Elhan Uzun

Babil Kulesi: DAĞ


Melbourne’de yaşayan ressam Yeşim Gözükara’nın izniyle, çalışmalarından ilham alarak bir yazı dizisi başlatmaya karar verdik.

Onun resimlerine önce dışarıdan bakıp sonra içine girerek neyle karşılaşacaksam, nasıl karakterler, hayvanlar, bitkiler, sesler, duygular, tutkular, düşler olacaksa, hepsi sözcüklere dönüşecek. Metne dökülen imgeler, okurun zihninde oluşan çağrışımlarla yeniden bu kez okurun hayalinde farklı türde üretilecek. Böylelikle hikaye içinde hikayeye ulaşarak sonsuz bir spiral gibi merkezden dışa doğru üç boyutlu çoğalacak. Kısaca bu sanatsal deneme, yazar Borges’in bahsettiği sınırların sonsuzluğunun temsili ya da “mise en abyme”  sonsuzluğa düşüş olarak da yorumlanabilir.

Gözükara’nın büyülü resimlerindeki görsel imgenin kendi özgür yaşamı var ve niyetim onu sözcüklere çevirmek değil. Aksine, sanatının özgünlüğünün, yaratma anının biricikliğinin altını çizerken, etki bırakan duyguların nasıl başka bir algıda yeni bir forma ulaşabileceğini göstermek. Sanki tuvalin yüzeyinden dışarı çıkıp bizi kuşatarak içine çekecek denli canlı doğada gezinirken kendi iç manzaramızla karşılaşma ihtimalinin peşine takılmak. Varoluşumuzu, bunaltımızı, umudumuzu, daha önce algılayamadıklarımızı Gözükara’nın dağlarında, karlı patikalarında, turkuaz göllerinde, tenimize işleyen sisinde, nefesimizin ucundaki buğuda bir arada bulmak. Zamanın renklerini resimlerindeki mevsimlerde, ışık oyunlarında görüp, doğanın ve iç dünyanın sınırsızlığında dolaşmak. İmgelerin dili üzerinden iz bırakmak. Asıl niyetim bu.

http://www.yesimgozukara.com


 

Ressam Yeşim Gözükara

Yazan: Elhan Uzun 
Seslendiren: Meltem Özkan

Dağ

Sabahın ilk dakikaları. Sis dağın doruklarından aşağı iniyor. Karşı kıyıda şelale, koygun bir uğultuyla göle karışıyor. Ortalığa huzurlu bir sessizlik hakim. Sen daha uyuyorsun, dokunmadım. Aslında burada olmaman gerekirdi. Çadırdan başımı uzatıyorum. İlerideki kayalıkların üzerinde mavi buz tabakası parlıyor. Çok uzaklardan bir Kookaburra kahkaha sesi duyuyorum. Yavaşça dışarı çıkıyorum. Çürümüş ıslak yapraklar, tabanlarımın altında yumuşacık ve nefesimin beyaz buğusu havada asılı kalıyor. Gölün kenarında durup tirşe rengine, ayna gibi düz yüzeyine bakarak serin havayı ciğerlerime çekiyorum bir süre. Dinlenmeden bütün gece avlanan vahşi hayvanların sesleri azalmış. Görünürde hiç ev yok. Ufuk sanki bize tahsis edilmiş ormanla ve hemen ardında tüm heybetiyle dimdik duran dağla kaplı. Burası duyuları sağlam olan birinin kendini melankoliye kaptırmasına imkan vermeyecek denli kapsayıcı.

Bu sukünetin tersine, dün gece, gök gürültüleriyle dolu şiddetli bir fırtınada kalmıştık. Karşıdaki çamın üzerine yıldırım düşmüş, ağaçta sanki dervişin asası değmiş gibi baştan aşağıya bir yarık meydana gelmişti. Fırsat bilip sana sokulmuş, “Hep burada kalsan,” demiştim. “Buradayım,” diye cevap vermiştin. Kollarını bana dolayıp, kulağıma sevdiğin şarkıyı mırıldanmaya başlamıştın. Sevdiğin şeyleri benimle paylaşman hoşuