleri şimdiden kitabıma 10’ar adet kendi mağazalarına koymak üzere onay verdiler. Kitap tanıtımı henüz yapılmadı ve bunun için aslında sponsor aramaktayım. 6 Nisan günü HER book ve HER I, II sergisi B-Side Gallery Fitzroy’da açılacak ve Melbourne izleyicisi ile buluşacak.
Bu sergi iki hafta açık kalacak. Daha sonra daha başka bir gurur kaynağı olan HEAD-ON 2020’de Sydney’de tek Türk fotoğrafçı olarak, 6-27 Mayıs tarihleri arasında yani yaklaşık bir ay boyunca, 13 imaj ve kitabım ile beraber sanatseverler ile buluşacağım. Sergi bütün Sydney’i kapsadığı için her sene yaklaşık 300.000 katılımcı ile gerçekleşiyor.
![]()
HEAD-On Festivalindeki sergim de kişisel sergi olacak ve ARTSHINE galeri ev sahipliği yapacak. ArtloverAustralia tarafından 2020 Art prize listesinde de 12360 eser arasında ilk 100’e kaldım ve 22’nci seçildim.
https://artloversaustralia.com.au/art-lovers-prize-2020/
London Photo Fair 2020 Haziran ayı sergisi için davetiye aldım, bir iki hafta içinde detayları belli olacak.
https://www.londonartfair.co.uk
Açıklanan başka bir büyük etkinlik ise, Avrupa’da en iyi üç galeriden biri ve çok büyük bir prestije sahip olan Joseph Gallery’de bu sene gerçekleşecek Paris Photo Festivali’ne seçilen 42 imajdan birisi bana ait ve belki de bu imajı tanıtım imajlarında kullanacaklar.
Bu sergi üç gün sanatseverlerle buluşacak ve çok yüksek mecralarda değerlendirelecek.
https://www.imagenation.it/ethereal
![]()
Yine prestijli bir ödül olan ve senede bir yapılan Chromatics Awards tarafından Honorable Mentioned kategorisine seçildim ve 2019 Book Ward kitabına giriş hakkı sağladım. Bu eser de yaklaşık 10000 sanatsevere ulaşacak.
5-27 Mart’ta Melbourne’da kişisel bir fotoğraf sergin başlayacak bundan bahseder misin? Seni ve fotoğraflarını nerede bulabiliriz?
Bu proje 3 yıldır devam eden Napoli’de ufak bir sergi ile başlayan bir proje. Melbourne’de ilk solo Aerial Photography Exhibition ve Sunstudio ev sahipliğini yapacak. Projede yaklaşık 35 dev boyutta imaj sergilenecek ve toplanan bütün geliri WWF’ye (World Wide Fund For Nature Australia) bağışlayacağım çünkü bu yangınlar doğaya çok büyük hasar verdi ve ben bundan doğaya karşı çok mahcubum. Bu sergiye SBS, Guardian, Lindsay Magazin, Bega Cheese, Lumas AU, Frames Now, Atomic Beer ile Young Henrys kendi çalışanlarını gönderecekler.
https://sunstudiosaustralia.com/events/uncommon-nature-cihan-bektas/
Yalnız bu sergide görülecek her bir fotoğraf için büyük emek harcandığının bilinmesini isterim. İzin işlemleri için saatlerce beklemeler ve daha sonra da fotoğrafın temeli olan ışık, zaman ve hava şartları gibi birçok etkeni bir araya getirebilmek gerekiyordu. İspanya’nın çok küçük bir kasabasındaki mahalle kenarından havalanan bir drone imajı, Kapadokya’da hava şartları nedeni ile iptal edilen ve dört gün sonra anca gerçekleşen balon uçuşundan bir kare ve Great Ocean Road’un kıyısında okyanus dalgalarının kulakları tıkayacak derecede gürültülü dalgalandığı anda helikopter ile defalarca kez tur atılarak çekilmiş imajlar var. Her biri tamamıyla sanatseverler için, sanat için büyük bir tutku ile yapıldı. İlham kaynağım doğa idi ve biraz da bu yüzden sergi gelirini WWF’e bağışlamak istiyorum.
![]()
Fotoğrafçı olayım; sergiler, galeriler açayım diyenlere tavsiyelerin neler olur?
Fotoğrafçılık olmasa da benim genel tavsiyem herkese ne yaparlarsa yapsınlar tutku ile yapmaları ve asla bir cevap beklemeden üretebildikleri kadar üretmeleridir. Denemekten korkmasınlar ve iç seslerini dinlesinler, kendilerini doğru yola götürecek en güzel bilgi kendilerinde saklı, onu arayıp bulsunlar. Zaten her şeyin bir zamanı ve günü gelecektir.
Bence çok güzel noktalara değindik bu röportajınızda, çok teşekkür ederim.
Cihan Bektas | Photographer and Creative Artist
Yazar Müjgan Kim
Müjgan Kim ile röportajlar serisi:
1– Sanatçı İskender Ozan Toprak
6- Sosyal medya fenomeni Senem Döner
7- Ebru Sanatçısı Eda Tevrizci
8- Sivil toplum gönüllüsü Vuslat İves
11- Göçmen Danışmanı Anka Şahin
12- Müzisyen Arzu Yuvarlak Danaher
]]>Değerli takipçilerimiz,
Yazarımız Müjgan Kim ile 18’inci röportajımızda yine beraberiz. Aramızda yaşayan birbirinden seçkin sanatçıları, iş adamlarını, akademisyenleri, STK temsilcilerini, kısacası hikayesiyle bu topluma faydalı olacağına inandığımız kimler varsa daha yakından tanımanız için Merhaba Avustralya platformunda sizlerle buluşturmaya gayret ediyoruz. Yazarımızın bu ayki röportaj konuğu ise, geleceğin mesleği robotik mühendisi olan ve şu anda Monash Üniversitesi Avustralya Robot Araştırmaları Merkezi’nde dört üniversite ile ortaklaşa yapılan bir projenin başına getirilen, yakın bir zamanda ‘The Australian’ gazetesinde de röportajı yayımlanan Akansel Çoşgun. Faydalanacağınızı düşündüğümüz bu çalışmayı keyif alarak okuyacağınızı tahmin ediyoruz.

Akansel, kendini tanıtır mısın bize?
Ben Ankara’da doğup büyüdüm. 33 yaşındayım. Lisans eğitimimi Bilkent Üniversitesi’nde aldıktan sonra master ve doktoramı robotik üzerine Amerika’da Georgia Institute of Technology Üniversitesi’nde yaptım. Silikon Vadisi’nde otonom araba ve girişimci teknoloji firmalarının yanı sıra Honda, Toyota ve Microsoft gibi büyük şirketlerde de çalışma fırsatım oldu. 2017’de Melbourne şehrine taşındım. Halen Monash Üniversitesi’nde robotik ve yapay zeka üzerine araştırmacı olarak görev yapmaktayım. Türkiye’de yaşayan anne ve babamı yılda en az bir defa ziyaret etmeye çalışıyorum.
![]()
Amerika’da yaşarken Avustralya fikri nereden çıktı?
Aslında biraz şans eseri oldu. Eşimle Amerika’da doktora yaparken tanıştık ve aynı zamanda mezun olduk. Ben Amerika’da kalıp yıllardır hayalim olan Silikon Vadisi’ne taşındım, eşim ise Melbourne Üniversitesi’nin yardımcı doçentlik teklifini kabul etti. Yaklaşık bir sene boyunca Avustralya-Amerika arası olabildiğince gidip gelmeye çalıştık. Sonunda hangi ülkede yaşayacağımıza dair bir karar vermemiz gerekiyordu ve macera olsun diye ben de Avustralya’ya gelmeye karar verdim.
Üzerinde çalıştığın proje hakkında bilgi verebilir misin bize?
Şu an Avustralya’da dört üniversitenin ortak yürüttüğü bir projenin ekip lideri olarak görev alıyorum. Monash da bu üniversitelerden bir tanesi. Projenin uzun vadeli amacı robotların evlerde, ofislerde, gündelik işlerde insanlara yardımcı olması. Örneğin evde yemek yapan, etrafı temizleyen, çöpleri dışarı çıkaran veya dolaptan soğuk içecek getirecek bir robot düşünün. Bu işler insanlar için çok kolay, fakat robotlar için çok zor. Bunun sebebi ise robotların kontrollü ortamlarda daha iyi olması. Mesela fabrikalarda robotların yapacağı işlemler harfi harfine belirlidir ama ev temizleme örneğinde evde her türlü çöp bulunabilir. Şu anda hala teknoloji geliştirme aşamasındayız ve ancak limitli demonstrasyonlar yapabiliyoruz, fakat robotik ve yapay zeka hızla ilerleyen bir alan.
![]()
Sen çok başarılı bir bilim insanısın ve özellikle robotlarla ilgileniyorsun. Bu merak hep var mıydı yoksa okulunu okuduğun için mi zamanla oluştu? Kısacası neden robotlar?
Robotlara olan ilgim Bilkent’te elektrik-elektronik okurken başladı. İkinci sınıftayken Milli Eğitim Bakanlığı’nın düzenlediği bir robotik yarışmasına katıldım. Amaç, siyah arka plan üzerine çekilmiş beyaz bir çizgiyi en hızlı takip eden robotu dizayn etmekti. Robotum dereceye giremedi ama yazılımını yazdığım mekanik bir aletin kendi kendine kararlar vermesi beni çok heyecanlandırdı. Algoritmasını yazdığım otonom arabada misafir koltuğunda otururken veya bir robot bana soğuk bir kola getirirken hala o ilk günkü heyecanı hissediyorum. Birçok yüksek teknoloji araştırma alanı soyut kavramlarla uğraşıyor. Robotikte ise gözle görülür sonuçlar alıyorsunuz. Bu yüzden alanımı çok seviyorum.

Endüstriyel devrimle beraber makinalar hem iş hayatımıza hem evlerimize girerek hayatımızı oldukça kolaylaştırdı zaten, sonrasında yaşadığımız teknolojik gelişmeler de öyle, sizler robotlarla daha ne kadar ileriye gitmeyi düşünüyorsunuz?
İnternet ve akıllı telefonlar artık hayatımızın değişmez bir parçası. Şu anda kullandığımız birçok platform bizim yaptığımız işleri kolaylaştırmaya yarıyor. Robotların getireceği yenilik daha önceki yeniliklerden çok farklı olacak çünkü robotlar otonom şekilde hareket etme yeteneğine sahip olan makinalardır. Akıllı telefonlar veya yapay zeka olarak adlandırabileceğimiz birçok yazılım yalnızca ekranda bazı bilgiler gösterebilirken, robotlar fiziksel işler yapabildiklerinden yani objelerle, çevreyle ve insanlarla olan etkileşime geçebildiklerinden dolayı insanlar kadar becerikli robotların ortaya çıkması bir devrim niteliğinde olacaktır.
![]()
Endüstriyel devrim bizler için iyi oldu belki ama çevre için iyi olmadı, şimdi iklim değişikliği problemleriyle uğraşıyoruz. Robotların bize ve çevreye etkileri nasıl olacak?
Robotlar genelde elektrikle çalıştığı için çevreyi kirletmeyeceklerdir, elektrikle çalışan arabaların çevreyi kirletmediği gibi. Onun dışında, robotlar günümüzde insanların erişiminin zor olduğu birçok durumda kullanılmakta. Örnek verecek olursam, mayınları ayıklamak, felaket sonrası arama-kurtarma veya nükleer atıkları temizlemek insanlar için tehlikeli durumlar olduğundan robotlar kullanılmakta. Dolayısıyla robotların çevreye pozitif etkisi olabileceğini düşünüyorum.

Şimdi herkesin sana sormak istediği bir soruyu sorucam, “robotlar bir gün dünyayı ele geçirebilir mi?”
Aslında bu sorudan önce sormamız gereken asıl soru şu olmalı: “Robotlar bir gün insanlardan daha zeki olabilir mi?”. Robotlar çok sınırlı bir konuda iyi çalışırken, insanları yapay zekadan üstün kılan şey, sağduyu ve genellenebilen zekalarının olmasıdır. Hollywood filmlerinin aksine, bizim hayatlarımız boyunca yapay zeka genel insan zekasına yaklaşamayacak, o yüzden kimsenin korkusu olmasın.
Çok uzun vadede yapay zekanın insan zekasını geçebileceğine inanıyorum. Ama biz o noktaya gelene kadar, bu alanda yapılan araştırmaların etiğe uygunluğunu kontrol edecek uluslararası kurullar ortaya çıkacaktır. O yüzden robotların herhangi bir noktada dünyayı ele geçirme gibi bir amaca sahip olacağını düşünmüyorum.
Dünya nüfusu zaten fazla, ülkelerdeki işsizlik oranları da öyle, robotların iş hayatına girmesi işsizliği tetiklemeyecek mi?
Her büyük teknoloji bazı insanları işsiz bırakırken yeni iş alanları açmıştır. Örneğin ATM makineleri veznelerin yerini aldı. Veya, trafik ışıkları otomatik olmadan önce insanlar ışıkları değiştirmekle görevliydi. Robotların iş hayatına olan etkisinin, önceki tüm teknolojilerden daha büyük olma potansiyeli var. Robotlar insanların yapmak istemediği, tekrarlanan ve sıkıcı işleri yapacaklar ve insanoğlunun sanatla ilgilenecek, sosyalleşecek veya daha üretken olabileceği işleri yapmak için daha çok vakti olacak. Robotlardan dolayı üretkenliğinde dikkate değer biçimde artış olan ülkeler ise bu zenginliği vatandaşlarıyla paylaştığı takdirde işsizliğin kötü bir şey olma düşüncesi tarihe gömülecektir. Hatta, insanların yapmaktan hoşlanmadığı işleri robotların yapması herkesin takdir ettiği bir gelişme olacaktır.
20-30 yıl önce bu kadar çok bilgisayarla ilgili işler, yazılımla ilgili işler, böyle robotik mühendisleri yoktu mesela. Robotlar çoğalıp hayatımıza girdiklerinde de onlarla ilgili yeni işler çıkacaktır, bu bir döngü, nasıl ki terzi dükkanları, televizyon radyo tamirci dükkanları, video kiralama dükkanları kapanıp yerine başka işler geldiyse robotların yüzünden kaybedilecek işlerin yerini de başka işler alacaktır. Zaten yakın gelecekte öyle işleri kaybetme sorunu olamaz çünkü henüz çok erken, robotların kullanımı fazla yaygın değil ve çok da pahalılar.
Neden bizim işimizi robotlar yapsın ki? Daha da tembelleşelim ve üretmekten uzaklaşalım diye mi?
Robotların insanların yapmaktan hoşlanmadığı işleri yapmasını istiyoruz. Mesela, işi tuvalet temizlemek olan bir insan maaşı aynı, fakat daha hoşa giden bir iş yapmayı tercih edecektir. Ayrıca robotlar yaşı ileri veya engelli kimselere, yalnız yaşayanlara yardımcı olarak onların başkalarına olan bağımlılığını azaltabilir.
‘Artificial Intelligence’ insanları korkutan bir şey, biz intelligence diyoruz ama robotlar gerçekten akıllı mı bu kadar?
Ben robotların yapımı yani mekanik kısmıyla değil zeka kısmıyla ilgileniyorum. Dolayısıyla da bu soruya kolayca ‘hayır’ diyebilirim. Robotlar kontrollü ortamlarda, önceden belirlenmiş ve tekrar eden tek bir iş yapmakta iyiler. Bu yüzden günümüzde robotları sadece büyük depolarda veya imalat fabrikalarında görüyoruz. Evlerimiz, işyerlerimiz ne kadar düzenli olursa olsunlar robotlar için zorlu ortamlar çünkü insanlarla interaksiyona geçmek durumundalar ve ortamda her çeşit objeler olabilir. Anlayacağınız, robotlar Hollywood filmlerinde lanse edildiği gibi akıllı değiller, en azından şimdilik. Robotlar daha çok verilen yani yüklenen komutu aynı şekilde sürekli tekrarlayarak iş yapıyorlar, doğal olarak düşünme yetenekleri yok. İnsanlar gibi bir problemle karşılaştıklarında onu çözebilmeyi, o problemin etrafında çalışabilmeyi beceremiyorlar. Mesela insanların ‘şunu al buraya götür’ komutu ile çalışıyorlar, yani kendi kendilerine bir şey yapmıyorlar, bir robotun arkasında yine bir insan zekası olması gerekiyor o yüzden korkulacak hiçbir şey yok.
Öyle ama yakın bir zamanda bir makale yayımlandı. İki robot Facebook’ta kendi aralarında hiç bilinmeyen bir dille birbiriyle iletişime geçtiler, bu korkutucu bir şey bence. Sonra mesela insanlarla oynadıkları satranç oyununda insanları yendiler, bunlar onların akıllı olduğunu göstermiyor mu?
Ta yıllar önce 1997’de Deep Blue isimli robot en ünlü satranç şampiyonunu yenmişti bu yeni bir şey değil yani.. Ama unutmayalım ki; o satranç oyununun algoritmalarını insanlar robota yükleyip öğretiyor, robot da o verilere göre oynayıp yeniyor. Satranç biter bitmez hadi şimdi dama oynayalım deseniz yenmeyi bırakın oynayamaz bile. Bilgileri insanlardan geliyor. Robotlarla uğraşırken, robotlara bilgi yüklemeye çalışırken aslında insanların ne kadar sofistike, ne kadar olağanüstü olduğunu görüyor ve anlıyorsunuz hem de şaşırarak görüyorsunuz bunu. Her anlamda çok daha hızlıyız, çok daha hızlı düşünüyoruz, onların yaratıcılıkları yok. (Gerçi kısa bir zaman önce robotun yaptığı bir resim satıldı ama o da yine insanların ona yüklediği datalar sonucunda ortaya çıkan bir şeydi). O yüzden en azından yakın zamanda -şöyle önümüzdeki 20 yılda mesela- henüz çok fazla hayatımıza giremeyecekler. Aslında keşke girseler bizim yapmak istemediğimiz külfetli işleri yani yemektir, temizliktir onlar yapsa da bize de daha çok okuyup, araştırmak, üretmek, kaliteli zaman geçirmek kalsa…
![]()
Gelecekle ilgili projeler nedir? Uçan arabaları hala bekliyoruz.
Büyük etkisi olan bir teknoloji, otonom arabalar yani robot taksiler. Bu konuda Google ve Tesla başta olmak üzere, özellikle Silikon Vadisi’nde pekçok şirket çalışma yapıyor. Otonom araç teknolojisi yaygın hale gelirse birçok insanın hayatı değişecek. Şoförlük mesleği son bulacak, insanlar araba sürmek yerine iş yapabilecekler dolayısıyla üretkenlik artacak, insanlar araba satın almak yerine daha çok taksi kullanmaya başlayacak ve park alanlarının azalması nedeniyle de şehirlerin yapıları değişecek. Uçan arabalara gelince… Bu konuda araştırmalar sürüyor hatta birkaç girişimci uçan arabaların otonom arabalardan daha erken geleceğine inanıyorlar. Yakın zamanda yaygın olabilecek bir teknoloji de otonom drone teknolojileri. Mesela, Amazon ve Google drone ile sipariş teslimatı üzerine çalışıyorlar. Fakat, öncelikle pil teknolojisinin gelişmesi ve uçan robotlar konusunda yasaların kesinleşmesi lazım. Tabi Hollywood’ta da robotlar ve gelecekle ilgili birçok acayip teknolojik filmler yapılıyor ve çoğu da insanları hem korkutuyor hem de çok ilgilerini çekiyor geleceği düşünmek adına. Ama işin içindeki biri olarak söylüyorum bütün bunların yakın vadede gerçekleşme ihtimali yok şimdilik.

Gençlere mesleğini önerir misin? Geleceğin mesleği diyebilir miyiz?
Yapay zeka ve robotik hızla büyüyen ve gelecek vaad eden bir alan. Dünyada yapay zeka konusunda uzman olan az insan var. Bu yüzden özel sektör araştırma geliştirme merkezlerinde yüksek maaşlı iş imkanları mevcut. Fakat robotik uzmanı olabilmek için yüksek lisans okumak neredeyse şart. O yüzden, ben gençlere meslek olarak daha genel bir alan olan bilgisayar mühendisliğini öneririm. Gün geçtikçe algoritmaların ve yazılımın hayatımızdaki önemi artıyor, dolayısıyla bilgisayar bilimleri ve mühendislerine ileride daha çok ihtiyaç olacaktır.
Şu an robotlar endüstri alanında, fabrikalarda, otomotiv sanayisi gibi birçok üretime dayalı yerlerde kullanılıyor. Hizmet sektöründe de kullanılan var mı henüz?
Evet bu alanlarda ilk önce robot kolları üretilip kullanılmaya başlandı ve ben hep bu kolları nasıl insan hayatına getirebilirim, bu otomatik kolları zeka ile birleştirip neler yaptırabiliriz diye kafa yordum ve yoruyorum. Bu robotlar fabrikalarda değil de evlerde kullanılabilinir mi, çay yapar mı, bir şey istersek getirebilir mi, silip süpürür mü, bizimle oyun oynarlar mı gibi hayatımızı kolaylaştıracak şeyler yaptırmak istiyorum. Bu amaçla Amerika’da bir otel lobisinde kullanılan robot hazırladık örneğin. Mesela bir müşteri resepsiyonu arayıp havlu istedi diyelim, resepsiyon görevlisi havluyu robota vererek onu müşterinin odasına gönderiyor. Robot asansöre biniyor, odaya vardığında kapıyı açma gibi bir yeteneği yok ama odaya telefonla bağlanma yeteneği var çünkü telefon sistemine bağladık onu, yani robot diyelim ki 716 numaralı odaya ulaştığında otomatik olarak odayı arayıp havluyu getirdiğini ve kapıyı açmalarını söyleyebiliyor.
![]()
Kapıyı açamıyorlarsa henüz onlardan korkmamıza da gerek yok demek daha.:) Şimdi evde mutfak için robotlar var, termo mix gibi ileri teknoloji yemeği kendi pişiren ürünler var ama yine de malzemeleri içine sizin koymanız gerekiyor. Yıkayacak, kesecek her şeyini koyacaksınız o pişirecek ama ben o işleri zaten yapacaksam yemeği de pişiririm kendim, makinaya ihtiyacım olmaz. Asıl iş, külfet gelen kısımı yapacak robot lazım, ben oturup kahvemi içerken robota şu yemeği yap diyebilmeliyim ki işime yarasın, var mı böyle bir gelişme?:)
Ben de öyle bir şey istiyorum ama malesef şu an yok. Robotların eline aldıkları malzemelere karşı hisleri yok, yani patatesi de yumurtayı da aynı sertlikte tutacak, tenceredeki yemeğin durumunu anlayacak hisleri de yok, kaynıyor mu, yanıyor mu, taşıyor mu bilmeyecek ve bunlar bir yana yemekler ucuz robotlar ise çok pahalı. Ucuz bir şeyi yaptırmak için bu kadar para verilip robot alınır mı ya da yapılır mı hiç sanmıyorum, ama ileride bu yemek işini kolaylaştıracak gelişmeler olacak, belki kollu, bacaklı aşçı gibi robotlar değil ama bir tür makinalar olacak diye düşünüyorum. Ya da belki de mesela evimize yemek getirebilirler Uber eats gibi, ama robotlar getiriyor, dronlar penceremize kadar getiriyor gibi.
Robotların yapmasını istediğiniz işleri yapan insanlar zaten var. Bu kadar milyonlarca dolar bütçeler ayırıp robot üretmeye bir de ona akıl yüklemeye çalışmaya ne gerek var? Bazı insanların fantazisi mi bu iş? Bana biraz bu işin içinde iş var gibi geliyor, yani insanları ekarte etmek, onların yerine robotları kullanmak, sonuçta robotlar ekmek istemiyor, su istemiyor, para istemiyor, haklarının peşinde koşmuyor, yanlış mıyım, komplo teorisi mi üretiyorum?:)
Şimdi bazı işler var ne bileyim mesela çöpçülük, temizlikçilik yani insanların yapmak istemediği işler. Robotlar bu işleri yapacak. Hayatımızı kolaylaştırsınlar diye üretilmek isteniyor ya da tehlikeli işler var mesela gidip bir pakete bomba mı değil mi diye bakmaya gönderiliyorlar, mayın temizletiliyor gibi işler için. Yani kötü, sıkıcı, tehlikeli işleri bizim için yapacaklar. Ben kötü niyetli olduğunu düşünmüyorum, amaç insanlığa hizmet etmek.
Umarım başında olduğun ekip çok iyi işler çıkarır ve ben de bir dahaki teknolojik röportajımı bir robotla yaparım.
Yazar Müjgan Kim
Müjgan Kim ile röportajlar serisi:
1– Sanatçı İskender Ozan Toprak
6- Sosyal medya fenomeni Senem Döner
7- Ebru Sanatçısı Eda Tevrizci
8- Sivil toplum gönüllüsü Vuslat İves
11- Göçmen Danışmanı Anka Şahin
12- Müzisyen Arzu Yuvarlak Danaher
15- Doktor Ömer Batın Gözübüyük
*Seri devam edecek…
]]>“Bu yıl 20 Ocak – 2 Şubat 2020 tarihleri arasında 108. defa gerçekleştirilecek Avustralya Açık Tenis Turnuvası’nın iki Türk kadın tenisçisinden biri olan Pemra Özgen ile Merhaba Avustralya okuyucularım için bir araya geldim. Pemra, Türkiye tenis şampiyonluklarında tüm yaş kategorilerinde tekler ve çiftlerde şampiyonluk kazanan ilk Türk tenisçi aynı zamanda. Avustralya Açık Tenis Turnuvası’na ana tablodan katılabilmek için sıralaması yeterli olmayan ancak başarılı olan tenisçiler 14 Ocak’ta Melbourne Park’taki eleme maçlarına çıkacaklar. Eleme maçlarında mücadele edecek olan Pemra Özgen ve Başak Eraydın’ı Türk tenisseverler ve Avustralya’da yaşayan Türkler olarak Melbourne Park’taki maçlarına gelip desteklemenizi çok isterim. Pemra’nın maçı Salı sabahı 10’da Melbourne Park, 12.kortta olacak. Başak ise Çarşamba günü korta çıkacak.

Pemracım Avustralya Açık Tenis Turnuvası öncesi orman yangınları nedeniyle Canberra’dan Bendigo’ya alınan 2020 ITF Australia 01A’da çiftlerde 11 Ocak 2020’de final maçı oynayarak güzel bir başarıya da imza attın. Öncelikle bu başarından dolayı tebrik ediyorum. Seni biraz tanıyabilir miyiz?

Çok teşekkür ederim. Ben de tüm Avustralya’ya ve sizlere bu vesileyle geçmiş olsun demek isterim. İsmim Pemra Özgen. 8 Mayıs 1986 yılında İstanbul’da doğdum. 8 yaşımda Taç Spor Kulubü’nde tenise başladım. 10 yaşımda Ted Spor Kulübü’ne geçtim. İlk turnuva maçıma 10 yaşımda çıktım. Yaklaşık 14 senedir de profesyonel anlamda ulusal ve uluslar arası düzeyde turnuvalarda yer alıyorum.
Peki tenise nasıl başladın, hayalinde hep bir tenisçi olmak mı vardı?
Tenisle şans eseri bir arkadaşım aracılığıyla tanıştım. Sekiz yaşındaydım ve arkadaşım o yıl tenise başlamıştı. Ben de onunla birlikte gitmek istedim ve evimize yakın olan Taçspor Kulübü’nün tenis okuluna kaydoldum. 1996 yılında bu kulübün tesislerinin bir süreliğine kapanması üzerine Tenis Eskrim Dağcılık (TED) Spor Kulübü’nde tenise devam ettim. O zamanlar hem okula gidiyordum hem de haftanın altı günü tenis oynamak için tenis okuluna. 18 yaşımda profesyonelliğe adım attım. Aslında tenisçi olmak hayalim değildi ama merak, istek ve çok çalışmakla bu günlere kadar geldim.

Türkiye’de tenisçi olmak hakkında neler söylemk istersin?
Türkiye’de tenis son zamanlarda daha yeni yeni gelişiyor. O yüzden sporcular zorlu yollardan geçtiler ve geçiyorlar. Her şeyi kendileri yapmaları gerekiyordu eskiden. Antrenör azdı, tenis kortu her yerde bulunmuyordu, sponsor bulmak zordu. Tenisçinin hem okula gitmesi gerekiyordu hem de teniste başarılı olabilmek için çok tenis oynaması ve tenise çok zaman ayırması. Bunların hepsi bir arada zor yürüyor, bu yüzden ben tenis yüzünden üniversitede sınıfta bile kaldım. Yani bir çok şeyi kendileri tecrübe ederek öğrenmek zorunda kalıyorlar. Şimdiki tenisçiler eski dönem tenisçilerinden daha şanslı diyebiliriz çünkü bir 10 sene öncesine baktığımızda tenis çok büyük aşama kaydetti. Bazı şeyler (mesela seyahat etmek, sponsor bulmak, turnuvalara katılmak, tenis kortlarında antreman yapmak) artık daha kolay hale geldi.

Türk halkının tenise bakışı nasıl?
Önceden belirttiğim gibi Türkiye’de tenis her ne kadar eskisinden daha göz önünde olsa da halkımızın tenisi benimsemesi daha uzun yıllar alacak diye düşünüyorum. Türk sporcularının elde ettiği ve elde edeceği başarılar, ülkemizde düzenlenen turnuvalar tenisin daha popüler olması açısından çok önemli rol oynuyor. Tabi bunun yanı sıra tenisin medyada daha çok yer alması lazım. Yine de Avustralya Açık gibi büyük tenis turnuvalarının ve oyuncuların haberlerinin daha sıklıkla medyada yer bulması, bazı ünlü tenisçilerin Türkiye’deki turnuvalara katılmak için gelmesi insanlarda tenise karşı bir kulak dolgunluğu ve ilgi oluşturuyor ama mesela buradaki gibi hemen hemen her semtte ya da okullarda tenis kortu yok. Tenis hala pahalı bir zengin sporu gibi görülüyor. Zaten Türkiye’de futboldan başka bir spora halkın ilgisi fazla değil malesef.
En favori turnuvan hangisi?
En favori turnuvam eğer grand slamlerin içinden seçmem gerekirse sanırım Avustralya Açık diyebilirim. Avustralya’nın havası, insanlarının cana yakınlığı, tenise düşkünlüğü, senenin ilk turnuvası ve ‘happy slam’ olması herkesin sevmesine neden oluyor.
Tenis maçlarında tercih ettiğin bir zemin var mı?
Tenis sporuyla uğraşanlar bilirler. Kil, sert ve çim zemin olmak üzere teniste üç tür zemin vardır. Avustralya ve Amerika Açık Tenis Turnuvaları sert zeminde, Fransa Açık kil zeminde ve Wimbledon çim zeminde oynanıyor. Hepsinin çeşitli avantaj ve dezavantajları var ve tercih her tenisçiye göre değişiyor. Ben sert zemini diğer zeminlere nazaran daha çok tercih ediyorum.
Maçlarına çıkmadan önce havaya girmek için neler yapıyorsun, senin de bazı tenisçiler gibi ritüellerin var mı?
Maç öncesi çoğunlukla müzik dinlemeyi seviyorum. Rahatlatıyor beni. Onun haricinde özel olarak yaptığım bir şey yok.
Teniste favorin kim ve hangi tenisçiyi kendine örnek alıyorsun?
Roger Federer favori oyuncum. Örnek aldığım sadece tek bir tenisçi yok. Birçok oyuncunun örnek aldığım pekçok özelliği var. Her oyuncunun kendine has güzel yanları var. Kimisinin disiplini, çok çalışması, kimisinin centilmenliği, kimisinin ne olursa olsun yenilirken bile son puana kadar oyunu bırakmaması, yardımseverlikleri, spor ahlakları gibi özellikleri var ve hepsi bir sporcu olarak örnek alınacak özellikler.

Bir gün maç yapmak istediğin bir tenisçi ve kort var mı hayalinde?
Açıkçası hiç düşünmemiştim. Büyük kortların herhangi birinde kim olduğu fark etmez hangi maçı oynarsam benim için unutulmaz bir anı olur.
Türkiye şimdiye kadar üst sıralamalarda kimseyi çıkaramadı, sence bunun sebebi nedir?

Bayanlar için konuşursak teklerde ilk 100 içinde Çağla Büyükakçay yer aldı. Türk tenisi için çok önemli bir olaydır bu. Kimsenin yapamaz dediğini gerçekleştirdi. İlk 100’e girmek inanın hiç de kolay değil. Tüm sene boyunca çok istikrarlı bir çizgi çizmeniz gerekiyor.
İleriki yıllarda Türk tenisçiler daha iyi yerlere gelecektir. Bunun için zaman gerekiyor. Bazı şeyler hemen gerçekleşmiyor. Sporcular, federasyon, kulüpler, antrenörler, aileler kısacası herkes kendini geliştiriyor, geliştirmeye çalışıyor. Ama yine belirteceğim tenis bizde yeni gelişen bir spor olduğu için zamanla bazı taşlar yerine oturacaktır. Yakın zamanda ilk 10 çok kolay gözükmüyor ama disiplinli çalışma, destek ve uygun ortam sağlandığında ilk 100’de bir sporcumuzun yeniden olma ihtimali mümkün.
Tenisçi olmasaydın ne olmak isterdin?
Sporu genel olarak çok seviyorum. Hangi spor olduğu fark etmez. Tenisçi olmasaydım da yine bir şekilde sporun içinde olmak isterdim.

Dünyanın her yerinde çeşitli tenis turnuvaları düzenleniyor ve siz dolayısıyla çok seyahat ediyorsunuz. Bu yorucu olmuyor mu? Sürekli bir başka yerde, sürekli otelde, uçakta olmak hakkındaki düşüncelerin nedir?
İnsanlar bazen ‘oh ne güzel dünyayı geziyorsun’ diyor. Fakat dışarıdan görüldüğü gibi değil. Turnuva zamanları çoğunlukla otel ve kulüp arasında geçiyor. Turnuva biter bitmez yine çoğunlukla diğer turnuvaya gitmek zorunda oluyoruz. O yüzden gerçekten yorucu. Bazen uyandığım zaman ‘ben nerdeyim’ dediğim çok olmuştur mesela. Uçak yolculukları zaten zor, hele Avustralya gibi uzak ülkelerde bir de saat farkı sorunu var, jet lag sorunu var, iklime alışma süreci var. Değişik otellerde tenis raketleriyle ve malzemelerle seyahat etmek zor. Bulunduğumuz yeri gezebilme imkanımız antrenman yapmaktan ve dinlenip güç toplamaya çalışmaktan dolayı kısıtlı, yapacağımız maçların da stresi bir taraftan. Maçlar bitince de hemen diğer turnuva için tekrar yola çıkmamız gerekiyor. Yani dışarıdan göründüğü gibi değil. Zihnen ve fiziken yıpratıcı bir süreç.

Şu an Avustralya Açık Tenis Turnuvası elemeleri için Melbourne şehrindesin. Buraya gelebilmek için ne yapman gerekti? Niye herkes gelemiyor?
Bu turnuvayı oynamak için sıralamada ortalama az çok ilk 230 içinde olmanız lazım. Bunun için de sene boyunca turnuva oynayıp puan kazanmanız gerekiyor ki sıralamada yükselebilesiniz. Bu sene kazandığınız puanlar gelecek sene için garanti değil, her yıl birçok turnuvaya katılıp puanlarınızı çoğaltmanız lazım ama bazen sakatlıklar çıkabiliyor ve turnuvaları kaçırıyorsunuz ya da başka sebeplerden dolayı gidemiyorsunuz. Bu durumda yeterli puan toplayıp sıralamanızı yükseltemeyince de bu tür büyük turnuvalarda elemelere dahi katılamıyorsunuz. Benim şu an sıralamam 211, bunun için de yıl boyu puan toplayarak bu noktaya geldim ve Avustralya Açık Tenis Turnuvası elemelerine katılmaya hak kazandım.
Yaşca daha küçük tenisçilere ya da tenis sporunu seçmek isteyenlere verebileceğin tavsiyeler var mı?
Amaca yönelik çok çalışmak diyebilirim. Tenisi seçmek ve teniste iyi bir yere gelmek isteyenler çok çalışmayı göze almalılar. Hergün antrenman yapmak, fizik ve zihin olarak kendini her zaman en üst seviyede tutmak, başarıya odaklanmak, pes etmemek verebileceğim en temel tavsiyeler. Ve tabi çok seyahat etmeyi, aileden sürekli uzakta olmayı da akıllarında tutmaları lazım.
Son olarak tenis kariyerinde yaşadığın ilginç bir anını bizlerle paylaşır mısın?
Mısır’da teklerde final maçı oynuyordum. Rakibim set arasında tuvalet molası aldı. O sırada maçı izleyen iki turist içeri girdi birden. Tenis maçlarında ses bile çıkartılmazken onlar filenin önünde, hakemin dışarı çıkarma çabalarını duymazdan gelerek birbirlerinin fotoğrafını çekip hiç bir şey olmamış gibi dışarı çıktılar.
Bana bu fırsatı verdiğiniz için çok teşekkür ederim.
Yazar Müjgan Kim
Müjgan Kim ile röportajlar serisi:
1– Sanatçı İskender Ozan Toprak
6- Sosyal medya fenomeni Senem Döner
7- Ebru Sanatçısı Eda Tevrizci
8- Sivil toplum gönüllüsü Vuslat İves
11- Göçmen Danışmanı Anka Şahin
12- Müzisyen Arzu Yuvarlak Danaher
15- Doktor Ömer Batın Gözübüyük
*Seri devam edecek…
]]>Kıymetli Merhaba Avustralya okurlarımız,
Yazarımız Müjgan Kim ile on altıncı toplum röportajı ile yine karşınızdayız.
Aramızda yaşayan birbirinden değerli sanatçılarımızı, iş adamlarımızı, akademisyenlerimizi, sivil toplum gönüllülerimizi kısaca hikayesiyle içinde yaşadığımız bu topluma bilgi ve tecrübeleriyle faydalı olup ilham vereceğine inandığımız kim varsa bu platformda sizlerle buluşturuyor ve onları daha yakından tanımanıza imkan sağlıyoruz.
Bu defa Türkiye, Avustralya ve Yeni Zelanda’da yaşamış akademisyen konuğumuz Selver Şahin hanımefendi, kendisine yönelttiğimiz soruları sizler için yanıtlıyor. İstifade edeceğinizi düşünüyor ve keyifle okumanızı diliyoruz.

Sosyal bilimler alanında çalışan bir akademisyenim. Araştırma alanım, güvenlik, kalkınma ve barış ilişkisi üzerine yoğunlaşıyor. İç karışıklık yaşamış ya da vatandaşlarının ihtiyaçlarına etkin ve demokratik şekilde cevap vermekte zorlanan ülkelerde yürütülen kurumlar odaklı, kalıcı barış şartlarını tesis etmeye yönelik uygulamaları ve bunların toplumsal, siyasi dinamiklerini anlamaya, irdelemeye çalışıyorum.

Lisans ve yüksek lisansımı Orta Doğu Teknik Üniversitesinde tamamladım. Doktoramı Yeni Zelanda’nın Christchurch şehrinde bulunan University of Canterbury’de siyaset bilimi alanında yaptım. RMIT’de doktora sonrası araştırmacı ve okutman olarak 2009-2012 yılları arasında görev yaptım. Yeni Zelanda’da misafir öğretim üyesi olarak çalıştıktan sonra, 2013 sonunda Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde yardımcı doçent olarak çalışmaya başladım. Yüksek Öğretim Kurulu tarafından yürütülen terfi sürecini başarı ile tamamlayarak 2016 yılında doçent oldum. Doğu Timor, Kosova, Endonezya ve Kuzey Makedonya’da saha araştırmaları gerçekleştirdim. Araştırma bulgularımı yayınladığım uluslararası bir kitabım ve çeşitli uluslararası akademik dergilerde yayınlanan makalelerim bulunmaktadır. Halen Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesiyim ve iki aydır Monash Üniversitesinde yürütülmekte olan kadınların siyasetteki temsili ve liderliği konulu bir araştırma projesinde kıdemli araştırmacı olarak görev almaktayım.

Avustralya hayatına nasıl girdi?
Akademik kariyer geliştirme sürecimde girdi. ODTÜ’den bölüm birincisi olarak mezun olduğum günden beri yurtdışında eğitimime devam etmeyi istiyordum. Dünyanın bu tarafını uzak olduğu için düşünmemiştim. Doktoramı İngiltere veya başka bir Avrupa ülkesinde yapmayı planlıyordum. Ama kendimi Türkiye’den gidilebilecek en uzak ülkelerden olan Yeni Zelanda’da buldum. Bunda ODTÜ’de master’ımı yaparken tanıştığım eşimin tavsiye ve telkinleri etkili oldu. University of Canterbury’den tam burslu öğrenci statüsünde kabul alınca da 2004 yılında Yeni Zelanda’ya taşındık. Doktora tezi savunmasını başarı ile geçtikten sonra, 2008 yılında bilgi işlem teknolojilerinin eğitimde kullanılması üzerine odaklanan bir kurumda araştırmacı olarak çalışmaya başladım. Melbourne’e ilk defa 2009 yılının Nisan ayında, doktora sonrası araştırmacı pozisyonu için RMIT’den mülakata davet edilince geldim. Görüşme başarılı geçti ve “insani güvenlik” temalı araştırma programında çalışmak üzere iş teklifi aldım. Her şey öğle hızlı gelişti ki Yeni Zelanda’da kurmuş olduğumuz düzeni bozup Tasman denizinin bu kıyısına apar topar taşındık. Üç yıl süre ile araştırma odaklı öğretim üyesi olarak çalıştıktan sonra RMIT ve University of Canterbury’de çatışma, barış inşası, uluslararası müdahale konularında dersler verdim. Bilkent Üniversitesinde göreve başladıktan sonra da Avustralya ile olan bağım devam etti. Ailevi bağımın yanı sıra sekreteryası RMIT’de bulunan Birleşmiş Milletler Küresel Sözleşme Kentler Programında onursal araştırmacı ve Türkiye irtibat noktası olarak sorumluluk aldım. Yaklaşık beş yıl Ankara-Melbourne arası mekik dokuduktan sonra Şubat 2018’de Melbourne’e döndüm. Bir taraftan eşimle oğlumuzu büyütürken diğer taraftan akademik ve toplumsal çalışmalarıma devam ettim. Bilkent’te iken tanıma fırsatı bulduğum birbirinden değerli ve donanımlı gençleri yayın ve konferans sunum projelerime devam ettim. Bu arada, bir sivil toplum örgütü ile göçmen kadınların Avustralya toplumuna daha etkin katılımına katkıda bulunmayı hedefleyen “kadın liderlik” eğitim programında çalıştım. Yer aldığım projeler arasında özel bir yeri ve anlamı olan bu program vesilesi ile muhteşem kadınlarla tanıştım. Bir mülakat ile başlayan Avustralya serüvenim 10 yıldır devam ediyor.

Siyaset bilimi alanında Türkiye’de, Avustralya’da ve hatta Yeni Zelanda’da eğitim almış, eğitim vermiş, akademik çalışmalarına devam eden birisi olarak bize bu üç ülke hakkında neler demek istersin?
Üçü de çok farklı ülkeler. Ancak ben burada daha çok Avustralya ve Yeni Zelanda üzerine odaklanmak istiyorum çünkü sanılanın aksine ikisi birbirinden önemli ölçüde farklı ülkeler. En başından başlamak gerekirse, Yeni Zelanda, Büyük Britanya kraliçesi ve Maori kabile reislerinin imzalamış olduğu Waitangi Anlaşması ile kuruldu. Yerli halkın kurucu unsur olarak kabul edildiği bir ülke. Avustralya’nın kuruluşu bildiğiniz, burada detayına giremeyeceğimiz üzere, sancılı ve acılarla dolu. Yeni Zelanda’nın yazılı bir anayasası yok. Ancak, hukukun üstünlüğü dediğimiz vatandaşların ve egemen unsurların kanunlar önünde eşit muamele görmesi, hesap vermesi açısından örnek bir ülke diyebiliriz. Hukuk devleti olmak için mutlaka anayasa olması gerekmiyor. Bununla birlikte, Yeni Zelanda sınıf farkı olmaksızın tüm erkeklere seçme hakkını 1870’lerin sonunda verdi. Kadınlara, ki dünyada ilk, 1893 yılında verdi. Türkiye’de kadınlar seçme ve seçilme hakkına 1934 yılında sahip oldu. Avustralya hem erkek hem kadınlara seçme hakkını 1962 yılında tanıdı. Çünkü Avustralya’nın yerli halkı bu tarihe kadar kısıtlamalara tabi tutuldu. Yeni Zelanda yerli halkın toprak mülkiyet hakkına ilişkin uyuşmazlıkların çözümü için 1975 yılında mahkeme kurdu. Bu, Avustralya’da Mabo davasından sonra, 1993 yılında oldu. Yeni Zelanda, Avustralya ile kıyas edildiğinde daha kapsayıcı bir ülke. Yeni Zelanda’da, ülkede en az 12 aydır yaşayan sürekli oturum hakkına sahip kişiler seçimlerde oy kullanabilir. Avustralya’da vatandaş olmanız şart. Türkiye’de olduğu gibi, Yeni Zelanda’da çifte vatandaş olarak ulusal mecliste milletvekili olabilirsiniz. Avustralya’da federal düzeyde siyasi temsil hakkı için yalnızca Avustralya vatandaşı olmanız gerekir. Yeni Zelanda Meclisinde belli sayıda sadece Maorilere ayrılmış temsilcilikler vardır. Avustralya’da yerli halk için böyle bir uygulama yok. Yeni Zelanda, nükleer güç kullanımı ve son dönemde şahit olduğumuz üzere iklim değişikliği gibi evrensel meselelerde öncülük göstermiştir, dış politikada daha bağımsız bir çizgiye sahip. Avustralya, dış politikasını Amerika ile olan ilişkileri ve ittifakı temelinde şekillendiriyor.

Özellikle Türkler politika eğitimleri ya da veriye, okumaya dayanan gerçek bilgileri olmadan politika hakkında çok konuşuyorlar ve savundukları şeyi bir futbol takımı taraftarı gibi fanatikçe ve gereksizce savunuyorlar ki bunu çok yanlış buluyorum. Bu konuda senin fikrin nedir?
Son yıllarda dünya çapında çok kullanılan, popüler bir kavram var. İçinde yaşadığımız dönemin ruhunu anlatmak için kullanılıyor. Türkçeye “hakikat ötesi” olarak çevrilebilecek “post-truth” kavramından bahsediyorum. Veri ve bilginin, aklın, rasyonalitenin önemini yitirmesi, bunun yerine kişisel duygular, inançlar temelinde görüş, söylem ve eylemlerin şekillenmesi eğilimini anlatıyor bu kavram. Siyaset, bu kavramın en net ve yaygın yansımasını gördüğümüz alanlardan biri. Sosyal medyada astı astarı olmadığı halde milyonlarca insanın yaptığı siyasi içerikli paylaşımlarda bunu görebilirsiniz. Örneğin, “Japonya’da oy kullanmak için lise mezunu olma şartı var” paylaşımı. Doğru olmadığını anlamak için iki dakika harcamanız gereken bu iddiayı paylaşan öğretmenler gördüm. Bu dediğim, şu veya bu toplum ya da topluluğa has bir durum değil. Sırp ve Hırvat asıllılar ile konuştuğunuzda fanatikliğin hangi boyutlara varabileceğini görmek istemezsiniz. Britanya kökenli Avustralyalılar arasında da şöyle bir tecrübem var: Dışardan sorunca “benim siyasetle ilgim yok” diyor ama biraz konuştuğunuzda her seçimde takım tutar gibi aynı partiye oy verdiğini söylüyor. Açık olarak politika ile ilgilendiğini söyleyenler de tanıdım. Takım tutar gibi tuttukları için kendi partisinin yanlışlarını ya görmezden geliyor ya da aklamaya çalışıyor.

Avustralya’da yaşayan Türkiye kökenli göçmenlerin siyasete olan ilgilerine gelirsek, daha çok Türkiye ağırlıklı. Avustralya ve bölge siyaseti, yaşanan gelişmeler pek takip edilmiyor. Yeni gelen göçmenler için bu durum anlaşılabilir çünkü Avustralya siyasetinin, daha önce de bahsettiğim gibi, dışlayıcı bir yapısı var. Vatandaş değilseniz oy kullanamazsınız, çifte vatandaş iseniz federal düzeydeki seçimlerde aday olamazsınız. Benim üzerinde durmak istediğim konu vatandaş olanları ilgilendiriyor. Büyük ölçüde Türkiye’deki gelişmeleri takip ediyorlar. Üstüne basa basa söylemek istiyorum, Türkiye’deki gelişmeleri takip etmekte bir sorun yok. Sorun buradaki siyasi ve toplumsal meselelerin takip edilmemesi.
Yurtdışına göç etmiş, asimile olmamak için sanırım köklerine Türkiye’de yaşayanlardan daha çok bağlı olmaya çalışan buradaki toplumumuzda siyasi taraftarlık daha çok öne çıkıyor sanki, ne dersin?
Tarafgirlik, meselelere yalnızca kendi ideolojik penceresinden bakma, kendi kafasındaki kalıplara göre insanları etiketleme, ötekileştirme ve dışlama eğilimi her kesim için geçerli diyebilirim. Asimilasyon konusuna gelirsek bunu açmakta fayda var. Köklere bağlı olunmak istenmesinde, kültürel kimliği muhafaza etmek istemekte bir sakınca veya sorun yok. Kaldı ki burası göçmenlerin ülkesi, çok kültürlülüğü vurgulayan, bununla övünen bir ülke. Özümüze, kültürümüze sahip çıkıp içinde yaşadığımız Avustralya toplumuna tanıtmalı, kaynaştırmalıyız. Mesele, Türk, Türkiyeli kültüründen ve kültürel asimilasyondan ne anlaşıldığı ve ne yapıldığı veya yapılmadığı ile ilgili. Sıkıntı burada yaşanıyor.
Nasıl bir sıkıntı yaşanıyor?

Dil ve isim, kültürün en önemli unsuru, göstergesi. Maalesef, burada ikinci ve üçüncü kuşak dediğimiz kesimde Türkçe konuşma oranı ve seviyesi kötü. Çoktan kültürel asimilasyona tabi olunmuş. Türkçe’nin öğretilmesi ve öğrenilmesi konusunda büyük zafiyet var. Türkiye kökenli göçmenlerin yoğun yaşadığı bölgelerdeki gençlerimiz ve çocuklarımız Türkçe konuşamıyor. İşin ilginç tarafı İngilizcelerinde de sorun var. Nedense, keskin Avustralya aksanı ile konuşunca iyi İngilizce konuşulduğu sanılıyor. Bununla birlikte, az veya neredeyse hiç Türkiye kökenli birilerinin ikamet etmediği, gündelik hayatta, sokakta Türkçe etkileşime, iletişime maruz kalmadığı halde çok güzel Türkçe konuşan gençler ve yetişkinler tanıdım. Dil, uzmanların altını çizdiği gibi, ancak o dilin kullanıldığı ortamı yaratmakla öğrenilir. Bu ortam, ev, aile ortamı olabilir anne babanın arkadaşları ile buluştuğu ortamlar olabilir. Çocuk, dilin anne babası, diğer tanıdıkları tarafından nasıl kullanıldığını, faydasını görecek ki öğrensin. Kısacası, öğrenme tecrübe, pratik ile mümkün olur. Çokkültürlülüğü ilke edinen Avustralya’da, ana dili İngilizce olmayan ebeveynlerin çocuklarının dil gelişimine nasıl katkıda bulunabileceklerine ilişkin bir sürü imkan ve bilgilendirme etkinliği var. Ancak, toplumumuzdan ilgi yok. Bu ilgisizlik yalnızca belli bir kesime mahsus değil. Kendini eğitimli, bilinçli, donanımlı görenler de bunu yapıyor. Bir örnek vermem gerekirse, geçen yıl, Melbourne Üniversitesinde “çift dilli çocukların yetiştirilmesi” konulu bir seminere gittim. Salon büyüktü ve hafta sonu olmasına rağmen tıklım tıklımdı. İlk sunumu yapan profesör, salona dönüp “anadili Almanca olanlar kim” diye sordu. El kaldıranları “sunumdan sonra birbirinizle bağlantıya geçebilir, tecrübelerinizi paylaşırsınız” diyerek eşleştirdi. Sonra devam etti. “Ana dili Fransızca, Japonca, Arapça, Vietnamca vs olanlar” diye. Salondaki tek Türk ben çıktım ve kimse ile eşleşme imkanım olmadı. Profesörün söylediği ve paylaştığı pek çok faydalı bilgi ve tavsiye arasında özellikle biri vardı: “evde çocuklarınızla ana dilinizde konuşun, tutarlı ve kararlı olun. İngilizceyi okulda nasıl olsa öğrenecekler”. Ana dili Almanca olup İngilizceyi Melbourne’de ilkokulda öğrenmeye başlayan, birçok dile hakim bu dilbilimcinin mesajını sizin vasıtanızla iletmek isterim.
Konuşurken bir ara sorun buradaki siyasi ve toplumsal meselelerin takip edilmemesi dedin. Çok sorunumuz var mı burada? Örneğin hangi sorunlar yaşanıyor?
Her ülkede olduğu gibi Avustralya’da da sorunlar yaşanıyor. Ulaşım ve altyapıdaki aksamalardan ve iş güvencesinin olmamasından tutun huzur evlerinde yaşanan kötü muamele ve istismar olayları, siyasi sığınmacıların maruz kaldığı insan hakları ihlalleri, ıslahevlerinde sayısı her geçen gün artan Aborjin çocuk mahkumlara kadar pek çok sorun. Eğitim ve sağlıkta önemli sorunlar var. Göreve yeni başlayan öğretmenlerin yarısı ilk beş yıl içinde mesleği bırakıyor. Sağlık hizmetlerine erişimdeki yetersizlikler ve uzun bekleme zamanları, gençler arasındaki yüksek intihar oranları aklıma gelen diğer önemli sorunlar arasında. Basın özgürlüğü başta gelmek üzere siyasi özgürlüklerde gittikçe artan önemli kısıtlamalar var. Son dönemde yaşanan gelişmeler basın özgürlüğü açısından öyle endişe verici boyutlara geldi ki çok nadir görebileceğiniz, dünyaya örnek olacak bir tepki verildi. Bir süre önce, sağ, merkez, sol kanattan basın kuruluşları ideolojik farklılıklarını bir kenara bırakıp, basında sansüre karşı ortak bir tavır aldı. Vatandaşların “bilgi edinme hakkı” üzerinde yaşanan engellemeleri protesto ederek sansürlü manşetle çıktı. Bu bahsettiğim sorunlar takip edilmiyor, konuşulmuyor. Bir sorunu gündeme getirdiğinizde de Türkiye’den veya başka ülkelerden örnekler verilerek gerekçelendirilmeye, normalleştirilmeye çalışıldığını görüyorum. Böyle yapılarak buradaki sorun ortadan kalkmıyor ya da üstü örtülmüyor. Buradaki meseleleri buranın şartlarını, toplumsal bağlamını temel alarak irdelememiz ve çözüm üretilmesi için talepkar olmamız gerekir. Kaldı ki illa bir kıyaslama yapılacak ise bu Türkiye olmamalı diye düşünüyorum. Nüfus, ulusal ekonominin büyüklüğü, kişi başına düşen milli gelir gibi kıstasları göz önüne alarak benzer ülkeler ile kıyaslama yapar isek olması gereken hakkında daha doğru bir resim elde edebiliriz.

Bu soru biraz psikolojiye giriyor ama şimdi bu sorunlardan bahsedince bir kısım insan, ‘beğenmiyorsan seni burada tutan yok, burası bir cennet’ filan gibi şeyler söyleyecek. Ne Türkiye’yi eleştirmeye ne de burasını eleştirmeye dayanamayan insanlar var, bunun sebebi ne sence?
Öncelikle, sorunlardan bahsetmek, her zaman eleştirmek anlamına gelmez. İnsanların yaşadıkları ülke ile ilgili veriler üzerinden, olaya fazla duygusal boyut katmadan konuşup tartışabilmesi gerekir. İkincisi, eğer ki eleştiri yapılıyor ise, bu ülkenin bütününü eleştirmek demek değildir. Mevcut bir eksikliği, yanlış tutumu, uygulamayı, düzeltilsin, daha iyisi olsun diye gündeme getirirsiniz. Avustralya’daki bir uygulamayı eleştirmek, Türkiye’yi yüceltmek, Türkiye’deki bir durumu eleştirmek de Avustralya’yı yüceltmek anlamına gelmez. Bu kısır döngüden bir çıkılsın artık. Her ülke kendi şartları üzerinden ayrıca değerlendirilebilir. Birisindeki sorunlardan bahsetmek onu sevmediğiniz anlamına gelmez. Üçüncüsü, göçmen olarak bir ülkeye gelmiş olmak dünyadaki en iyi ülkeye geldiğiniz şeklinde anlaşılmamalı. Günümüzde, gerek sermayenin gerekse (göreceli olarak) emeğin küresel olarak serbest dolaşabilmesi, insanların geçici ya da sürekli olarak başka bir ülkeye yerleşebilmelerine olanak sağlıyor. Buna gereğinden fazla anlam yüklemeyi doğru bulmuyorum. Avustralya’ya yerleşmek amacıyla gelen birinin kendi seçimini doğrulatmak, onaylatmak istercesine, Avustralya’da var olan sorunları görmezden gelmesi, yok sayması ya da azımsaması çok mantıklı bir hareket şekli değil. Sorunların konuşulabilmesi, çözüm yollarının aranması gerekir. “Beğenmiyorsan git” derseniz, kendinizi koruma içgüdüsü ile savunma mekanizması yaratırsınız. İletişim yolunu kapatır, sorunun konuşulmasını engellersiniz. Sorunu dile getiren kişiye hücum ettiğinizle kalırsınız.
Yurtdışından oy kullanılması hakkında ne düşünüyorsun? Doğru bir uygulama mı?

Bunda ilkesel açıdan yanlış bir durum görmüyorum. Demokrasi, duayen bir siyaset bilimcinin tanımı ile, katılım ve muhalif olma hakkını içerir. Yurtdışında ikamet eden vatandaşlar da bu hakkı kullanabilir. Bu konuda ülkelerin farklı uygulamaları mevcut. Bazısı hiçbir sınırlama getirmezken bazısı bir takım şartlara tabi tutuyor. Örnek vermek gerekirse yurtdışında ikamet eden Yeni Zelanda vatandaşları seçimlerde oy verebilir. Bunun için son üç yılda ülkeye giriş çıkış yapmış olma şartı var. Başka bazı ülkeler, anavatandan ayrıldıktan sonra geçen süreye göre şartlar getirmiş. Örneğin, 15 yıldan uzun süredir yurtdışında yaşıyorsa oy hakkını elinden alan ülkeler var. Ülke ile bağlarının devam ettiğini göstermesi açısından getirilen şartlar bunlar. Türkiye için de benzer uygulamalar teklif edilebilir.
Türkiye ile olan ilişkiler nasıl düzenlenmeli? Göbek bağını kesmek gerekiyor mu?
Hayır, kesilmesine gerek yok. Türkiye ile bağlar devam etmeli, ama sağlıklı ve dengeli bir zemine oturtulmalı. Gelinen ülke ile olan ilişkinin dengeli bir şekilde düzenlenmesi şart. Benim gördüğüm, Türkiye ile bir türlü çözülemeyen bir hesap var. Ya çok fazla romantize ediliyor ya da hor görülüyor, kötüleniyor. Bu doğru ve sağlıklı bir yaklaşım değil. Türkiye köklerimizin olduğu yer. Oradaki gelişmeleri takip etmemiz, bir şeyler yapmaya çalışmamız hem hakkımız hem de sorumluluğumuz. Ama yerleşik olduğunuz ülkedeki gelişmelere ve olaylara da odaklanmamız gerekir. Bir uzlaşı gerekiyor. Türkiye ile olan bağlarımız orada emekli olmak, ev almak, tatil yapmakla sınırlı olmamalı. Türkiye ile olan bağlarımızı daha başka şekillerde gösterebilmemiz gerekir. Bir turnuva veya yarışma olduğunda kulüp veya milli takım düzeyinde Türkiye’den katılan ekipleri beraberce destekleyebilmek gibi. Kültürümüzü doğru ve olması gereken şekilde, araştırma, bilgi ve kalite temelinde etkin bir şekilde tanıtabilmek gibi. Türkçemizi muhafaza edebilmek, yaygınlaşmasına zemin hazırlamak ve gelecek nesillere aktarabilmek gibi. Toplumumuzun nüfusuna oranla hak ettiği şekilde Avustralya kurum ve kuruluşlarında temsil edilmesine imkan sağlamak gibi.

Buradaki siyasi tercihler nasıl belirleniyor?
İki bloklu bir siyasi arenadan bahsediyoruz. Bir tarafta İşçi Partisi, diğer tarafta Liberal Parti ve müttefiklerinden oluşan “koalisyon” var. Tarihsel olarak bakıldığında, 1970’lerde, 80’lerde, göçmenler kendi haklarını İşçi Partisi’nin daha iyi savunduğunu düşünerek oy veriyordu. Ama günümüzde İşçi Partisi için bunu söylemek zor. Mülteciler politikasını bir nebze dışarıda bıraksak bile göçmenlere karşı yaklaşım açısından Liberal Parti ile arasında pek bir fark kalmadı. Bir de, İşçi Partisi köklü hizipler tarafından yönetilen bir parti. Bu sebeple göçmen olarak gelenlerin bir yere aday gösterilmesi, milletvekili olabilmesi daha zor. O yüzdendir ki İşçi Partisi eskisi kadar göçmenlere hitap edemeyebiliyor. Küçük işletme sahibi girişimciler ise sadece Liberal Parti’ye oy vermekle kalmayıp parti bünyesinde daha fazla temsil fırsatı elde edebiliyorlar, Avustralya’ya sonradan yerleşmiş bile olsalar. Çin, Hindistan gibi ülkeler çifte vatandaşlık hakkı tanımadığı için bu ülke kökenli Avustralya vatandaşları temsil hakkı açısından pek sorun yaşamıyor. Türkiye kökenli Avustralyalılar ise yaşıyor. Anayasanın 44. maddesine göre federal düzeydeki seçimlerde yarışabilmek için yalnızca Avustralya vatandaşı olmanız gerekir. 24 milyonluk ülke nüfusunun yaklaşık yarısı ya Avustralya dışında doğmuş ya da anne babasından en az birisi yurtdışında doğduğu için büyük çoğunluğunun ikinci bir ülke vatandaşlığına hakkı var. Bu durum önemli bir temsil sorununa ve siyasi hakların sınırlanmasına işaret ediyor.

Kadın akademisyen olmak özellikle siyaset konusunda sence bir avantaj mı dezavantaj mı? Ve bu yaşadığın ülkelere göre farklılık gösteriyor mu? Özellikle Türkiye gibi ataerkil bir toplumda işin zor olmalı diye düşünüyorum ben.
Üniversiteler, varoluşlarının gereği olarak topluma örnek teşkil edecek uygulamaları barındırmalı. Temsilde eşitlik ve adalete yönelik uygulamalar, düzenlemeler bunlardan biri. İstatistiki verilere bakınca kabaca şöyle bir tablo ile karşılaşıyoruz: “Kadınlar akademide yer alsın ama fazla yükselmesin”. Bu söylediğim durum, yaşadığım, çalıştığım üç ülke için de geçerli. Akademisyenler arasında kadınların oranı %40 ile %50 arasında. Ancak doçent, profesör, dekan, rektör gibi üst kademelere çıktıkça artan bir dengesizlik var. Doktoramı yaptığım University of Canterbury’nin siyaset bilimi programındaki bütün profesörler erkekti, kadrolu kadın öğretim üyesi toplamda üçte bir oranındaydı. RMIT’de benimle mülakat yapan beş kişilik komitede bir kadın üye vardı. İşe başladıktan sonra kendisinin çalıştığım programla bir alakasının olmadığını öğrenmiştim. Türkiye’de karşısına çıktığım doçentlik jürisi tamamen erkek profesörlerden oluşuyordu. Elbette, sayılar tek başına yeterli bir gösterge değil. Rektörün kadın olması cinsiyet temelli ayrımcılığın, adil olmayan uygulamaların son bulacağı anlamına gelmiyor. Akademik kariyer alanında mevcut adaletsizlikleri doğuran yapısal şartların ne olduğunun iyi anlaşılması ve değişmesi gerekiyor.

Nedir bu yapısal sınırlamalar?
“Ataerkil” dediğimiz erkek otoritesine, üstünlüğüne, onların koyduğu kural ve kriterlere göre işleyen düzen sanıldığı gibi sebep mi yoksa sonuç mu, belli ülkelere has bir durum mu, bunun konuşulması lazım. Birkaç yıl önce, Australian National University’den bir profesörün liderliğinde yürütülen bilim-araştırma işgücünde kadınlar konulu ve Avustralya Araştırma Konseyi (ARC) tarafından fonlanan bir araştırma tamamlandı. O projeye katılan araştırmacıların paylaştıkları kişisel tecrübelerinden ortaya çıkan iki temel bulgu vardı: 1) Akademik kariyer, halen “eril hayat tarzı” üzerinden işliyor. Nedir bu hayat tarzı? Erkek akademisyen, rekabetçi iş ortamına kendini adar, evden, ailesinden, eşinden gerekli maddi-manevi desteği alır. 2) Akademide iki sektör var. Erkeklerin baskın olduğu, araştırma ve yayın yapmaya uygun şartlardan istifade ettikleri “birincil sektör”. Kadınların çoğunlukta olduğu, kadrolu atanma imkanının az olduğu, geçici olarak istihdam edildiği, yükselme imkanının kısıtlı olduğu, ders verme yükünün fazla olduğu ve bundan dolayı kısıtlı yayın ve araştırma fırsatlarına erişimin olduğu “ikincil sektör”. Bir başka araştırmaya göre, Avustralya üniversitelerinde saat başı ücretle “sezonluk” istihdam edilen öğretim üyesi sayısı, kadrolu öğretim üyesi sayısını geçmiş. Bu belirsizlik ortamında doktorasını yeni bitiren, genç kadın akademisyenler en çok etkilenenler arasında. Bir taraftan ev diğer taraftan iş hayatında kariyer geliştirmeye çalışırken, düşük ücret ve çok fazla ders verme saatlerine razı geliyorlar. Siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler özelinde bahsetmek gerekirse, gerek Türkiye gerekse Avustralya’daki tecrübeye dayalı gözlemim şöyle: Savaş, güvenlik, savunma, dış politika, para politikası gibi “önemli” meselelerde erkek akademisyenlerin egemenliği söz konusu. Gittikçe artan rekabetçi bir ortamda, kadrolu pozisyonların aslanın ağzından midesine indiği küresel yüksek öğretim ortamında, bu alanlarda çalışan kadın akademisyenlerin çalışmalarının “ciddiye alınması”, “fonlanmaya değer bulunması” için kendilerini “daha çok ispat etmesi” gerektiği baskısı var. Kadınlar olarak hiçbir alanda hiçbir zaman işimiz kolay olmadı. O sebeple, yaş, kıdem, sınıf, statü, etnisite gibi farklılıklarımızı bir kenara bırakıp cinsiyet eşitliği için ortak hareket etmemiz şart.

Üç ülkede de yaşamış ve çalışmış biri olarak biriktirdiğin güzel anılar vardır, bizimle paylaşır mısın bazılarını?
O kadar çok hatıra var ki. Doktoramın ilk yılında University of Canterbury’nin dış ilişkiler ofisi uluslararası öğrenciler için bir katalog hazırlıyordu ve benimle de röportaj yapmışlardı. O kataloğun yaklaşık 10 yıl sonra, aynı üniversitede Çatışmalar ve Barış Çalışmaları başlıklı dersimde Çin kökenli bir öğrencimin ders sonunda yanıma gelip bana vermesi yaşadığım özel anlardan biriydi. Ekim 2009’da saha araştırması için gittiğim Doğu Timor’un başkenti Dili’de, Birleşmiş Milletler misyonu bünyesinde görev yapan Türkiye ve diğer ülkelerden gelen personel ile birlikte kutladığımız 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı da çok özeldir benim için. Tesadüf bu ya, görev süresi dolan personelden birkaçı ile, bir yıl sonra bu defa Endonezya’nın parçası olan Batı Timor’da yaptığım kısa süreli bir saha çalışmasından dönerken Melbourne’e bağlantı uçuşumu beklediğim Bali havaalanında karşılaştım. Bir yıldır, doğu, batı demeyip adada araştırma yaptığımı sanmışlardı.
Son olarak, bilgi ve veri üzerinden düşünmeyi, irdelemeyi ve tartışmayı teşvik etmesini dilediğim bu röportaj için sana ve Merhaba Avustralya’na can-ı gönülden çok teşekkür ederim.
Yazarımızla iletişim için: mujokim@yahoo.com.au
Müjgan Kim ile röportajlar serisi:
1– Sanatçı İskender Ozan Toprak
6- Sosyal medya fenomeni Senem Döner
7- Ebru Sanatçısı Eda Tevrizci
8- Sivil toplum gönüllüsü Vuslat İves
11- Göçmen Danışmanı Anka Şahin
12- Müzisyen Arzu Yuvarlak Danaher
15- Doktor Ömer Batın Gözübüyük
*Seri devam edecek…
]]>Değerli Merhaba Avustralya takipçilerimiz,
Yazarımız Müjgan Kim ile on beşinci toplum röportajı ile yine karşınızdayız.
Aramızda yaşayan birbirinden kıymetli sanatçılarımızı, iş adamlarımızı, akademisyenlerimizi, sivil toplum gönüllülerimizi, kısaca hikayesiyle içinde yaşadığımız bu topluma bilgi ve tecrübeleriyle faydalı olacağına inandığımız kim varsa sizlerle bu platformda buluşturuyor ve onları daha yakından tanımanıza imkan sağlıyoruz.
Bu kez de spor hekimliği alanında uzman bir konuğumuz kendisine yöneltiğimiz soruları sizler için yanıtlıyor. Keyifli okumalar…


Merhaba, ismim Ömer Batın Gözübüyük. Tıp doktoru ve Spor Hekimliği uzmanıyım. 2010 yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun oldum, aynı fakültede 4 sene uzmanlık yaptıktan sonra 2016 yılında da uzman doktor ünvanını kazandım. 2019 yılı Nisan ayında Avustralya’ya gelene kadar da aynı kurumda çalışmaya devam ettim. Akademik görevlerin yanında Türkiye Futbol Federasyonu’na bağlı olarak milli takımlarda, Türkiye Süper Ligi’nde de Başakşehir Futbol Kulübü’nde uzunca bir süre A takım doktorluğu yaptım.
Uzun zamandır eşim ve ben yurt dışında yaşama deneyimini tatmak istiyorduk. Ben üniversite yıllarımda ilk kez yurt dışı öğrenci değişim programlarında buna ilgi duydum. Önce Avusturya, ardından Macaristan ve son olarak eşimle tanıştığımız Polonya’nın çeşitli tıp fakültelerinde bulunma fırsatım oldu. Avustralya’yı seçmemizde sporun burada toplumsal hayatta çok büyük bir yere sahip olması, yaşam standartlarının yüksek olması anadilin İngilizce olması ve arkadaşlarımız etkili oldu.
Özellikle küçük bir çocuk ve ailenizle burada yeni bir hayata başlamak zor olmalı, umduğunuzu bulabildiniz mi?Buraya ilk geldiğimizde devlet kurumlarıyla haftalar süren büyük bürokratik sıkıntılar yaşadık, geri dönmek üzereydik. Tam o sıralarda da oğlumuzun Türkiye’de yaşadığı rahatsızlığı yeni düzeliyordu. Üzerine bu sıkıntılar da eklenince açıkçası ailece çok zor zamanlar yaşadık. Neyseki buradaki arkadaşlarımız bize destek oldu ve o günleri atlattık. Şuan yaşadığımız bölge şehir merkezine uzak dış mahallelerden birisi olduğundan bize biraz fazla sakin ve izole geldi. Onun dışında temel ihtiyaçlara ve doğaya ulaşımın kolaylığı hoşumuza gidiyor. Henüz tüm sosyal imkanlardan yararlanmadık ama sanırım yakın gelecekte bunu da deneyimlemiş oluruz. Aradığımız şey ilk planda sakinlik ve huzurdu. Bunu bulduğumuzu söyleyebilirim.
Olumlu olan mesleki olarak da beni ilgilendiren herkesin bir miktar da olsa sporla iç içe olması, genel sağlık bilincinin yüksekliği gözüme çarptı diyebilirim. Kendi sağlığına bizden daha çok önem veren bir toplum Avustralyalılar. Olumsuz olan ya da alışılmışın dışında gelen, herkesin kendi kabuğunda yaşama tarzı ve burada Türkiye’den daha sık karşıma çıkan faydacılık esasına dayalı düşünce biçimi. İlki insanın kendisini oldukça yalnız hissetmesine neden oluyor, kapınızı çalıp ben geldim diyen bir komşu geleneği yok. İkincisi de biraz kapitalist düzenden ileri geldiğini düşündüğüm fayda-fayda esasında ilişkilerin filtrelenmesi. Örneğin sıklıkla insanlar bir işe kendisine bir fayda sağlayıp sağlamayacağını düşünerek yaklaşabiliyor ve bu bana biraz olumsuz geliyor.
Spor ve egzersiz doktorusunuz, bu uzmanlık alanını biraz açıklar mısınız?Spor hekimliği, Uluslararası Spor Hekimliği Federasyonu’nun (FIMS) tanımına göre, egzersiz, antrenman ve sporun, ayrıca hareket eksikliğinin (sedanter yaşamın) sağlıklı ve hasta bireyler üzerindeki etkilerini inceleyen, korunma, tanı, tedavi ve rehabilitasyon konularında ve harekete katılan her yaştaki ve cinsteki bireylere yardımcı olacak çalışmalar üreten, teorik ve uygulamalı bir tıp dalıdır. Temelde ilgilendiğimiz alanlar birkaç grupta incelenebilir, sporcu performans analizi ve geliştirilmesi, takım doktorluğu ve temelde kas iskelet sistemi rahatızlıklarının tedavi edildiği poliklinik hizmetleri. Performans analizleri egzersiz laboratuarında ya da sahada gerçekleştiriliyor, uyguladığımız maskeli efor testi, kas gücü ve dayanıklılığı testleri, eklem hareket açıklığı / esneklik testleri gibi testler sonucunda sporculara raporlar hazırlayıp program çıkartıyoruz. Avustralya’da bu alanda Egzersiz Fizyologları ile birlikte çalışıyoruz.
Takım doktorluğu herkesin bildiği, uzaktan çok hoş görünen ancak içerisi pek de göründüğü gibi eğlenceli olmayan bir takımın A’dan Z’ye tüm medikal, nutrisyonel, seyahate bağlı, müsabaka günü, antrenman planlaması, yaralanma tanıları, tedavileri ve sahaya geri dönüşteki bütün ihtiyaçların kesintisiz sürdürülmesi gerektiği ve bu alanda son söz sahibi olunduğu bir hekimlik alanı. Takımlar profesyonelleştikçe neden bir Spor Hekimliği Uzmanı ile birlikte çalışmak gerektiğini daha iyi anlıyorlar. Fark yaratan tüm takımların medikal ekibinin lideri genelde bir Spor Hekimi oluyor. Poliklinik hizmetlerimiz de sporcu olsun olmasın tüm bireylerin kas, eklem, bağ ve kemiklerinin rahatsızlıklarının tanı ve tedavilerinin yürütüldüğü bir alan. Bireyler bu şikayetlerle her zaman gittikleri bir doktor yerine bir Spor Hekimi’ne gittiklerinde aradaki farkı anlıyor. Bizim için ağrısız ve aktif yaşam çok önemli, ve kişileri gerek kas iskelet sisteminin kendi hastalıkları gerekse kalp, tansiyon, şeker hastalığı gibi hastalıklarda doğru aktivite planlaması, egzersizler ve tıbbi müdahalelerle (enjeksiyonlar gibi) onları olabildiğince aktif tutmak, hedefledikleri ve kendilerini iyi hissettikleri aktivite düzeyine biran önce onları ulaştırmak asıl isteğimiz. Bu bağlamda koruyucu hekimlik uygulamalarında spor hekimliği branşının neden öncü olduğunu anlayabiliriz.

Bu alan dünyada son 30 yıldır yapılandırılmış olarak bulunmakta ve özellikle Amerika’da toplum sağlığı politikaları üzerine çok etkili çünkü devletler ve sigorta firmaları spora ve egzersize yapılan yatırımın sağlığa olumlu etkilerinin paraya dönüştürülemeyecek kadar büyük olduğunu anladı. Türkiye’de de 1989 yılında spor hekimliği bir uzmanlık alanı olarak kabul edildi ve o tarihten bugüne giderek artan popülerliği sonucunda geçtiğimiz yıl en çok tercih edilen tıpta uzmanlık alanları arasında Dahiliye, Cerrahi, Kadın Doğum gibi alanları geride bırakarak 10. sıraya çıktı. Bu branşımız için gerçek bir başarı aynı zamanda.
Türkiye’de akademik olarak, poliklinik hizmeti ve takım doktorluğu alanlarıda hizmet vermekteydim, Avustralya’da şimdilik sadece özel bir klinikte çalışıyorum ve burada poliklinik hizmetlerini, sporcu olsun olmasın herkesin kas-iskelet sistemiyle ilgili tüm rahatsızlıklarının tanı ve tedavisini yürütüyorum. Merkezimizde fizyoterapistler, podiatristler, egzersiz fizyologları ve masaj terapistleri gibi çok değerli yardımcı sağlık personelleri bulunmakta. Eklem kireçlenmesi (artrit), kas-tendon yaralanması dahil tüm ağrı sendromları, tendinitler, tenisçi dirseği gibi aşırı kullanım yaralanmaları bunlara sadece birkaç örnek. Çok genel bir bilgi olarak şunu söyleyebilirim, bir yerlerimiz ağrıdığında genelde altta yatan neden ameliyat edilecek kadar ciddi değildir ve doğru tanı, uygun koruma, tıbbi tedavi, enjeksiyonlar ve doğru egzersizler gibi müdahalelerle başarıyla yönetilebilir. Bunun için ise tüm eğitimi kas-iskelet sistemi üzerine yoğunlaşmış, üst düzeyde bir sporcudan haftasonu savaşçısına kadar her seviyedeki fiziksel ihtiyaçları bilen bir uzman hekimi ziyaret etmek kötü bir fikir olmasa gerek!

Gerek ani yaralanma geçiren, gerekse uzun süredir bir yerleri ağrıyan herkese branşımızın çok etkin şekilde yardımcı olabileceğini gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Bir önemli nokta burada GP’lerin kas iskelet sistemi rahatsızlıklarını az sayıda spor hekimi uzmanı bulunması nedeniyle ortopedi bölümüne sevk ettiğini belirtmemde fayda var. Bu gerçekten ameliyat edilmesi gereken durumlar için faydalı ancak bazı durumlarda bunun -dünya genelinde de olduğu gibi- biraz aşırı tıbbi müdahaleye neden olabildiğinin de unutulmaması gerektiğini söylemeliyim. Avustralya, gerek sağlık personelleri gerekse hastaların bu konuda bilgilenmesi için “Choosing Wisely” adında bir akılcı bir bilinçlendirme organizasyonuna sahip. Bu kuruluşun internet sitesini ziyaret etmeyi herkese tavsiye edebilirim.

Benim kendi branşım ve genel olarak hekimler arasında öne çıkan, ayırt edici bir yetenek diyebiliriz ultrasonun günübirlik kullanımı. Ultrasonografi size kas iskelet sistemi rahatsızlıklarının tanı ve tedavileri konusunda o kadar yardımcı ki; Amerika’da ‘Spor Hekimi’nin steteskopu’ olarak anıldı bundan yıllar önce. Ben ultrasonografi eğitimini Türkiye’de iken aldım ve 5 yılı aşkın süredir ultrasonu klinik pratiğimde bir diğer elim gibi kullanıyorum. Avantajlarını saymakla bitiremem ancak sadece şunları belirteyim, bazı hastaların MR ya da tomografi (CT) çektirme gerekliliğini ortadan kaldırıyor, hedefe yönelik enjeksiyonlar yapmama olanak sağlıyor ve çoğu ağrılı kas-iskelet probleminde ağrının tam olarak nereden kaynaklandığını bulmamı sağlıyor. Ultrason eşliğinde yapılan enjeksiyonlar çok daha kolay, etkin ve hastaya geri bildirimi müthiş. Çoğu zaman hastalarıma enjeksiyon yaparken (ağrılı omuz gibi) onların ekranda bunu canlı olarak izlemelerini sağlıyorum. Böylece hem işleme olan güvenleri artıyor hem patolojinin nerden kaynaklandığı ile ilgili onlar da fikir sahibi oluyor ve böylece daha iyi klinik sonuçlar elde ediyorum. Çok önemli bir nokta da şu, ultrason eşliğindeki işlemlerin gerekliliği durumunda mevcut Avustralya sağlık sistemi işleyişi sizin en az iki kez GP’ye görünmenizi, bir sevk almanızı ve bazen iki kez de aynı radyoloji merkezine (hem tanı hem işlem için) gitmenizi gerektirebiliyor. Bana gelen hastalar ise tüm bu basamakları tek seferde gerçekleştirme şansına sahip.
Spor hekimliğinin ortopedistten, fizyoterapistten farkı ne?Ortopedistler kas-iskelet sistemi rahatsızlıklarının cerrahiye ihtiyaç duyulan aşamasında devreye giriyor. Biz de hastaları istirahat, koruyucu bandajlar, egzersiz, ilaçlar, ve enjeksiyonlar gibi konservatif tedavilerden fayda görmeyeceğini düşündüğümüz aşamada ameliyat olmaları için ortopedistlere yönlendiriyoruz. Genel olarak çoğu kas, tendon, bağ yaralanmasının ve çoğu ağrılı eklemin ameliyatsız tedavi edilebilir olduğunu da hatırlatalım. Üstelik PRP (platelet rich plasma) gibi yeni rejeneratif tıp yöntemleri geliştikçe bize hastalıkları daha uzun süre ameliyatsız yönetebilme imkanı doğuyor. Kırık-çıkık gibi kemik yaralanmalarının yönetimi ise ağırlıklı olarak ortopedi branşı hekimlerince yürütülüyor. Fizyoterapistler size nasıl doğru egzersizler yapacağınızı gösteren, rehabilitasyon eğitimi alan 4 yıllık üniversite mezunu sağlık personelleri olup, tıp doktoru değildirler. Avustralya’nın Türkiye’den alanımızla ilgili en bariz farklarından birisi kas-iskelet sistemi rahatsızlıklarını ilk karşılayan sağlık çalışanlarının genelde fizyoterapistler olması. Bu hem iyi hem kötü. İyi çünkü bazı durumların uzman doktor tarafından yönetilmesi gerekmeyebiliyor, ve sağlık sistemi bu hizmetten dolayı kar ediyor. Kötü çünkü her fizyoterapist aynı düzeyde deneyimli değil (spor fizyoterapisi gibi üst ihtisas yapma oranı yüksek değil) ve hastaları vakitlice sevk etmek yerine idare etmeye çalıştıklarını sıklıkla görüyorum.

Profesyonel düzeyde spor yapmaya karar veren herkesin spora katılım öncesi mutlaka bir spor hekimi uzmanı görmesini öneriyoruz. Bu gerek olası yaralanmaların önlenmesi için gerekse riskli bazı tıbbi durumların önceden yönetilmesi için oldukça önemli. Onun dışında her yıl bir check-up mahiyetinde bu muayenelerin devamı önerilmekte. Elbette yaralanma olduktan sonra da doğru tanı ve tedavi için tüm branş sporcularına yardımcı olmak için hazırız.
Toplumun çok daha büyük bir kesiminin sporla iç içe olması bizim için büyük avantaj. Farklı branşlar bizi zenginleştiriyor. Her branşın kendine ait bir yaralanma profili ve sık görülen durumları var. Bunların hepsine hakim olmak hem çok yorucu hem de oldukça tatmin edici diyebilirim.
Buradaki spor hekimliği ile Türkiye’deki spor hekimliğini karşılaştırdığınızda farklar var mı?Türkiye’de bu branş daha az biliniyor. Bunda toplumun genel olarak aktif bir hayat sürmemesi bir etken olabilir. Uzman sayısı toplum nüfusuna oranla Türkiye’de de az, ve profesyonel spor kulüpleri buradaki gibi artık takım doktoru olarak spor hekimi uzmanı tercih etmeye başladılar. Ancak bir takım doktoru ile çalışma geleneği malesef halen futbol, basketbol gibi birkaç branş dışında yaygın değil. Burada meslek odasının (Australasian College of Sports and Exercise Physicians) Türkiye’ye kıyasla çok daha aktif olduğunu söylemem gerekir. Düzenli sempozyumlar, toplantılar ve kongreler oldukça yoğun ve bizden daha güçlü bir iletişim ağları var kendi içlerinde.
Tersten akan trafik en ilginci. İlk geldiğimiz haftalarda bir alışveriş merkezi otoparkına araçla girerken neden otomatik kapının açılmadığını anlayamadım. Neyseki birkaç saniye içinde ters şeritten girmeye çalıştığımı fark ettim ve soldaki şeride geçtim, meğer girişte zaten kapı yokmuş. Bu trafiğin ters taraftan akması etrafta araçlar varken o kadar zor değil ilk zamanlarda ancak yol boş olduğunda alışana kadar epey şaşkınlık yaşadığımı söyleyebilirim.
İhtiyacı olan insanlar size nasıl ulaşabilirler?
Haftanın 5 günü LifeCare Croydon Sports Medicine, 1 günü de LifeCare Prahran Sports Medicine adlı merkezlerde hizmet veriyorum. PRP hizmeti şimdilik sadece Prahran kliniğinde mevcut ancak diğer tüm hizmetler (ultrason eşliğinde enjeksiyonlar dahil) her iki klinikte de hastaların hizmetinde. Kliniğimizin internet sitesi de sunulan servisler ile ilgili oldukça detaylı bilgiler içeriyor, siteye www.lifecare.com.au adresinden ulaşabilir, klinik seçebilir ve online randevu alabilirler.
Onun dışında kişisel internet sayfam olan www.drbatin.com ‘da giderek daha fazla bilgi paylaşmaya çalışıyorum. Kişisel e-posta adresim de omer.batin@gmail.com
Röportaj: Müjgan Kim
mujokim@yahoo.com.au
Bu kez röportaj konuğum hem beyaz yakalı bir çalışan hem çok duygusal; hem hayatı doya doya yaşayan hem çok da yaşama heveslisi olmayan; hem şiir yazan hem de kendini şair görmeyen; hem yalnız hem kalabalıklarda koşmayı çok seven, Pasifik’teki bir ıssız adam, Oktay Tilkili.

Oktay merhaba, okuyucularımız için kendini tanıtır mısın lütfen?
Merhaba, tanıtmak deyince herkes yaşından, okulundan, eğitiminden herkesin kolayca ulaşabileceği bilgilerden başlar ama bizi biz yapan bunlar değildir ki. Nasıl bir insanız? Kimiz? Neyi sever, neden nefret ederiz? Ne hisseder, neye güler, neye ağlarız? Ve aslında gerçekten kendimizi tanıyormuyuz ki başkalarına da tanıtalım. Ama yine de bildiğim kadarıyla ben hemen kendimi tanıtayım. Çok sevdiğim Latince bir cümle vardır. Tam da bu konuyu anlatır. Hatta unutmayayım diye koluma bunu dövme olarak yazdırdım. “Nosce te ipsum” yani “kendini bil.” Biz kendimizi ne kadar biliyoruz? Her gün aynada gördüğün o kişiyi ne kadar tanıyorsun? Lütfen bu soruyu sorar mısın? Cevabını bana değil kendine dürüstçe ver lütfen. Ben kendimi bildim bileli tam bir hayalperestim. Enerjim hep yüksek. Eğlenceliyim. Açık sözlüyüm. Tez canlıyım. Girişkenim. Herkesi kendim gibi bilirim. Saf değilim ama çabuk güvenirim. Aslan burcuyum. Biraz da zamparaydım. Sonuncusunda neden –di li geçmiş zaman eki kullandığıma daha sonra değineceğim.
![]()
32 yaşındayım ve beyaz yakalı olarak çalışıyorum. Kısaca açmak gerekirse satışçıyım. Hayatımı başkalarının ürünlerini satarak kazanıyorum. Elektronik endüstrisindeyim ancak her şeyi satabilirim. İş teklifi etmek isterseniz Linkedin’den ekleyin lütfen. Koşmayı severim. Melbourne’da da şuan hem seninle röportaj için hem de Melbourne Maratonu için bulunuyorum. Yarı maraton (21K) favori mesafemdir. Bu katıldığım üçüncü Melbourne maratonum olacak.
Avustralya nasıl girdi hayatına? Neden buradasın?
Bir akşam İstanbul boğazda denize sıfır bir mekanda fermante üzüm suyu eşliğinde yemeğimi yiyordum. Masada benimle olan arkadaşımın ısrarı üzerine içkilerimizi hızlı bitirip eve geçmek için yola koyulduk. Arabayı alıp daha 500 metre bile gitmeden polis çevirmesine takıldık. 0.051 promil ile ehliyetim elimden 6 aylığına alındı. 0.050 promil ile alınmıyor, o 0.001 promil benim hayatımı değiştirdi ve ta Avustralya’ya sürükledi. Her ehliyetini kaptıran Avustralya’ya gelmiyor elbet ancak bu bir işaretti ve ben de 6 aylığına yeni bir ülke, yeni yerler keşfedip İstanbul’a geri dönerim diye yola koyuldum.
Zaten ehliyetim alınınca işe gitmem de sorun oldu. Daha gencim işten biraz uzaklaşayım ve işim için çok gerekli olan İngilizce’mi de ilerleteyim diye arayışlara girdim. Bu zorunlu altı ayı değerlendirmek istediğim için yurtdışı eğitim hizmetleri veren bir şirkete gittim. “Param bu, imkanım bu, altı ayım var beni İngilizce konuşulan bir ülkede bir dil okuluna yazdırın” dedim. Önce Amerika dediler ama Amerika’yı istemedim, İngiltere’yi de istemedim herkes oralara gidiyordu zaten. Sonra Kanada’yı önerdiler; aslında Kanada’yı düşünürdüm ama biraz araştırınca yedi sekiz ay yerden karın kalkmadığını, soğuk olduğunu öğrenince oradan da vazgeçtim, sonunda Avustralya Sydney dediler; Avustralya hakkında hiçbir bilgim yoktu daha doğrusu kanguru, zehirli yılan, örümcek dışında bir bilgim yoktu hatta Sydney’den başka bir şehrini bile bilmiyordum, uzaklığı ve havası beni cezbetti. Gitmişken en uzağa gideyim bari dedim ve kendimi Sydney’de buldum, sonrasında altı ay da yetmedi, başka bir okula girerek kalışımı uzattım.
İnsanlar tabi umutla geliyor buralara, beklentileri var bir şekilde sen umduğunu bulabildin mi?
7 yıl severek çalıştığım işimden ayrılıp bir bilinmezliğe 6 aylığına yelken açtım. Hissediyordum güzel şeyler olacaktı. Fark ettim ki 6 ay yeterli değil, gittiğime değmeyecek gel Oktay bunu bir sene yapalım dedim ama şuan 3 yılı devirdim. İyi günlerim de oldu çok kötü günlerim de. Birkaç kez kelimenin tam anlamıyla dibe vurdum ve “şimdi ne yapacaksın Oktay?” diye sordum kendime. Ama artık her şey yolunda gibi gözüküyor. Bu yolunda gözükme durumu insanın hayattan bekledikleriyle alakalı biraz tabi ve herkese göre değişiyor. Benim için yolunda çünkü sağlıklıyım, dünya tatlısı bir kızım var, severek çalıştığım bir işim var, sevdiğim birkaç arkadaşım var. Daha ne olsun…
Seni burada en çok etkileyen olumlu ya da olumsuz neler oldu? Neler gözüne çarptı?
Sydney harikaydı ve hala da harika. İlk 8 ay resmen kördüm. Gözüme hiç olumsuz bir şey çarpmıyordu. Sanki cennete gelmiştim. Sydney’i bilenler Surry Hills’in nerede olduğunu bilirler. O bölgede yaşıyordum. Burasını İstanbul Cihangir‘e benzetiyorum. Şehir merkezine üç beş adım ama şehrin karmaşasından uzak, sakin ve huzurlu. Ancak sonrasında ilk yılın bitimi ve ikinci yıla kadar tam bir hayalettim. Bu defa da hiç olumlu bir şey göremiyordum. İlk yılın tam tersi yani. Hatta her gün oturup SWOT analizi yapıp Türkiye’ye dönmenin ne kadar mantıklı bir karar olduğunu kendime söyleyip duruyordum. Hatta çok güzel bir iş teklifi de almıştım. Hazır işim de varken, yurtdışı hayalimi de gerçekleştirmişken tam dönmek için karar aldığım sırada kader ağlarını ördü ve çok özel bir durum başıma geldi. Baba olacağımı öğrenmiştim. Tamamen plansız, programsız bir şekilde baba oldum. Bunun da adını 0.001 promil efekti koyuyorum. Bu 0.001 promil sayesinde Avustralya’ya geldim ve bu sayede burada baba oldum. Yani o kadar küçük bir ihtimaldi ve başıma geldi. Tam bir sürprizdi. Hayatımın sürprizi.
![]()
Hala bazen inanamıyorum ama 1,5 yaşında bir kızım var benim. Onun için kalmaya karar verdim. Kalmaya karar verdiğimde işsizdim. Çocuğumun doğduğu gün büyük bir firma tarafından işe alındığımı öğrendim. Hastanedeyken telefon geldi ve eğitime çağrıldım. Kız çocukları kesinlikle nasibi ile geliyor. Benim Avustralya hikayemin ikinci kısmı işte o zaman başladı.
Sen YouTube videoları da yapıyor Avustralya’daki yaşamı iyi ve kötü yönleriyle tanıtıyorsun, neden böyle bir şey yapma gereği duydun?
Ben YouTube’da ilk içeriğimi 2007 yani 12 yıl önce yaptım. O zamanlar kimse YouTube’u bilmezdi ben içerik üretiyordum. Hatta merak ederseniz YouTube’ta Oktay Tilkili yazıp bakabilirsiniz. Kullanıcı adı ve şifremi unuttuğum için o ilk videoları silmek istesem de silmeme izin vermiyor YouTube.

Bu fikir hep aklımda olan bir fikirdi ama gerçekten İstanbul’da inanılmaz yoğun bir hayatım vardı. Ayrıca İstanbul’dayken YouTube’a böyle videolar yapsaydım çok bilmiş çevrem benimle çok dalga geçerdi. Şuan da onların izlediğini düşünmüyorum. Hepsi değil ama bir kısmı diyelim. Beni izleyen kitle ayrı. Açıkçası öyle milyonlarca insan beni izlesin diye de yapmıyorum. Kendimi eğlendirmek için yapıyorum. En önemlisi de bu. Bir gün sıkılırsam da bırakırım. Boş oturmayı sevmiyorum. Sürekli bir şeylerle uğraşmayı severim. Avustralya’da ki hayatımda boş vaktim de oluyor. O yüzden kaptım elime kamerayı gittim Opera House’a ve bastım kayıt tuşuna. İşte karşınızda Oktay Tilkili ve kısa bir yürüyüşe çıkıyorum programı. 650 takipçi ve binlerce izleyici var. Kanalı açalı henüz 3 ay oldu.
Üç yıldır Avustralya’dasın, 50 yıldır burada olanlar Avustralya’yı tanıtmak için senin gösterdiğin çabayı göstermiyor, sence neden?
Açık konuşmak gerekirse çok fazla Türk çevrem yok. Türk tanıdıklarım da buralı değil, hepsi benim gibi sonradan gelen öğrenci ve genç profesyoneller. Bu nedenle çok bilemiyorum. Eğer öyle ise vardır bir sebepleri. Belki de zamanları yoktur. Bizler bir de daha şanslıyız çünkü iletişim çağındayız. Teknoloji ile hayatımızın erken zamanlarında tanıştık, onlar da böyle bir imkan da yoktu bu da bir etken olabilir.
![]()
Sen bir de “Pasifik’teki Issız Adam” adında bir kitap yazdın. Seni bunu yapmaya iten sebepler neydi? Burada çok mu gördün geçirdin?
Ben kendimi bildim bileli yazarım. Çok küçük yaşlardan itibaren hem günlük, hem şiir, hem düzyazı denemelerim olmuştur. İçine kapanık bir çocukluk geçirdim. Bunu okuyan arkadaşlarım belki inanmazlar ama ben üniversitede girişken biri olmayı öğrendim. Öncesinde hep içine kapalı, sessiz sakin bir çocuktum. Okumayı severdim. Hatta evimde büyük bir kütüphanem vardır. Çok kitap okudum ve o içine kapanıklığı yendim. Kişisel gelişim kitapları işe yaradı. Girişken birisi olduktan sonra da o çocukluktan gelen alışkanlıklar eksilmedi benden ve yazmaya devam ettim. 500’den fazla şiirim vardır. Makale ve anılarım var. Bloglar yazdım. Yazdıklarımın bir kısmını format atılan bilgisayarlar, çöken websiteleri yüzünden kaybettim malesef. Yine de kalanları Google’a adımı yazınca okuyabilirsiniz.
![]()
Ben aslında 2008 yılında “Sensizlik Bitecek mi? “ diye bir şiir kitabı çıkaracaktım ancak nasip olmadı. O girişimimin tam 11 sene sonrasında “Pasifikte’ki Issız Adam” ile bu hayalimi gerçekleştirdim.
Herkesin bir yaşanmışlığı vardır. Gelecek sene çıkacak kitabımdan spoiler (ipucu) vermek gerekirse, hayatımda başıma gelen ilginç anıları anlatacağım, ki gerçekten sıradan olmayan bir hayat yaşadım. Bakalım zaman daha neler gösterecek.
![]()
Bize yayınlanan bu şiir kitabından biraz bahseder misin?
Pasifikte’ki Issız Adam 112 sayfa ve içerisinde 95 tane şiir var. 4 sayfalık bir önsöz yazdım; ki orada bir çok şeye değiniyorum. Mesela biraz kendimden, biraz kitaptan, biraz hayattan, biraz nereden etkilendiğimden vs. Önsözü okuyanlar gelecek sene çıkaracağım deneme kitabının da tadına bakmış olacaklar garanti veriyorum. Neden bunu söylüyorum çünkü anlatım dilim genellikle beğeniliyor. Ancak Pasifikte’ki Issız Adam bir şiir kitabı olduğu için doyumluk değil tadımlık olsun istedim o yüzden önsözü çok uzatmadım.
Hayatıma dokunan şeyleri yazdım, yazmaya da devam ediyorum. Çoğunu nerede, ne zaman yazdığımı hatırlıyorum. Hatta kime ve ne için yazıldığını da. Unuttuklarım da var. Bir çoğunun altında nerede ve hangi tarihte yazıldığı notu yer alıyor. Okuyucuları etkileyen bölümlerden birisi orası. Onların da oralarda ona benzer anıları varsa gözlerinde canlanıyor ve okuyucu ile işte o an bağlantıyı kurmuş oluyorsun.
Şiirlerimde gerçek duygularımı detaylarına kadar saklamadan ve gizlemeden tüm çıplaklığıyla anlatıyorum. Hepsi ama hepsi gerçek.
Ayrıca ben çok kitap okuduğumdan bahsetmiştim. Okuduğum kitap sayısından çok daha fazla kitabı kitapçılarda inceledim. Boş zamanlarımda hep kitapçıları gezerim. Bazılarında saatlerce oturur onlarca kitabı incelerim ve almadan çıkarım. Binlerce kitaba dokunmuşumdur. Bu nedenle kaliteli ve kalitesiz kitabı hemen ayırt edebilirim. İşte benim kitabım da ilk ele alındığında bu hissi vermeli diye düşündüm ve verdiğini de düşünüyorum. Hem içi hem de dışı gerçekten istediğim gibi.
![]()
Türkiye’de hemen hemen tüm kitapçıların websitelerinde satışta. Satışı da gayet iyi gidiyor. Nazar değmesin. Daha da iyi satacak çok eminim. Her gün yeni biri kitabıma ulaşıp sosyal medyada paylaşımda bulunuyor. Bu beni çok mutlu ediyor. Açıkçası bu kadar ilgi beklemiyordum. Avustralya’da da hatrısayılır bir miktarda okuyucum var. Elimde limitli sayıda kitabım da var, isteyene imzalı olarak gönderebilirim. Türkiye’deki arkadaşlarım malesef bu konuda şanssız. Onların satın aldıklarında imza yok. Onlar direkt kitapçılardan alıyorlar. Ayrıca Avustralya okuyucuları kitabı satın aldığında hem imzalı hem de çok güzel bir halde paketlenmiş şekilde postalıyorum. Kendime ait mührüm var. Bu tarz benimle birlikte özdeşleşsin istiyorum. Kalite, klas ve tarz çok önemlidir.
Her şiir yazan, her kitap yazan malesef kendine ve yapıtlarına güvenip yayınlatamıyor. Seni özgüvenin için tebrik ediyorum ve bize kazandırdığın bu şiirler için de teşekkürler. Peki neden şiir?
Çok teşekkür ederim. Bence edebiyatın ve sanatın her dalı özeldir. Ben şiir yazmaya çok küçük yaşta başladığımı söylemiştim. Yazdıkça şiir okumaya da başladım. Sonra kendimi onlarla kıyaslayıp daha iyi yazmayı denedim. Hatta sene 2001’di radyoda Feridun Düzağaç’ın ‘Dipteyim, Sondayım, Depresyondayım’ şarkısına denk geldim. Sözlerini incelediğimde benim şiirlerime göre çok daha iyi olduğunu fark ettim. Yaş ilerledikçe farklı şairler ve yazarları tanıdım. Nazım Hikmet, Turgut Uyar, Sunay Akın, Şükrü Erbaş, Teoman, Can Bonomo, Özdemir Asaf, Bruce Springsteen, Lou Reed, Leonard Cohen ve geçenlerde kaybettiğimiz, benim hayatımda çok önemli yeri olan Küçük İskender. Bu isimlerin eserleriyle büyüdüm, bunlardan etkilendim diyebilirim.
Kendimi bir şair olarak görmüyorum. Hayatım boyunca bir beyaz yakalı çalışan olacağımdan asla bir şair olarak anılmayacağımı zaten biliyorum. Ancak bu durum yazmama engel teşkil etmiyor. Yalnızlığını, isyanını, boş vermişliğini ve aşkını dile getiren birinin günlüğü gibi okuyabilirsiniz şiirlerimi.
Ayrıca genel olarak neden insanlar şiir yazar konusunu şair İsmet Özel şöyle açıklıyor:
“Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?
Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?
-Yaşama!
-Ya bileydim?
Yazar: Mıydım
Hiç: Şiir.”
Şiir yazmak duygusallık gerektirir; çok mu duygusalsın yoksa bu genç yaşta biriktirdiklerin mi çok?
Biyolojik yaşıma bakarsanız çok genç sayılırım 17 Ağustos 1987 doğumluyum, yani 32 yaşındayım. Fiziksel olarak baksanız bana en fazla 25 dersiniz, öyle değil mi? J Ruhen bundan çok daha yaşlı hissediyorum ama. Göründüğümün aksine çok yaşama heveslisi değilim. Şiirlerimin bir çoğu bu tür ruh haline sahip olmamın ürünü. Bir çok şeyi çok erken yaşta yaşadım. Mesela annem bizi terk edip gittiğinde 11 yaşındaydım. Çok derinden etkilenmiştim. Annesini çok seven bir erkek çocuğu için tam bir yıkımdı. Çabuk toparlayamadım. Çok zeki ve başarılı bir çocuktum öncesinde. Sonrasında ise başarı oranım düştü. Beynim farklı şeyler ile meşguldü. Annem yoktu ama babam da bizimle yaşamıyordu. Bana ve kardeşlerime babannem ve dedem baktı. Onlara ne kadar teşekkür etsem az. Haklarını ödeyemem. Küçük yaşta bunların olması ruhumda kapanması güç yaralar açtı. Bir anksiyete tedavisi gördüm ve yine kısa bir süre depresyon ilaçları kullandım. Sonra dedim ki, “Oktay ne yapıyorsun sen? Kendine gel, genç ve zekisin bu tarz sorunları kendi kendine ilaçsız da çözebilirsin.” Birden bıraktım hepsini.
![]()
İşte yazdıklarım da bu duygularla çok paralel.
Dedim ya çok yaşama heveslisi değilim. Gerçekten yarın ölüp gitsem çok umrumda olmaz. Memnunum bu şekilde olmaktan. Yapmak istediğim bir çok şeyi gerçekleştirmiş gibi hissediyorum kendimi. Çok büyük hırslarım da yok. Öyle çok param olsun filan da istemedim hiç hayatım boyunca. Eskiden iş hayatında çok hırslıydım, başarıya açtım. Hala aslan burcunun getirdiği bazı hırslar var ama öyle eskisi gibi değil. Kontrol altına aldım kendimi. Çünkü biliyorum ki kendini yönetebilen, dünyayı yönetebilir. Mesela insanlar ölmekten çok korkuyorlar. Bence insan mutlu olduğu sürece, sağlıklı olduğu kadar yaşamalı. Öyle 55’ler filan çok erken yaşlar değil gitmek için. Görev tamamlandıysa pekala diğer tarafa göç edilebilir. Kimse üstüne alınmasın ama 65 yaşıma kadar boş yaşayacağıma 35 yaşıma kadar dolu yaşamayı tercih ederim. Sonuçta hepimiz bir gün gideceğiz değil mi?
Çok duygusalımdır. Bir çok duyguyu çok uçlarda yaşarım. Yapım bu malesef değiştiremiyorum. Yaş ilerledikçe keskin köşelerimi törpüledim ama bir insan yedisinde neyse yetmişinde de odur misali karakter oturmuş bir defa.
Hazır buraya değinmişken aşk ve ilişki konusuna gelmek istedim. Günümüzde aşk kelimesinin anlamı çok ucuz ama bende öyle değil. Gerçekten birkaç kez aşık oldum. Aşklarım için şiirler yazdım, fedakarlıklar yaptım. Ancak öyle bir elin parmaklarını geçmedi, aptal kafam, zaten onların da aşk olduğunu çok geç anladım. Keşke zamanında anlasaydım da dedim bir çoğu için. Hayattaki belki birkaç pişmanlığım işte bunlar.
Hayatıma girip çıkan da çok oldu. Hiçbirinden dolayı pişman değilim. İyi ki yaşamışım. Belki aşk değildi çoğu ama bana şiir yazdırtacak kadar güzeldi hepsi.
Bu aşk konularına girince birden Türkiye’de 2008 yılında izlenme rekorları kıran “Issız Adam” filmi aklıma geldi. Kitabına bu ismi o yüzden mi verdin? Sende Pasifik’teki Issız Adam mısın?
Dürüst olmak gerekirse ben kitabımın adını pek beğenmiyorum. İçeriğine çok daha fazla önem verdim, kapak tasarımına ve materyaline daha çok zaman ayırdım. İsim olarak daha orijinal bir isim bulmak istedim ama artık yorulmuştum ve en kötü karar kararsızlıktır diyerek zaman kaybetmemek adına aklıma ilk gelen Pasifik’teki Issız Adam’ı uygun gördüm. Evet değerli Çağan Irmak’ın o filmini çok iyi bilirim. Çok da severek izlemiştim. İtiraf etmek gerekirse Cemal Hünal’ın canlandırdığı karakter olan Alper ile benzerliklerim var. Hem huy olarak hem de fiziksel. Mesela ben de kıvırcık saçlıyım, güzel yemek yaparım. Bir miktar oradan etkilenmişlik yok desem yalan olur. Diğer taraftan Avustralya’nın coğrafik olarak bir ada olması ve Pasifik’te bulunması da kitaba bu ismi uygun görmemin en büyük sebeplerinden biri tabi. Hatta bir diğer şiirimin adı Pasifik’teki En Büyük Ada.
Şimdi tekrar soruya geri dönecek olursak, belki de Pasifik’teki Issız Adam benimdir, kim bilir? Deşifre mi oldum? :)
Şiir yazmak mı, roman yazmak mı zor sence?
Bence kişiye göre değişir. Belki Orhan Pamuk için roman yazmak kolaydır da şiir yazmak zordur. Aynı zamanda Oktay Tilkili için de şiir yazmak kolaydır ancak roman ile hiç alakası yoktur.
Kısa vadeli planlarım arasında roman yazmak yok. Ben anılarımdan oluşan bir deneme kitabı üzerinde çalışıyorum ve seneye hem İngilizce hem Türkçe olarak yayınlamayı planlıyorum. Kitabın yazımına Türkiye’de Bozcaada’da başlamıştım, Avustralya’da yazmaya devam ettim. Hala da bitmiş bir proje değil. Biraz mükemmelliyetçiyim sanırım. Bir işi önce kendim çok beğenmem gerek. Eğer gerçekten içime sinen bir proje ortaya çıkaramadıkça sırf yapmış olmak için hiçbir işin altına imzamı atmam.
İnsanlar sana nasıl ulaşabilirler Oktay?
Sosyal medya hesaplarımdan ulaşabilirler.
İnstagramı ve YouTube’u aktif kullanıyorum, Facebook ve mail adresimi de verebilirim. Okuyucuların geri bildirimlerini çok merak ediyorum. Eleştirilere açığım.
Email: oktay.tilkili@hotmail.com
Kitaba da adını veren, Avustralya da geçen, hasretlik duygularını, başka bir hayata başlamanın sancılarını anlatan ‘Pasifik’teki Issız Adam” şiirini Oktay’ın izniyle siz okuyucularım için paylaşıyorum.
PASİFİK’TEKİ ISSIZ ADAM
Bu üzerime buram buram hasret kokusu sinen şehrin kuzeyinde
Yalnızlığımın en ücra köşesine yaptığım yolculuğum
Ne zaman biter bilinmez, tatlı su kurnazlığıyla kendimden kaçışlarım
Sabah 8:39 trenine koşar gibi yalın ayak duygularım
Oldu epey bir vakit buralarda sensiz, sessiz, kimsesiz
Uzun uzadıya anlatmak yersiz
Aslında birçok neden varken, hiç sebepsiz
Bu şehir bugünlerde bana bir hayli sevimsiz
Yolunu kaybetmiş bir küçük serçe gibi çırpınıyorum
Okyanus ötesinde hoş bir kentte
Ne göze alabiliyorum dönmeyi gerisin geriye
Tası tarağı toplayıp
Ne kalmaya mecalim, yerleşmeye şöyle dört dörtlük
Hava da soğuk
Mevsim kış buralarda ama
Üşütmüyor beni kaz tüyü ceketim
İstanbul’dan aldığım, geçen sene güz başı
Sanki kaybetmişim tüm yetilerimi, yazmak dahil
Arıyorum muazzam güzelliğinde bir adanın, Pasifik’te
Bir adamın içinde kendimi buldum
Bambaşka bir hayat, ilk günden zordu…
Yine de bu yürünecek yoldu.
Oktay Tilkili
Sydney – Avustralya
22.07.2017
*Kitap ücreti, kargo masrafı dahil sadece 20 dolar. Bu kitabı temin edip kütüphanesine katmak isteyenler Oktay Bey ile doğrudan iletişime geçebilir.
![]()
Yazar Müjgan Kim
]]>Röportaj konuğum bu kez, Türkçe TV, gazete, internet gibi imkanların hiç olmadığı veya gazeteye çok sınırlı erişildiği, dil ve iletişim sorunlarının yaşandığı, ülkelerinden bir haber duyabilme sancılarının çekildiği; bu kadar uzakta insanlar yalnızlık içindeyken, en çok ihtiyacını hissettikleri zamanda, Avustralya’daki tüm Türklerin 25 yıl boyunca sesi, dili, gözü, kulağı olmuş; Türklere az da olsa hasretliklerini SBS Radyosu kanalıyla unutturmaya çalışmış olan Bülent İbrişim.

Merhaba Bülent, ismini duyar duymaz pek çok kişi seni tanıyacaktır ama yine de kendini tanıtır mısın bize?
Ben Bülent İbrişim, 1986 yılından bu yana Avustralya’da yaşıyorum. Ankara’da büyüdüm. Gelmeden önce eşim ve ben Jeoloji Mühendisi olarak ilgili kurum ve bakanlıklarda çalıştık.
Avustralya nereden çıktı, neden burası?
Yaşamımızda bir değişiklik yaparak yeni kazanımlar elde etmeyi istedik. Avustralya ve Kanada seçenekleri vardı. Özellikle iklim koşulları nedeniyle Avustralya’yı tercih ettik. O zaman 7 yaşında olan oğlumuzla birlikte geldik. Ben gelir gelmez o yıllarda var olan ‘Ethnic Affairs Commission’da çevirmen olarak çalışmaya başladım. Ardından o zaman adı ‘Victoria College’ olan ve sonra Deakin Üniversite’sine bağlanan öğretim kurumunda, ‘Çevirmenlik ve Mütercimlik Bölümü’nde Sosyal Bilimler ve Çeviri Tekniği üzerine bir yıl ders verdim. Yeniden yapılanmaya giden SBS Radyosu’nun 1987 yılında açılan sınavlarına katılarak Türkçe Programı – Grup Başkanı olarak, 1988 yılında çalışmaya başladım.
![]()
Toplumumuz seni eski SBS günlerinden hatırlıyordur. Bu radyoculuk maceran nasıl başladı ve neden sen?
Mühendis kökenliyim. Ancak sosyal konularla ilgim eskiye dayanır. Lise yıllarımda, ‘Atatürk Erkek Lisesi’nde çok değerli edebiyat öğretmenim, Ankara Koleji eski müdürü Cezmi Tahir Berk’in bunda etkisi çok büyüktür. O tarihlerde sayın Berk’in özendirmesiyle ‘Ankara Radyosu’nda “Gençler Sizin İçin” adlı program ekibine katıldım. Yalın Tolga ve Ejder Akışık’ın rejisörlüğü ve Ertuğrul İmer’in efektleri ile çok başarılı programlar yaptık. Ekibimiz renkliydi. Cihan Ünal, Rüştü Asyalı, Atilla Olgaç ve sonrasında da yollarımız sıkça kesişen, Türkiye’nin bence en önde gelen tiyatro oyuncusu Erkan Yücel vardı (Ankara Sanat Tiyatrosu’nun ünlenmesinde temel taş olan Erkan’ı 1985 yılında bir trafik kazasında kaybettik).
Üniversite yıllarım 1968 dönemine rastladı. Bu dönemde tüm dünya da olduğu gibi ülkemizde de yoğun okuma, tartışma, yazma gibi etkinlikler çoğu öğrencide bilinç sıçramasına yol açmıştı. Bu nedenle kendimi ayrıcalıklı hissetmişimdir hep. Sonrasında burslu olarak gönderildiğim Fransa’da basın alanında çeşitli faaliyetlere katıldım. Türkiye’de politik dergilere siyasi içerikli çeviriler yaptım. Böylece yaşamımı kazandığım mühendislik dışında, çeşitli beceriler edinme olanağı buldum.
İşte bu kazanımlar SBS radyosuna girmeme temel oluşturdu. 1988 yılında bir grup çalışma arkadaşımla birlikte başlayan süreç benim için 2013 yılında sonlandı.

Özellikle çok kültürlü bir ülkede göçmenlere yönelik yaptığın bu kamu çalışması devletin bir projesi miydi ve bununla ne amaçlandı? Devlete mi kolaylık sunuldu göçmenlere mi?
Bildiğiniz gibi SBS Radyo ve TV, ABC ile birlikte devlet tarafından ödeneği sağlanan yayın kurumlarıdır. 1973-75 yılları arasında başbakan olarak görev yapan ve Medicare, Sosyal Güvenlik gibi çok değerli toplumsal uygulamalara imza atan Gaugh Whitlam tarafından getirilen Çokkültürlülük politikasının bir ürünüdür. SBS Radyosu 1975 yılında aralarında Türkçe’nin de bulunduğu dokuz dilde daha çok amatör bir yapıda yayına başlamıştır. 1988 yılında profesyonel kadrolar oluşturarak 68 değişik dilde yayınlarını sürdürmektedir.
Kuşkusuz son derece çağdaş ilkelere dayalı bir yayın politikası benimsemiştir. Irkçılığa, ayrımcılığa, etnik ve dinsel nefrete karşı uyumlu ve hoşgörülü bir Avustralya toplumu oluşturmak temel görevi olmuştur. Bu girişim gerek Avustralya genel toplumu ve gerekse etnik toplumlara son derece yararlı kazanımlar getirmiştir.
SBS Radyosu’nun değişik dildeki yayınları çok kültürlü toplumları kendi dillerinde yasal, idari ve sosyal konularda bilgilendirirken Avustralya toplumuna hak ve aynı zamanda sorumluluklarının bilincinde olan bireyler kazandırılmasında da önemli katkılar sağlamıştır. Bu bağlamda bazı eksiklerine karşın herkes için son derece yararlı bir proje olarak yaşama geçirilmiştir.
![]()
Buradaki Türklerin SBS’e yaklaşımları nasıldı? Bizi memnun etmek zordur.
Hedef grupların, yani kendi dilinde yayın yapılan toplumların, SBS Radyosu yayınlarına tepkilerinin ortak özellikleri bulunmaktadır. Söz gelimi, toplumlarının çoğunluğunun bağlı olduğu inançlar ya da etnik grupların üstünlük ve öncelik taşıdığı yanılsaması yaygındır. Yayınların bu doğrultuda yapılmasında ısrarcı kesimler olmuştur. Programların o toplumdaki çoğunluk dininin temalarıyla açılmasını, bir başka kültür ve inançtan hiçbir biçimde söz edilmemesini talep edenlere bile rastlanmıştır. Bu durum birçok dil grubu için geçerlidir.
Kısacası yayınların özellikle bir ulus topluma değil, bir dil grubuna yapıldığını anlatabilmek zaman almıştır. Kuşkusuz Türkçe yayınlarında da özellikle ilk yıllarda benzer sorunlarla sıkça karşılaşılmıştır. Vereceğim bu örnek sanırım çarpıcıdır:
1990’lı yılların başında, SBS Radyosu Fince grubunda çalışan bir meslektaşımızın İngilizce hazırladığı ve hemen hemen tüm grupların kendi dillerine çevirerek yayınladığı bir program nedeniyle bazı gruplar tarafından aleyhimize dilekçeler imzalatılmış ve yönetime toplumumuzun inançlarına hakaret edildiği gerekçesiyle şikayette bulunulmuştur. Programın içeriği tüm dünyada Noel adetleriydi. Son derece ilginç ve eğlendirici bilgiler içeren bir metindi. Noel günü yayınlanmıştı. Hristiyan propogandası yapıldığı iddia edildi. SBS yönetimi bu şikayet nedenini anlamada hayli zorlanmıştı. Bu tür bir program bugün yapılsa ezici çoğunluğun çok keyif alacağından eminim.
Özellikle sıkça yaptığımız tartışmalı programlara alışmamız zaman almıştır. Bazı kişilerimiz bir başka görüş ve yoruma karşı büyük tepki gösterirken, zaman zaman bizleri sözlerini kesmek zorunda bırakan istenmeyen sıfatlar, tanımlamalar sıkça kullanırlardı. Radyoda bu tür programlarda öncülük bizdeydi. Toplumun biri birine düşman olacağı gerekçesiyle kaldırılmasını savunanlara yanıtımız: “alışmamız gerekir” olmuştur. Sonunda yıllar aldı, ancak genellikle ilk yıllardaki olumsuzluklar büyük ölçüde giderildi. Tartışılmaz bir ortamdan geldiğimiz içindi bunlar. Ailede, okulda ve toplum içinde görüşlerimizi kolayca dile getiremediğimizden olacak başka görüşlere de çoğunlukla kapalı olmuşuzdur. Bunu gidermenin etkin yolu, sancılı da olsa bu tür yayınlar olmuştur.
Bir diğer zorlandığım konu müzikle ilgiliydi. Bazılarımız kendi sevdiğimiz tür müziklerin dışında müzik dinlemek istemediklerini dile getirmişlerdi. Ancak toplumda Türk Halk Müziği, Türk Sanat Müziği ve Pop Müzik dengesini oluşturmak gerekiyordu.
Her zorluğa karşın çok severek yaptım işimi. Karşılıklı eğittik birbirimizi. Yıllar sonra toplumuzda önemli alanlarda bazı olumlu değişimlerin olduğunu gözlemek benim için gerçekten sevindirici olmuştur.

Devlet radyosu olduğu için belirli bir yayın politikası çerçevesinde çalışmışsınızdır ama Türkçe yayın yaptığınız için ayrıca belirlenmiş bir politikanız var mıydı size dayatılan?
Kesinlikle dayatma olmamıştır. Ne bize ne de bir başka dil grubuna. SBS’in yayın ilke ve amaçları yazılıdır ve isteyene gönderilmektedir. Tek yayın ölçüsü budur. Son derece özgür ama yasalara ve ilkelere uyumlu bir program esastır. Zaten uyulmadığında gereken yapılmıştır. Haklı bir dinleyici şikayeti son derece ciddiye alınır ve kovuşturulur. Yayın politikasına karşı bir program olduğunda o çalışanın işine son vermeye kadar gidilir. Sözgelimi bir başka inanç, etnik ya da politik gruba karşı ayrımcı ve küçük düşürücü sözler kullanan önemli sayıda yayıncı ve gazetecinin görevine son verildiğine tanık olmuşuzdur.

Çokkültürlü bir ülkede radyoculuk yaptınız; her milletin kendine ayrılmış süreleri, kendi dillerinde programları var ama bizim Türklerde bir de etnik köken diye bir olay var ve bazıları için çok önemli bu. Yayın yaparken bu durum sorun oldu mu hiç?
Evet Müjgan. Sözgelimi ilk yıllarda TBMM’den bir milletvekilinin Avustralya’yı ziyaretinde kendisinden Kürt kökenli diye söz edilmesine bazı kesimler şiddetle tepki göstermişlerdi. Buna karşılık, bir etnik kökene sahip kişinin TC vatandaşı olarak tanımlanması bir diğer kesimce tepkiyle karşılanmıştır. Ancak bu tür soruların günümüzde oldukça aşıldığına inanıyorum.

Şimdi internetin varlığı, herkesin her habere kolayca ulaşımı, İngilizce bilenlerin çoğalması SBS ve radyo dünyasını nasıl etkiledi sence?
Toplum bireylerimizin 1968 yılında başlayan ilk göç yıllarında, ülkemizden, aile ve yakınlarımızdan haber almanın güçlüklerini anımsarız. Gazeteler bir hafta gecikmeyle gelirdi. Sıkça telefon edemezdik, dakikası 3 dolara yakındı. Mektup iki haftada giderdi, gelirdi. Bu koşullarda SBS önemli bir görev üstlenmişti. Radyo yayınımız başladığında toplum bireylerimiz için yaşam adeta dururdu. Günlük yaşamımız bu saate göre düzenlenirdi. Tüm dikkatler yayınımıza yoğunlaşırdı. Güncel haberleri, bilgileri oradan edinirdik. Yeni ünlenen müzikleri, yeni yayınlanan kitapları, spor kaşılaşmalarının sonuçlarını hepsini oradan öğrenirdik.
Avustralya’ya gelen sanatçılar, yazarlar, politikacılar hepsi stüdyolarımıza konuk olurdu. Gelmeyenlerin çoğuna da bizler telefonla erişirdik ve toplumuzla buluştururduk. Uğur Mumcu’dan Aziz Nesin’e, Turgut Özal’dan Bülent Ecevit’, Necmettin Erbakan’a Emel Sayın’dan Barış Manço’ya kadar yüzlercesi.
Zamanla teknolojinin gelişmesi internet, Skype, ucuz ve kolay iletişim araçlarının çoğalmasıyla SBS Radyosu dışında seçenekler çoğaldı. Kuşkusuz bu durumda tek değildi artık. İngilizce bilenlerimizin sayısının artışı da bilgi kaynaklarımızı çeşitlendirdi.
Bu durum dinleyici sayısını ve dolayısıyla toplam yayın saatlerini değiştirdi. Haftada 9 saat olan yayınlarımız zamanla yarıya düştü. Yerine de, doğal olarak ülkeye son zamanlarda gelen toplumların dillerine yer verilmeye başlandı.
Bunca yıllık radyoculuk hayatında eminim başına çok değişik acı, tatlı, komik olaylar gelmiştir. Bazılarını bizimle paylaşır mısın?
Yaklaşık 23 yıl. O kadar acı, tatlı anılar var ki… Hepsini anımsamak ve aktarmak gerçekten zor. Bazılarını şöyle sıralayabilirim:
SBS’in 68 dil grubu arasında yüzde 95 oranında dinlendiğimizin ve ilk sırada olduğumuzun açıklanması en mutlu olduğum anlardandı.
Türkiye’de 1999 yılında yaşanan acı Marmara Depremi için SBS’in düzenlediği bağış kampanyasında dinleyicilerimizden toplam 2 milyon dolar toplayarak ülkemize göndermemiz unutamadığım ve gurur duyduğum heyecan verici bir diğer olaydı.
1988 yılında (yıla özellikle dikkat etmenizi isterim) özel uydu aracılığıyla Antartika’ya bağlanarak, orada görevli olan Sn Özcan Ertok ile kar fırtınası ortamında canlı söyleşi yaptığım ve dinleyicilerimizle buluşturduğum günü unutamıyorum. Bunlar dışında pekçok değerli kişiyle yapılan söyleşiler gerçekten çok keyifliydi.
Unutamadığım olaylardan biri de Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan’ın avukatları Sn. Halit Çelenk ile yaptığım söyleşiydi. O anı bir kez daha yaşıyormuşçasına anlatışı beni ve çoğu dinleyicimizi de çok etkilemişti.
Çok tatlı anılar da olmuştu. Sözgelimi ilk yıllarda dinleyicilerin isteği olan müziklere yer verirdik. Bazen istenen parça bulunmadığında başka dinleyicilerin istediği bir parça için o dinleyicinin de adı okunurdu. Biz Ayrılamayız çok istenirdi o zamanlar. Bir dinleyicimizin istediği parça yerine bu şarkıyı çaldık. Program sonrası bu bayan dinleyici telefon etti. Son derece üzgün ve kızgın olarak, dilerim aherette acı çekersin benzeri sözleri olan şarkıyı kayınvalidesi için istediğini onun yerine tam tersi, biz ayrılamayız sözlü şarkı çalındığını söyleyerek bizi protesto etmişti. Ne diyeceğimizi bilemedik. Sadece isterseniz özel sorunlarınıza radyomuzu karıştırmayınız dediğimizi anımsıyorum.

SBS’te çalışmak sana neler kazandırdı?
Çok şey kazandırdı. SBS’e tüm toplum bireylerimiz gibi ben de çok şey borçluyum. Herşeyden önce çok sevdiğim bir işi yaptım. Saygı duyduğum ve önem verdiğim, bu nedenle çok emek ve zaman verdiğime inandığım bir görevi severek yerine getirdim. Toplumumuzla birlikte bizler de geliştik. Bazı ön yargılarımızı önemli ölçü de birlikte attık. Bizim dışımızda düşünceler, inançlar ve kültürler olduğu gerçeğini öğrendik. Ben kendi adıma toplumumu daha yakından tanıma olanağı buldum. Başka toplumları, kültürleri daha iyi öğrendim. Onlarla birlikte çalışmak çok ama çok önemli bir deneyimdi.
Yaklaşık 23 yıllık çalışma yaşamımda, SBS için yaptığım bazı programlarım gerek Avustralya’da (Walkly Medya Ödülü, BM’ler Barış ve Çokkültürlülüğe Katkı Ödülleri), Türkiye’de Abdi İpekçi (Jose Ramos Horta söyleşisi – Nobel Barış Ödülü sahibi, eski Doğu Timor Cumhurbaşkanı), Türkiye Gazeteciler Cemiyeti – Sedat Simavi Gazetecilik ve Radyo Programları Ödülleri (Yaşadığımız Kıta Avustralya ve Anzak Belgeseli) ve gerekse Uluslararası alanda (New York Festivali Radyo Programcılığı Ödülü) çeşitli ödüller kazandı. SBS Radyosu bu ödülleri kazanmamda son derece özendirici oldu ve katkı sağladı.

Bildiğim kadarıyla artık SBS’te değilsin, neler yapıyorsun şimdi?
Uzun bir çalışma yaşamından sonra zamanı anlamlı bir biçimde doldurmak kolay olmadı. Çeşitli hobiler edinmek zorundaydım. Bahçecilik, resim gibi. Ayrıca bildiğim tüm dilleri daha da geliştirme çabası içindeyim. Zihinsel olarak çok yararlı. İlgim nedeniyle dünyayı, sanatsal ve kültürel etkinlik ve gelişmeleri yakından izlemeye çalışıyorum.
Bir de yoğun yaşam nedeniyle aksattığım spor. Tüm toplum bireylerimize yaşları ne olursa olsun uygun sporu düzenli olarak yapmalarını ve bir dil öğrenmelerini şiddetle öneririm.
Yeni radyocu olmak, sizin gibi topluma yararlı olmak isteyenlere tavsiyelerin nedir?
Sosyal, teknoloji koşullar çok değişti ve değişiyor. Hepimiz bundan etkileniyoruz. Hiç bir şey yerinde durmuyor. Bu değişimlere açık olmalıyız. Ancak bazı değerlerimizi de korumalıyız. Toplumcu düşünce, çevre bilinci, paylaşımcılık gibi. Politik düşünceler gündeme geldiğinde bazen çok kırıcı ve dışlayıcı olabiliyoruz. Bu olumsuz eğilimden hepimiz olabildiğine kurtulmalıyız. O zaman başta kendimize sonra da çevremize daha yararlı olabiliriz diye düşünüyorum.
Sen Türklerin ilk zamanlarında onlara bu kamu hizmetini sunarak yardımcı olmu, Türkçe TV, internet yokken ve ülkelerinden bu kadar uzakta hasret içindeyken onların sesi, dili, gözü, kulağı olmuştun bunun için herkes adına sana teşekkür ederim.
Uzun yıllar çalıştığım SBS Radyosundan ayrılırken dinleyicilerimle doyasıya vedalaşamadık. Aracılığınla onlara gecikmiş olsa da, “HOŞÇA KALIN” demek isterim. Beni bıkmadan dinledikleri, her konuda bana destek oldukları için. Onlara sağlıklı ve mutlu bir yaşam diliyorum.
Bana bu olanağı verdiğin için sana ve Merhaba Avustralya’na teşekkür ediyorum.
Yazar Müjgan Kim
]]>Bu kez röportaj konuğum 29 Eylül’de Türk ve Avustralyalı müzisyenlerle birlikte Rumeli Türküleri Konseri verecek ve Roger Young ile sahne paylaşacak olan, alanında büyük bir yetenek ve dehaya sahip, ünlü müzisyen ve müzik eğitmeni Arzu Yuvarlak Danaher.

Arzucum merhaba, okuyucularımız için kendini tanıtır mısın lütfen?
Merhaba sevgili Müjgan. Öncelikle benimle bu röportajı yaptığın için çok teşekkür ederim. Ben Türkiye’de yetişmiş bir müzik eğitimcisiyim. Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Müzik Eğitimi Anabilim Dalı mezunuyum. Klasik Türk müziği alanında da TRT Ankara Radyosu’ndan eğitim aldım. Burada beş yıl Türk Sanat Müziği Gençlik Korosu’nda şarkı söyledim. Ankara’da çeşitli üniversite ve okullarda müzik eğitimcisi olarak görevler aldım.

Avustralya’ya 2012 yılında geldim. İlk yıllarımda Melbourne Senfoni Orkestrası’nda (MSO) gönüllü çalışmalarım oldu. Daha sonra Uluslararası Sanat İdaresi dalında RMIT Üniversitesi’nde yüksek lisans öğrenimi gördüm ve MSO’nun toplumun farklı kesimlerine klasik müziği taşıma amacıyla uyguladığı Pizzicato Effect Eğitim programında yöneticilik yapmaya başladım.

MSO’da Roger Young ile ve diğer uluslar arası düzeyde yeri olan Batı Klasik müzik sanatçılarıyla tanışıp çalışma olanağım oldu. MSO dışında da müzik eğitimi alanında çalışmalarım var. Bütün bunlar Avustralya müzik kültürünü, sanat politikalarını, toplumun sanatsal gereksinim ve beklentilerini daha iyi anlamamı sağladı. Avustralya’da müzik eğitiminin sorunları nelerdir, bir arada yaşayan çok kültürlü toplumların sanat gereksinimleri ve karşılaştıkları sorunlar nelerdir, nasıl çözümler üretilebilir gibi konular üzerinde düşünüyorum. İşte bu düşüncelerle bugün projeler ve eğitim programları hazırlıyor ve uyguluyorum.
Avustralya nasıl girdi hayatına? Neden buradasın?
Ben sekiz çocuklu bir ailenin yedinci çocuğuyum. Bütün kardeşlerim dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşıyorlar. Üniversiteyi bitirdikten sonra hemen hepsini ziyaret etmiştim. Ancak Avustralya’da yaşayan ablamı hiç ziyaret etme şansım olmamıştı. Kendisini 20 yıl görmemiştim. 2012 yılında yaz tatilim sırasında burada yaşayan ablamı görmeye geldim. Başlangıçta burada kalmak gibi bir fikrim yoktu. Ablamın ailevi durumundan dolayı burada kalıp hem ona yardım etmek hem de iki kardeş aynı ülkede olabilelim diye kaldım. Son derece zor bir karardı benim için. Bedelini oldukça ağır ödediğimi düşünüyorum.
İnsanlar bir umutla geliyor, kalıyor buralarda; tabiki beklentileri var bir şekilde. Sen umduğunu bulabildin mi?
Ben Avustralya’da son derece zorlu bir 5.5 yıl geçirdim, çok bedeller ödedim. Fakat bugün Avustralya’da yaşadıklarım, geldiğim konum, öğrendiklerim ve toplum adına yaptıklarım yaşamış olduğum tüm olumsuzlukları kapatmış durumda. Neredeyse hayata dair umudumu tamamen yitirmiştim. Şimdi o zorlu günleri geride bırakmış durumdayım. Fevkalade güzel işlerle meşgulum. Çünkü çok güzel insanlarla karşılaştım burada. Gerek Avustralyalı olsun gerekse Türk toplumundan sayısız güzel insanlar var hayatımda.

Seni burada en çok etkileyen olumlu ya da olumsuz neler oldu?
Beni Avustralya’da en çok etkileyen şey Avustralya’nın çok kültürlü olması ve çok kültürlülüğe dair toplumun bakış açıları, saygıları oldu. Burada neredeyse dünyanın her yerinden gelmiş ve huzur içerisinde yaşayan insanlar var. Her etnik grup Avustralya’nın sosyal ve kültürel yapısına başka bir renk, başka bir ahenk getiriyor.
Müzik, hayatına nasıl girdi?
Ben ergenlik çağlarımda şarkı söyleyerek keşfettim müziğe olan ilgimi. Ailemle Mersin’de yaşadığım zamanlarda evimize çok yakın olan İçel Musiki Cemiyeti’nde şarkı söylemeye başladım. Daha sonra mimar olma hayallerimi bir kenara bırakarak sesin, müziğin gizemini anlamak için müzik okumaya karar verdim. 17 yaşımda müzik okumak üzere Ankara’ya yerleştim. O gün bu gündür müzik sanatının içerisindeyim.

Avustralya’da müzik yapmanın, sanatçı olmanın farkları var mı?
Evet var. Fakat bu farklılık müziği profesyonel olarak mı yoksa hobi olarak mı icra ettiğinize bağlı olarak değişir. Hobi olarak yapıyorsanız çok sayıda dernekler, orkestralar, korolar var; buralara müzikal ilginize ve becerilerinize göre katılıp müzik yapabilirsiniz. Fakat profesyonel olarak yapmak istediğinizde çok ciddi bir alt yapınız, eğitiminiz olması gerekiyor. Hatta müzik eğitiminiz ve alt yapınız olsa da bu bazen hayatınızı müzikten kazanmaya yetmeyebilir. Ayrıca şunu da belirtmek isterim: Avustralya’nın belirgin kültür ve sanat yasaları ve uygulamaları var ve bu yasalar hem profesyonel hem de amatör olarak müzik yapanları kapsar ve yönlendirir. Ben Türkiye’deyken bu tür uygulamalardan habersizdim.
Buradaki Türk toplumunun sanata, müziğe yaklaşımlarını nasıl buluyorsun?
Buradaki Türk toplumunun kendi müzik, sanat ve kültürlerini yaşatmak adına son derece iyi niyetli çabalarını ve etkinliklerini burada yaşadığım yedi yıl içerisinde gözlemledim. Fakat bu çabaların toplumun sanatsal, müziksel ve kültürel ihtiyaçlarını yeterince karşılamadığını düşünüyorum. Türk kültür değerlerinin profesyonel bir platformda sergilendiği etkinlikler oldukça sınırlı. Aslında bu durum sadece Türk toplumu için geçerli değil, Avustralya’da yaşayan farklı etnik kökenli, göçmen grupların genel bir sorunu. Bilinçli ve eğitimli kültür sanat temsilcilerinin sayısı artmalı, kavramların doğru anlaşılması ve toplumun bilinçlendirilmesi konusunda çalışmalar yapılmalı diye düşünüyorum. Bu konuda topluma karşı sorumluluk duygusu taşıyorum.
29 Eylül’de bir konserin olacak bize bundan bahseder misin?
Elbette… 29 Eylül 2019 Pazar günü üzerinde son altı aydır canla başla çalıştığım içinde hem Melbourne Senfoni Orkestrası’ndan hem de Melbourne’da yaşayan son derece yetenekli Türk müzisyen arkadaşlarımızla birlikte bir Rumeli Türküleri Konseri vermeye hazırlanıyoruz. Bu konserde amacımız Batı Trakya coğrafyasında bulunan 1354 yılı ile 1.Dünya Savaşı sonuna kadar bu bölgedeki Türk toplumunun yaşam biçiminin, kültürünün şarkılara, Türkülere ve marşlara yansımasını sergiliyor olacağız. Ayrıca Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından ve sınırların yeniden belirlenmesinden sonra bazı Türkler anavatan sınırlarının dışında kaldı tabi. Bu Türklerden bazıları da bugün Batı Trakya Türkleri dediğimiz Yunanistan sınırları içinde yaşayanlardır. Onların hem orada hem burada göçü yaşamaları, savaş, özlem, hasretlik, aşk gibi duyguları, ideolojik ve etnik ayrımcılık görmeleri doğal olarak şarkılarına yansımış ve bu şarkılar, bu kültür onlarla beraber Avustralya’ya da taşınmış.
![]()
Avustralya Batı Trakya Türkleri Derneği (Western Thrace Association of Australia) konser salonunda vereceğimiz bu konserde amacımız Avustralya halkına Türk toplumu olarak Avustralya’ya getirmiş olduğumuz bu kültür değerlerimizi müzik yoluyla paylaşmak. Amaç Türk müziğini Batı müziği ile Batı Trakya Türk müziği ve kültürü üzerinden kaynaştırmaya çalışmak. Çünkü bu konser aynı zamanda Türk müzisyenlerini Avustralyalı müzisyenlerle biraraya getiriyor. Birbirimizi, kültürümüz ve müziğimiz üzerinden, farklılıklarımızı da yitirmeden tanıyarak kaynaşmak hepimizin amacı ve isteği. Birbirini tanımak, anlamak farklılıklarımızla birbirimizi sevmek kabul etmek, yaşadığımız bu ülkeye uyum sağlayarak daha büyük, daha zengin bir toplum olmak hayaliyle yola çıktık.
Bu harika bir hayal ve amaç, umarım her şey tam istediğin gibi olur.
Teşekkür ederim, ben de öyle umuyorum. Bu konser benim müzik kariyerimin önemli dönüm noktalarından biri, bu yüzden çok çok önemsiyorum; ayrıca toplumumuzun da çok seveceğini tahmin ediyorum çünkü Türk müziğinin tadını duyacakları, müziğimizin güzelliğini ve ritmik zenginliğini aktarabilecek, sözleriyle de Türk halkının günlük yaşamını, gelenek ve göreneklerini anlatan şarkılardan bir repertuar oluşturduk. Seçimler yaptık ve bunları Roger Young gibi bir müzik dehası, işinin ustası da Batı müziğine uyumladı ve ortaya harika bir iş çıktı. Ne zaman notalara baksam, provalar olsa büyük bir coşku ve heyecan duyuyor, bir an önce sizlere sunmak, sahneye çıkmak için sabırsızlanıyorum.

Arzucum peki neden özellikle Batı Trakya Türk müziğini seçtin?
Hepimiz buraya doğduğumuz topraklardan ayrılarak geldik ve iyi kötü bir uyum süreci yaşadık. İlk yıllar eminim herkes için zordu. Benim de ilk yıllarım çok zorlu geçti. Evsiz, parasız ve kimsesiz kaldım. İşte bu zor yıllarımda Batı Trakya Türk Toplumu ve Derneği’nin çok yardımlarını ve desteğini gördüm. Beni kendilerinden biri gibi, kendi çocukları gibi görüp desteklediler, bağırlarına bastılar. Onların ilgisi ve desteğiyle geldiğim bu noktada gerek Batı Trakya Türk toplumuna gerekse Avustralya toplumuna karşı bir sorumluluk duyuyorum ama en önemlisi onlara gönül borcum var. Bu konser projesini topluma hediye ediyorum.
Umarım okurlarımıza ve toplum bireylerimize ulaşıp keyifle ama aynı zamanda maneviyatını da hissedecekleri bir etkinlik olur. Dostluğu, sevgiyi, barışı ve karşılıklı anlayışı müzik yoluyla paylaşacağımız bu konsere herkesi davet ediyorum.
İnsanlar sana nasıl ulaşabilirler? Biletleri nereden temin edebilirler?
Bana telefon, e-mail ya da sosyal medya aracılığıyla ulaşabilirler.
Konserimizin biletini online olarak aşağıdaki linke tıklayarak temin edebilirler.
https://www.trybooking.com.BDTUD
Eğer bir sorun yaşarlarsa bana arzuyuvarlak@hotmail.com adresinden e-mail yoluyla ulaşabilir ya da telefonla arayabilir biletlerini reserve yaptırabilirler.
Arzu Yuvarlak-Danaher: 0466 589 924
Yazar Müjgan Kim
]]>Yazarımız Müjgan Kim’in sizler için bu defaki konuğu, Avustralya’ya yerleşmek için özellikle son zamanlarda herkesin doğru bilgi ve yardım alabilmek için adeta can attığı göçmenlik konusunda üst düzey uzman bir isim olan, Avustralya Göçmenlik Enstitüsü Victoria ve Tasmania Şubesi Başkanı Anka Şahin.

Anka merhaba, okuyucularımız için kendini tanıtır mısın?
Ben Anka Şahin. 1998’de Yeni Zelanda’da Victoria University of Wellington’dan Siyaset Bilimi, Fransızca ve Avrupa Çalışmaları alanında mezun oldum. ODTÜ’de Uluslararası İlişkiler yüksek lisansı yaptım. Ankara’da AB Delegasyonu’nda proje görevlisi olarak çalıştım. 2004’te Yeni Zelanda’ya geri döndüm. Bir süre İngilizce öğretmenliği yaptıktan sonra 2005 yılında göçmenlik alanında çalışmaya başladım. 2008 yılında hem Avustralya, hem de Yeni Zelanda’da lisanslı ilk göçmen danışmanı oldum. 2009’da Melbourne’ye taşındım. Kısa bir süre içinde Avustralya Göçmenlik Enstitüsü bünyesinde tanınır ve sektörde isim sahibi bir profesyonel konumuna geldim. 2015’te o zaman mevcudu 600 üye kadar olan Victoria/Tasmania şubesinin başkanlığına üyelerin rekor oyuyla seçildim. 2017’de oyumu artırarak tekrar başkan oldum. Nüfusuna göre göçmen danışmanı az olan Türk toplumunda sınırlı sayıdaki danışmanlardanım. Ayrıca 7200 kadar danışman içinde bakanlığın ve diğer paydaşların görüşlerine sık sık başvurduğu, üst düzey toplantılara davet ettiği 10-15 saygın danışman arasındayım. Enstitünün 3500’e yakın üyesinin içinde Fellowship olarak tabir edilen en üst üyelik düzeyine sahip yaklaşık 60 üye içindeyim. Meslek içi eğitimin yanı sıra, diğer meslektaşlarıma gönüllü olarak da çeşitli ortamlarda yardımcı oluyorum. Türk toplumundan da çok ilgi görüyor ve yardımcı olabileceklerime yol gösteriyorum.
![]()
Sekiz dil bilen, yüksek eğitimli ve çok donanımlı birisin. Neden göçmenlik konusunda uzmanlaşmak istedin?
Yeni Zelanda’nın Christchurch şehrinde yaşarken 2005 yılında tesadüf eseri bu mesleğe girdim. İngilizce öğretmeni olarak çalışırken yarı zamanlı olarak Avustralya, Yeni Zelanda ve Kanada’ya göçmenlik başvurusu yapmak isteyenlere önceden hazırlanmış bir şablonu kullanarak değerlendirme sunmayı içeren bir iş ilanına başvurdum. İşveren şirket beni bu konuda eğitecekti. İşe başlamamdan hemen önce beni arayarak tam zamanlı (full time) danışman olarak görev yapan bir çalışanlarının ayrıldığını ve benim o pozisyonla ilgilenip ilgilenmediğimi sordular. İlgilendiğimi söyledim ve işi kabul ettim. İşverenim beni önce bir kursa, daha sonra da sınava girmem için Avustralya’ya göndererek kayıtlı göçmen danışmanı olabilmeme önayak oldu.
Göçmenlik konusunda her kafadan bir ses çıkıyor. Sanırım bu ülkede yaşayıp da “Biz de oraya gelmek istiyoruz, nasıl oluyor?” diye kendisine soru sorulmayan kişi yoktur. Okuyucularımıza bu işin doğrusunu kısaca anlatabilir misin? Gelmek isteyenler ne yapsınlar?
Öncelikle güvenilir, tecrübeli ve her şeyden önce kayıtlı bir göçmen danışmanı ile temasa geçerek göçmenliğe uygun olup olmadıklarını öğrensinler. Çoğu kişi uygun olup olmadıklarını bile bilmeden başvuru yaparak hem zamanını hem parasını boş yere harcamış oluyor. Sonunda yaşadıkları hayal kırıklığı da cabası. Avustralya’ya göçmen olarak gelme konusunda artık çok rekabetçi bir ortam sözkonusu ve pekçok kişi İngilizce düzeyi ya da aranan mesleklerde iş tecrübeleri olmaması nedeniyle başvuru yapabilecek durumda değil. Önce bunu öğrenmeleri lazım sonra sürece başlamaları gerekiyor.
![]()
Yeni Zelanda da okumuş, orada yaşamış ve çalışmışsın. Sonrasında Avustralya nereden çıktı?
Eşim Yeni Zelanda’da doktorasını bitirdikten sonra bir süre orada çalıştı. Daha sonra Melbourne’de RMIT Üniversitesi’nden bir iş teklifi aldı. Bu teklif üzerine hiç planlamadığımız halde kısa bir süre içinde kendimizi Melbourne’de bulduk. Yoksa Yeni Zelanda’dan ayrılmayı düşünmüyorduk. Yani Yeni Zelanda’dan Avustralya’ya gelişimiz çok ani oldu. Eşim iş teklifi aldıktan 4-5 hafta sonra Melbourne’ye gelerek işe başladı. Ben de 6 ay daha orada kaldıktan sonra evi toplayıp buraya geldim.
Gelince ilk olarak ne tür gözlemleriniz oldu, zorluklar yaşadınız mı?
Gelir gelmez Avustralya’da hayatın Yeni Zelanda’ya göre daha karmaşık ve sorunlu olduğunu yakından görme fırsatımız oldu. Ev bulmak bir sorundu ve emlakçılar kesinlikle ev bulmak isteyenlere yardımcı olmak istemiyordu. Ticari ve bürokratik bütün işlemler için defalarca kimlik doğrulatmak gerekiyordu. Arabayla işe gitmenin genelde mümkün olmadığını ve toplu taşımaya geri dönmemiz gerektiğini gördük. Otomobil fiyatları daha pahalıydı ve almak için bazen birkaç saat toplu taşıma ile görmeye gidip, beğenmeyip eliboş dönmek şaşırtıcı olmuyordu. Benzer ve yakın bir ülkeden gelmemize rağmen biz bu zorlukları yaşadıysak, çok daha uzak ve farklı ülkelerden gelenlerin buraya alışmada nasıl sorunlar yaşadığını tahmin etmek de çok zor değil.
![]()
Hem Yeni Zelanda hem Avustralya da göçmenlik danışmanlığı yapmışsın. İki ülkenin göçmenlik kanunları farklı mı? Nereye göçmen olarak gelmek daha kolay?
Hem Avustralya hem de Yeni Zelanda’da vasıflı göçmenler için bir puanlama sistemi olmasına ve istenen mesleklerin bazılarının aynı olmasına (bazı mühendislik, tıp ve BT meslekleri) karşın iki ülkenin göçmenlik kanunları oldukça farklı. Kendi vasıflı alanında bir iş teklifi olmadan Yeni Zelanda’ya göçmen olarak gitmek neredeyse imkansız. Her geçen yıl daha da zorlaşmasına rağmen Avustralya’da bu hala mümkün. Kendi ülkesinden ayrılmadan başvuru yapmak isteyen birisi için Avustralya daha kolay denebilir bu nedenle.
İnsanların kendilerinin hükümet göçmenlik bürolarına ya da online başvuru yapmaları yerine size gelmelerinin avantajları nelerdir? Niye size gelsinler? Siz farklı ne yapıyorsunuz?
Avustralya’nın göçmenlik mevzuatı vergi mevzuatından sonra en karmaşık mevzuat. Göçmenlik Bakanlığı’nın web sayfasında bulunan bilgilerin bir kısmı eksik ya da yanıltıcı olabiliyor. Bakanlık çalışanlarının vize başvurularını değerlendirirken kullandıkları yüzbinlerce sayfadan oluşan ve karmaşık mevzuatın nasıl yorumlanması gerektiğini açıklayan prosedürel danışma rehberi kamuya açık bir kaynak değil. Göçmen danışmanlarının bu kaynağa paralı olarak aboneliği zorunlu. Yıl boyunca defalarca değişen ve güncellenen bu kaynak olmadan başvuru sahipleri tam ve sağlıklı bilgiye ulaşamazlar. Bunun yanı sıra bakanlık çalışanları göçmenlik hukuku konusunda eğitim almadıkları için bu alanda kapsamlı danışmanlık veremezler. Telefon hattında çalışanlar ise bakanlık görevlisi bile değildir. Bu iş çağrı merkezi olan özel bir şirkete ihale ile verilmiş olup, telefonlara onların çalışanları cevap vermekte ve genelde önlerindeki bilgi notlarında yazılı basit cevapları bir makine gibi tekrar ederek telefon edenlere yardımcı olmaktadırlar. Göçmenlik hukuku alanında en temel bir eğitimleri dahi yoktur.
![]()
Sen sadece Türklere değil tabii ki birçok değişik ülkeden insanlara yardım ediyorsun. Avustralya bazı ülkelerden gelenlere daha kolay kapılarını açıyor diyebilir misin? Ve öyleyse Türklere bakışları nasıl? Türkler bu kolaylık skalasında neredeler?
Bu vizesine göre değişiyor. Turist ve öğrenci vizelerinde gelişmiş ülkelerden kişilerin başarılı olma şansı çok daha yüksek. Ancak vasıflı göçmenlik ve işveren sponsorluğunda başvurulan vizeler sözkonusu olduğunda çok fazla bir fark olduğunu söyleyemeyiz. İngiltere, İrlanda, ABD, Kanada ve Yeni Zelanda’dan başvuranlar işveren sponsorluğunda vizelere başvururken İngilizce sınavına girmeleri gerekmiyor. Bir de avukatlık, tıp, hemşirelik gibi bazı mesleklerin denkliği konusunda bazı ülkeler diğerlerine göre daha avantajlı olabiliyor. Onun dışında çok fazla bir fark yok başvuranlar arasında. Yukarıda bahsettiğim meslekleri hariç tutarsak vasıflı göçmen olarak Türkiye’den başvuracak olanlar diğer başvuranlarla aynı şansa sahip.
![]()
Son yıllarda Avustralya’ya göçmen olarak gelmek isteyenlerin sayısında bence artış var. Tabii ben daha çok Türkiye’den gelmek isteyenler için konuşuyorum. Sence bunun nedeni ne?
Türkiye dışında bir hayat kurmak isteyen potansiyel göçmenlerin artık Avustralya’yı daha ciddi bir alternatif olarak gördüklerini söyleyebiliriz. Bunun nedenleri içinde Türkiye’den gençlerin yoğun olarak kullandığı Çalışma ve Tatil Vizesi’nin ve genç mühendislik mezunlarına 18 ay çalışma hakkı tanıyan Yeni Mezun Mühendis Vizesi’nin gitgide daha çok tanınması ve bilinmesi sayılabilir. Avustralya’nın dünyadaki en yüksek asgari ücrete sahip olması, iş olanaklarının fazlalığı ve çokkültürlü yapısı burayı Türkiye dışında bir hayatı düşleyen kişiler için cazip hale getiriyor.
Bazen acaba başvurusuna yardım edebilir mi diye bir kişiye göç etme isteğinin nedenini sorduğum da, sebeplerini çok detaylı anlatmıyorlar. Genel olarak daha iyi bir hayat arayışı sözkonusu fakat bazen başvuranlar da bunun ne olduğunu tam olarak tanımlayamayabiliyorlar. Geldikleri ülkeye bağlı olarak daha fazla iş olanakları, ücretlerin daha yüksek olması, iklim koşullarının elverişliliği, ülkenin güvenli olması, gelişmişlik düzeyi, eğitim olanakları gibi nedenler ön plana çıkabiliyor.
![]()
Kimler buraya gelebilme konusunda daha avantajlı?
Vasıflı göçmenlik olarak Türkiye özelinde bakarsak mühendislik, BT ve üst düzey yöneticilik alanlarında çalışan kişilerin avantajlı olacağını söyleyebiliriz. Buna karşın Avustralya’da normalde revaçta olan tıp, hemşirelik ve hukuk mesleklerinin denklik konusundaki zorluklar, zanaatkarların ise özellikle İngilizce eksikliği nedeniyle vasıflı göçmen olarak gelmeleri Türkiye özelinde daha zor görünüyor.
Bazı kişiler başvurularını kendi ülkelerinde yaşamaya devam ederken yapıyor ama burada okul, iş gibi başka nedenlerle zaten bulunanlar da başvuru yapmak ve kalmaya çalışmak istiyor. Bu durumun avantajı veya dezavantajı var mıdır?
Avustralya’da bulunup da buradan başvuru yapmak mutlaka daha avantajlıdır demek doğru olmaz. Avustralya çok pahalı bir ülke. Sırf bir vize alıp burada birkaç yıl geçirmek amacıyla kendilerine bir şey katmayacak sertifika, diploma vs. programlarına kaydolanlar sonrasında bunun kendilerine göçmenlik için de bir avantaj sağlamadığını görerek hayal kırıklığına uğruyorlar. Şunu da eklemek lazım: Zaten belli bir tecrübesi olan, mesleğinde denklik alabilecek yeterliliklere sahip bir kişi Avustralya’da iki yıl okursa ek 5 puan kazanabilir. Bu da göçmenlik şansını artırabilir. Ancak sırf bir 5 ek puanın ardından on binlerce dolar harcamayı çok mantıklı bulmuyorum.
Buraya göçmen gelmek isteyenlere verebileceğin tavsiyeler ya da işlerine yarayabilecek ipuçları neler?
Öncelikle çok ileri düzeyde İngilizce bilmeleri şart. Buna ek olarak kendilerine fazla bir şey katmayacak ve onları göçmenlik alanında daha iyi bir konuma getirmeyecek sıradan sertifika ve diploma programlarına itibar etmesinler. Bunların kalitesinin Türkiye’ye kıyasla oldukça düşük olmasının yanı sıra, profesyonel olarak ne burada, ne de Türkiye’de kariyer gelişimlerine katkısı olacaktır. Bir de göçmenliği ciddi olarak düşünen ve buraya okumaya gelmek isteyen kişilerin Sydney ve Melbourne yerine onlara sponsorluk olanakları sunabilecek Adelaide, Darwin ve Hobart gibi merkezleri düşünmelerini tavsiye ederim. Oturum vizesi alıp da gelen şanslı göçmenlerin ise kendilerine buraya adapte olmak ve istedikleri alanda bir iş bulmak için zaman tanımaları gerek. En az altı ay, belki bir yıl işsiz kalabilecekmiş gibi düşünüp hazırlıklı gelmeleri isabetli olacaktır.
![]()
Göçmenlikle ilgili hukuki bir bilgim yok ancak bana da bu konuyla ilgili çok sorular geliyor. Hatta bazıları var ki cevapların yanında iş, ev, hazır çevre ve çocuğuna okulu da yanında istiyor. Yani internetten kolayca ulaşabilecekleri bilgileri de senden bekliyorlar. Biliyorum çaresizlikle bunu yapıyorlar ama bence daha çok kafa karışıklığı yaratılıyor ve bilmeden yanlış, eksik bir şey söylendiğinde de suç sizin oluyor. Bu konuda ne düşünüyorsun?
Doğrudan göçmenlik hukuku ile ilgili olmayan konularda tavsiyelerde bulunmayı çok doğru bulmuyorum zaten. Hele bu hukuki sorumluluk doğurabilecek alanlarda ise (vergi, muhasebe vs. gibi) tamamen uzak durmak en iyisi. Bu konularda soru geldiğinde mümkün olduğu kadar kişileri ya bilgi bulabilecekleri adreslere ya da diğer profesyonellere yönlendiriyorum. Çünkü bize gelen her danışanın kendine has durumu var. Mesleği farklı, yaşı, İngilizce düzeyi, yaşam standardı, eşinin durumu farklı olabilir veya hayattan, göçmenlikten beklentileri bir diğerininkine uymayabilir. O yüzden “işte bilmem kim bu şekilde vize aldı ama” diyerek aynısını kendisine istemesi yanlış. Kiminin maddi durumu iyidir buraya geldiğinde daha iyi bir semtte yaşar, çocuğunu daha iyi bir okula gönderebilir, kimisi ne iş olsa yapmaya, nerede olursa olsa, yaşamaya açıktır. Bazen verilen öğütler, gösterilen yollar o kişiye uymaz. Bu yüzden herkese tavsiyem özellikle tanımadığınız kişilere yol gösterirken dikkatli olmanız, cümlelerinizi dikkatli kurmanız ve mümkünse bence hiç bulaşmayıp gerekli yerlere ve web sitelerine yönlendirmenizdir. Hatta hiç çekinmeden doğrudan “burası size göre değil, yanlış yoldasınız” da diyebilmelisiniz. Bu onlara kötülük değil, iyiliktir; çünkü diğer şekilde parasını ve zamanını boşa harcamak zorunda kalabilir. Sonuçta Avustralya çok da gözünüzde büyüttüğünüz gibi bir yer değil. Her ülke gibi birçok sorunu, artısı, eksisi ve yanlışı var. Oturmuş bir düzeni, mesleği, geliri ve çevresi olan insanların göçmenlik gibi hayatlarını kökünden değiştirecek bir konuda karar verirken çok boyutlu düşünüp, kendi öncelik ve ihtiyaçlarına göre hareket etmeleri daha doğru olacaktır. Kaldı ki dünya çok çabuk değişiyor ve bugün göreceli olarak çekici görünen bir ülkenin yarın da öyle kalacağını kimse garanti edemez; öyle olsa bile ülkelerin durumu değişebilir, bugün iyi dediğimiz ülke bir bakmışsınız kötüleşmiş, kötü dediğiniz cazip hale gelmeye başlamış. Kötü, iyi dediginiz de kime ve neye göre diye sorgulanabilir bir düşünce.
Bir örnek vermek gerekirse: Çok değil, 15 yıl kadar önce Kolombiya’daki iç savaştan dolayı insanlar Venezuela ve diğer bölge ülkelerine gitmeyi arzuluyorlardı. Şimdi ise Venezuelalılar ne pahasına olursa olsun Kolombiya’ya gelmek için can atıyorlar. Şimdi bakın tersi oldu ve bugünkü Venezuela’nın durumu herkesçe malum. On sene sonrasının dünyasını bilemeyiz. Yine Tayland’da yaşayan bir danışanım vardı. Ekonomik durumu çok iyi üst düzey bir yönetici olduğu için kendisine buradaki ortak şirket, Avustralya oturma ve çalışma izni teklif etmişti. Önce gelip görmek istedi ve kararını olumsuz yönde verdi. Her ne kadar dünya refah sıralamasına baktığınızda Avustralya Tayland’dan çok daha iyi durumda gözüküyor olsa da onun yaşam standardlarına ve önceliklerine yeterli gelmedi burası.
![]()
Çok ilginç olaylar, başvurular yaşamışsındır. Başından geçen bu türden birkaç anını bizimle paylaşır mısın lütfen.
Mesleğimizin bir parçası olarak zor ya da imkansız görünen başvuruları başarıyla sonuçlandırma konusunda sayısız anım var. Bunların içinde 50. yaş gününden sadece bir gün önce eyalet sponsorluğu bulduğumuz bir avukat ve Yeni Zelanda’ya vasıflı göçmen olarak giren en son bisiklet tamircisinin benim danışanım olması. Bu ikisi dışında İngilizce sınavına 12 defa girip vizesinin bitmesine birkaç gün kala başvurusunu yaptığımız elektronikçi ilk aklıma gelenler. Ayrıca, Avustralya Göçmenlik Enstitüsü’nün Victoria/Tasmania Şubesi başkanlığına adaylık ve seçilme sürecim de çok ilginç olmuştu. Bu göreve seçilen ilk Türk, ilk Yeni Zelandalı ve en genç başkanlardan biriyim. Karşısında aday olduğum bir önceki başkan Çin kökenliydi. Bizim şube üyelerinin de yaklaşık %40’ı Çin kökenli olduğundan tekrar seçileceğine kesin gözüyle bakılıyordu. Fakat ben, daha önce İngiliz İşçi Partisi’nin gençlik kollarında da çalışmış olan yakın bir arkadaşımla planladığımız kampanyamla sadece Çin kökenli değil, 40’dan fazla kökenden meslektaşlarımın yoğun desteğiyle %65 gibi büyük bir oy oranıyla seçildim. Bu da belli bir kökene yaslanarak, onların oylarını garanti gibi görerek seçim kazanılabileceği yaklaşımını çürüttüğü gibi, Avustralya çokkültürlü yapısının bizim enstitümüzde oldukça güçlü bir şekilde vücut bulduğunu göstermiş oldu.
Göçmenlik prosüdürünün zorluğu ve uzunluğu kadar sonrası da oldukça zorlu bir süreç. Bu süreci daha kolay atlatabilmeleri için yeni gelenlere tavsiyelerin var mı?
Başvuru süreci uzun, karmaşık ve stresli olacaktır. İyi bir göçmen danışmanı ile çalışmanın yanı sıra bu potansiyel zorluklara hazır olmak ve belge toplama sürecinde yeterli zaman ayırabilmek önemli. Kendi durumunu ve başvurusunu başkaları ile kıyaslamak yanıltıcı olabilir. Şartlar ve gereklilikler aydan aya bile değişebilmektedir. Kararlı ve gerçekçi olmak ve süreç esnasında karşılaşılabilecek zorluklar karşısında kolayca yılmamak çok önemlidir.
![]()
Eminim buradan olsun veya Türkiye’den olsun birçok kişi seninle irtibata geçmek isteyecektir. Sana nasıl ulaşabilirler?
Ben şuanda True Blue Migration isimli bir göçmen danışmanlık şirketinde çalışıyorum ve ofisimiz Melbourne Moonee Ponds semtinde. Öğrenci vizesi dışındaki vizelere başvurmak isteyen kişiler bana iş e-posta adresim olan anka@truebluemigration.com adresinden ulaşabilirler.
Röportaj: Müjgan Kim
]]>Yazarımız Müjgan Kim ile röportaj serimiz devam ediyor. Kendisinin bu defaki konuğu Avustralya’da sadece sekiz uygulayıcısı bulunan “Anat Baniel Metodu”nun Avustralya’daki öncü uygulayıcılarından Psikolog Başak Kerimoğlu.

Merhaba Başakcım, öncelikle okuyucularımız için biraz kendini tanıtır mısın?
Merhaba! 1973 doğumlu ve aslen Ankaralıyım. 1995 yılında ODTÜ Psikoloji bölümünden mezun oldum. Arkasından Amerika’da Yale Üniversitesi’nde Çocuk Araştırmaları Merkezinde Doktora Öncesi Bursu ile çocukların gelişimlerini takip eden bir araştırmada asistan olarak çalıştım. Türkiye’ye döndükten sonra bir süre uluslar arası bir şirkette eğitim koordinatörlüğü yaptım ve Örgütsel Davranış Master programını tamamladım.
Aklım hep çocuklarla çalışmakta kaldığından 2000 yılında oğlum Can’ın doğumunun hemen arkasından işten ayrılıp kendi anaokulumu kurma hayalinin peşine takıldım.
2003 yılında kızım Ada’nın doğmasından çok kısa bir süre sonra da İstanbul Tarabya’da “Atölye Çocukevi” ismindeki anaokulumu açtım.
2017 yılında Avustralya’ya taşınana kadar geçen 14 yıl içerisinde Atölye Çocukevi’ne hergün çok severek gittim, bu sayede hayatıma yüzlerce güzel çocuk ve anne baba kattım.
![]()
Bu kattığım çocuklardan biri sayesinde ise “Anat Baniel Method”u ile tanıştım. Okula 2 yaşında katıldığında henüz emeklemeye bile başlamamış, serebral palsili bir öğrencimdi ve okula devam ettiği 3 yıl boyunca gelişimini yakından takip etme şansım oldu. Ailesi benim bildiğim bütün klasik tedaviler – fizik tedavi, konuşma terapisi, duyu bütünleme gibi – dışında daha önce ismini duymadığım bir metod ile çalışıyor ve çok farklı sonuçlar alıyordu. Bu aile her 6 ayda bir ABD’ye gidip 15 gün kaldıktan sonra geldiğinde ben bambaşka bir çocukla karşılaşıyordum.
Merak edip annesiyle konuştuğumda bana Anat Baniel Method’unun kitabını verdi. Bu kitabı okudukça önümde ve kafamda yepyeni kapılar açıldı.
Çok kısa bir süre sonra, 2016 yılında kendimi Anat Baniel Method uygulayıcısı olabilmek için 3 yıl sürecek ve pek çok fedakarlık gerektirecek olan bu eğitime başlamış olarak buldum. Bu sahada eğitime başlamam hayatımda verdiğim en güzel kararlardan biri oldu..
Avustralya maceran nasıl başladı?
Avustralya vizesine 2013 yılında eski eşimin bir süre İstanbul’da işsiz kaldığı bir dönemde, bir akşam böyle genelde gece basan panik durumlarından birinde, aklımda aslında hiç de çok sevdiğim ve mutlu olduğum koca hayatımı bırakmak gibi bir niyetim yokken, sadece anlık bir buhran sonucu başvurdum:)
Danışmanlık hizmeti veren bir kurum bulunca ve adres olarak da okuluma çok yakın olunca, ertesi gün sadece süreci anlamak için randevu aldım. Ama görüldüğü gibi o süreci tamamladık. Vizemiz geldi ama hem eski eşim vize geldiğinde çoktan İstanbul’da yeni ve sevdiği bir işte çalışmaya başlamıştı, hem de benim de dediğim gibi aslında yerimden kıpırdamaya hiç niyetim yoktu.
Ancak çocuklar büyüyordu ve malesef ülkenin politik durumu canımızı çok sıkıyordu. Avustralya vizesinin varlığı da işi kolaylaştırmak yerine zorlaştırmaya başlamıştı çünkü böyle bir alternatifin varlığını bilmek ve buna rağmen kullanmamayı tercih etmek çocukların sanki ileride seçebileceği alternatifleri ve hayatlarını daraltmak gibi geldi.
Bu konuda çok git geller, kararsızlıklar yaşadıktan sonra bir gün sabah kalkıp “taşınıyoruz” dedim, ve dediğimden 10 gün sonra da çocuklar ve babaları uçaktaydı. Bu macera hiçbirimiz için kolay olmadı. Ben okulumu yıl ortasında bırakmak istemediğim için eğitim dönemini bitirip, çocuklardan 8 ay sonra Avustralya’ya taşındım. 2017 yılının Ağustos ayından beri Melbourne’dayım.
Eğitim amaçlı da olsa iki defa Amerika’da yaşamışsın, Avustralya’yı tercih etmenin nedeni neydi? Bildiğin bir yere taşınmak daha kolay değil miydi?
Avustralya’yı tercih etmiş olmamızın çok bariz bir sebebi yoktu ilk başta. Kanada ve Avustralya arasında bir tercih yapalım demiştik, ikisine de göçmen olarak başvurulabileceğini biliyorduk. Biraz sanırım kader buymuş diye bir cevabım var buna. Bir şekilde Avustralya göçmenlik başvurusuna danışmanlık yapan bir şirkete daha kolay ulaştım ve süreç oradan başlamış oldu.
Senin gibi eğitimli insanların beyin göçü Türkiye için bir kayıp. Ne düşünüyorsun bu konuda?
Malesef son yıllarda çok fazla tanıdığım yurtdışına gitti ve sana katılıyorum, Türkiye için tam en verimli, en güzel zamanında çok katkı sağlayabilecek pek çok insan artık orada değil. Gördüğüm kadarıyla Türkiye’de ne yazık ki gittikçe gerileyen ekonomik koşullar, siyasi ortamın verdiği gerginlik ve endişe, daha iyi bir gelecek yaratabilmeye olan ihtiyaçtan dolayı yüksek oranda bir beyin göçü yaşanıyor.
Bir şekilde hepimiz bence bulunduğumuz yerlerden de yapabileceğimiz her türlü katkıyı vermeye devam ediyoruz. Başka ülkelerde olmak kendi ülkene olan borcunu ve sorumluluğunu eksiltmiyor. Ben kendi adıma konuşayım mesela Türkiye’ye gidebildiğim her seyahatimde oradaki çocuklarla da çalışabilme fırsatı yaratıyorum. Çok şanslıyım ki buna izin veren bir mesleğim ve bana bu konuda destek olan meslektaşlarım var.
Mesleğin ve buradaki çalışmaların hakkında okurlarımızı bilgilendirir misin?
Tabii. Anat Baniel Metodu, Nörohareket (NeuroMovement) öğrenme temelli bir farkındalık ve gelişim yaklaşımı. Son yıllarda nörobilim alanında yapılan en önemli gelişimler beynimizin nasıl çalıştığına dair ortaya çıkan yeni bilgiler ışığında gerçekleşti. Çok eski olmayan bir zamana kadar öğrenmenin sadece çocuklukta olduğu ve daha sonra kişilerin beyninin çok da fazla gelişme ve değişme göstermediğine dair olan inanc yıkıldı ve bugün ismine nöroplastisite denen ve insanların beyninin uygun koşullar altında her yaş ve her durumda değişebildiği yapılan bilimsel araştırlamalarla kanıtland.
Anat Baniel Metodu beynimizin bu değişebilme özelliğini kullanan ve hep bir sonraki mümkün olan beceri seviyesine ulaşmayı hedef alarak kişilerin gelişimine olanak sağlayan hareket temelli bir çalışma.

Dünyaya geldiğimiz andan itibaren sürekli bir öğrenme sürecinde oluyoruz. İnsanoğlu yapabildiği her şeyi öğrendiği için yapabiliyor. Konuşmayı öğrenmek zorunda, yürümeyi öğrenmek zorunda, hiçbir şey önceden programlı değil. Ancak belli bir süre sonra bütün bunları yapan bir sistem, daha iyisini yapmak için çaba sarfetmedikçe, öğrendikleriyle yetinerek, o ilk başlardaki muazzam öğrenme ve gelişme sürecinde bir platoya ulaşıyor. Sadece o zamana kadar öğrendiklerini kullanmaya başlıyor ve hayatına çok da yeni bilgi katmadan aynı bilgileri tekrarlayarak devam ediyor. Halbuki kendimizin daha iyi, daha gelişmiş bir versiyonu, öğrenmeye hazır bir beyni hep var ve işte Anat Baniel Metodu ile biz buna ulaşabiliyoruz.
Şu anda East Brighton’daki evimde öğrencilerimle Anat Baniel Metodu Uygulayıcısı olarak çalışıyorum.
Kimler seni görmeli ve ne uzunlukta bir tedavi bu?
Buna bir tedavi olarak bakmak yerine bir gelişme ve öğrenme çalışması demek daha doğru. Böyle bakınca aslında bu yaklaşımın hepimiz için gerekli olduğunu ve kişilerin ihtiyaçlarını belirli rahatsızlıklar çerçevesinde sınırlamadan, herkesin gelişmeye ve var olandan bir sonraki adıma gitmeye potansiyeli olduğunu bilerek çalışıyoruz.
Kimi durumlar ve kişiler bu gelişme ihtiyacını herkesten daha fazla yaşıyor. Gelişimsel farklılığı olan çocuklar, genetik bozukluklar, nörolojik rahatsızlıklar, yaşlanma sebebiyle doğan fiziksel ve bilişsel zorluklar, kronik ağrısı olan kişiler, felç geçirmiş yetişkinler gibi çok geniş bir öğrenci kitlesiyle çalışıyoruz.
Çok da güzel sonuçlar alıyoruz. Örneğin buraya 2 sene önce ilk geldiğimde çalışmaya başladığım ve tesadüfen annesi Türk babası Avustralyalı olan çok tatlı bir öğrencim var. Çalışmaya başladığımızda daha 1 yaşındaydı ve çok az ses çıkartıyordu, sadece sırtüstü yatıyor, kendi başına yüzüstü dönemiyor ve etrafıyla çok ilgilenmiyordu. Birkaç ders içerisinde annesinin deyimiyle sanki uyandı. Gözlerimizin içine çok daha anlamlı bakmaya başladı. Sesler çıkarmaya, kendi başına daha çok hareket etmeye başladı. Ve bu arada geçen süreç içerisinde her ay 8 derslik paketler halinde çalışmaya devam ettik. Şu anda okula gidiyor, çok güzel yürüyor, tam olarak henüz konuşmasa da kelimeler söylüyor. Bu gelişmeleri görmek hepimizi çok mutlu ediyor.
![]()
Kalıplaşmış beyin düşüncelerini, hareketlerini, hastalıklarımıza bakış açımızı değiştirmek kolay mı bu kadar?
Beyin çok kompleks bir bilgi sistemi. Beynin değişebilmesi için bilgiye ihtiyacı var. Zaman içinde “yapmayı öğrendiğimizi” yapmaya başladıktan sonra genelde hep aynı şekilde yapmaya devam ediyoruz. Pek çok şey otomatikleşiyor. Nasıl yaptığımıza dikkat etmeksizin yapmaya devam ediyoruz. Bu hareketlerimizden, düşünme şeklimizden ve duygularımızdan hepsini kapsıyor. Aynı şekilde yürüyoruz, aynı yollardan geçiyoruz, olaylara aynı tepkileri veriyoruz, pek çok “kalıp” oluşturuyoruz.
Bunların değişebilmesi için beynimize yeni alternatifler sunabilecek ve yeni çözümler üretebilecek süreçler yaratmalıyız. Artık hepimiz her gün gittiğimiz yoldan değil de farklı yollardan araba sürmenin iyi olduğunu biliyoruz veya dişimizi hep sağ elle fırçalıyorsak bir durup fırçayı sol elimize alıp dişlerimizi bir de böyle fırçalamanın nasıl olduğuna bakmamızın beynimiz için iyi olduğunu biliyoruz. Veya ileriki yaşlarda alzheimer riskini azaltmak için dil öğrenmenin önemini duyuyoruz.
Bütün bunlar otomatik olandan çıkıp, beynimize ihtiyacı olan bilgiyi verebilmek için.
İşte Anat Baniel Metodu da çalıştığı kişiye, çok yavaş ve farkındalıklı hareketler yaptırarak ve otomatik olarak yaptığı hızlı hareketlere dikkatini vererek yeni yapacağı hareketler yardımıyla beyniyle ve sinir sistemiyle ilişki kurarak, kişinin beyninde yeni nöral bağlantılar oluşmasına olanak sağlıyor.
![]()
Peki bu durumda biz bu hızlı ve otomatik hayattan ne kadar kurtulmak istesek de, bize hazır sunulan TV programları, gözümüzü hiç ayırmadığımız, beynimizi uyuşturan elimizdeki telefonlar, araba sürmemize gerek kalmayan otomatik pilotlu arabalar, tüm otomatik teknolojiler beyin sağlığımıza iyi gelmiyor diyebilir misin bir uzman olarak?
Otomatikleşmiş kalıplara hayatımızda her zaman ihtiyacımız var. Ama bunun arasına, yaptığımız bir şeyi her zamankinden daha farklı yapmayı, deneyimlediğimiz belki de basit oyunlarla çeşitlendirmeler kattığımızda, rutini değiştirdiğimizde beynimize ihtiyacı olan gıdayı verebiliyoruz. Beyni yeni bilgiye ihtiyaç duyan aç bir canavar gibi düşünün. Bilgiyle beslenen canavar. Bunu sağlayabildiğimizde daha sağlıklı, daha uyanık, çalışma kalitesi daha yüksek bir beyne sahip olabiliyoruz. Aksi durumda da tersi oluyor, beyin tembelliği, bunama, Alzheimer gibi durumlarla bile karşılaşabiliyoruz.
Bu basit oyunlar şunlar olabilir: Arabayla hergün gittiğimiz yoldan gitmeyip yeni rotalar keşfetmeye çalışmak, dişimizi sağ elimizle fırçalıyorsak sol elle fırçalamaya çalışmak, yürürken adımlarımızı nasıl attığımıza dikkatimizi vermek, sağ adımla sol adım arasında fark var mı, ayak tabanımızda ağırlığımızı nerede hissediyoruz, ağırlığımızı bir bacaktan diğerine aktarmak istesek bunu nasıl yapıyoruz, belki geri geri yürümeyi denemek veya çapraz adımlarla yürümek.
Bu listeyi istediğiniz şekilde uzatabilirsiniz. Yani hayatımızda çok çok büyük değişiklikler yapmadan gün içerisinde belki hergün sadece 20 dakika kadar bu oyuna vakit ayırırsanız büyük farklılıklar hissettiğinizi görebilirsiniz. Belki bu röportajı okuyan herkes bir hafta bu oyunu oynayabilir ve fark ettiği değişiklikleri not alabilir.
Anat Baniel’in Türkçeye de çevrilmiş harika bir kitabı var. Doğan Yayınlarından çıkan ‘Sınırlarını Aşan Çocuklar’ ya da İngilizcesi ‘Kids Beyond Limits’ ismindeki bu kitabı herkesin okumasını tavsiye ederim. Beynimizin daha yüksek kalitede çalışmasına yardımcı olacak 9 temel esastan bahsediyor. Bu esasları yaptığınız, herhangi bir şeye uyguladığınız anda beyninizi daha iyi kullanmaya başlıyorsunuz.
![]()
Avustralya’da seni en çok etkileyen, ilgini çeken, şaşırtan şeyler neler oldu?
Yeni gelmiş sayılan biri olarak gözlemlerini merak ediyordur okurlarımız çünkü bizler buradaki hayata adapte olmuş ve senin dediğin gibi otomatikleşmiş bir şekilde, birçok şeyin farkında olmadan yaşıyor olabiliriz.
Avustralya’ya ilk geldiğimde öncelikli olarak daha havaalanında çok şaşırdım. Pasaportumda herhangi bir yapıştırılmış vize, damga hiç bir şey yoktu ve girerken acaba ne olacak endişesiyle gelmiştik. Oysa ülkeye girmemiz bir dakika bile sürmedi neredeyse. Hiçbir soru sorulmadan, gayet güler yüzle hoşgeldiniz dediler ve geçtik.
Diğer en çok şaşırdığım şey ise hergün sabah parka köpeğimizi gezdirmeye gittiğimde bir dolu yabancıyla karşılaşıyorum ve hepsi de hemen konuşmaya başlıyor. İnsanlar burada çok sıcak kanlı ve arkadaş canlısılar. Hiçbirinin bana nereli olduğumu falan sormamasına da şaşırıyorum çünkü belli bir aksanım var doğal olarak, ne de olsa burada doğmuş büyümüş değilim. Gayet sıradan bir şeymiş gibi konuşmalar yapıyorlar benimle oysa benim beklediğim konuşma çok farklı. Niye geldin? Ne zaman geldin? Nerelisin? Bunları hiç sormuyorlar bile. Sonra sonra anladım ki benim gibi o kadar çok farklı ülkeden farklı kültürden insan var ki Melburn’da, neredeyse buranın normali zaten aksanlı ve yabancı olmak. Bence bu harika bir şey..
Bunlar sevdiğim şeyler. Sevmediğim ve hala alışamadığım bir şeyse emaillere çok geç geri dönmeleri. Biz Türkiye’de ertesi güne bırakmazdık cevaplanması gereken mailleri. Burada her şey biraz daha gevşek:)
Burada başına gelmiş iyi, kötü, komik ya da ilginç bir anını bizimle paylaşır mısın?
Ben evimizden sevdiklerimizden bu kadar uzaktayken, aslında dünya o kadar da büyük değil diye anladığım anları çok seviyorum. Hepimiz bir yerlerdeyiz ama yine de birbirimizi buluyoruz.
Buraya geldiğimin ilk aylarında ABD’de tanıştığım ve çok çok uzun yıllardır görmediğim çok sevdiğim bir doktor arkadaşım Melbourne’a konferansa geldi. Geldiği gibi de hemen bavulunu bırakıp bana akşam yemeğine koştu. Ben onu 20 küsür yıldır tanıyorum ve o bundan da uzun zamandır yurtdışında yaşıyor, hala da hayatına Amerika’da devam ediyor. Buraya gelirken Türkiye’deki eniştesine telefonda konuşurken Melbourne’a gidiyorum demiş. Eniştesinin de meğer Melbourne’da arkadaşlıkları çok eski yıllara dayanan Bülent adında bir arkadaşı varmış, şaka olsun diye “Bülent’e selam söyle benden’ demiş.
Ben akşam yemeğe bu doktor arkadaşım Mustafa’yı çağırırken, aynı zamanda da burada tanıştığım ve bize anne baba gibi kol kanat geren, 30 küsür yıldır Melbourne’da yaşayan Bülent abi ve eşini de aynı akşam yemeğe davet etmiştim. Ve arkadaşımın eniştesinin selam yolladığı Bülent büyük bir tesadüf eseri gerçekten de o selam yollanan benim Bülent abim çıktı:) Büyük bir dünyada çok uzakta olduğumuzu düşünüyoruz ama aslında dünya ne küçük dedirten de böyle olaylar yaşıyoruz.
Buraya yerleşmek için yeni gelenlere neler tavsiye edersin? Özellikle tecrübe ettiğin bir zorluk yaşadın mı?
Her yolun bir zorluğu var ve bunlar çeşit çeşit. Ama bildiğim tek şey var tüm zorluklar güvendiğin, sevdiğin insanlar varsa daha kolaylaşıyor. Yeni gelenlere tavsiyem gittikleri yeri sevmek için, orayı da ev yapmak için, bir an önce yeni insanlarla tanışacağı ortamlar bulsun. Herkesin birbirine verebileceği, birbirinden öğrenebileceği, paylaşabileceği çok şey var. Burası çok güzel bir şehir ve hiç de az değiliz:)
Çok acayip bir zorluk yaşamadım desem. Belki ehliyet sınavında yanlış şeritten gitmiş olmak olabilir ama yine de aldım ehliyeti:)
Okuyucularımızdan ihtiyacı olanlar sana nasıl ulaşabilirler?
Daha detaylı bilgi almak isteyenler www.theclarity.com.au adresiden internet sitemi ziyaret edebilirler veya basak@theclarity.com.au üzerinden istedikleri zaman bana direk mail yollayabilirler.
Röportaj: Müjgan Kim
]]>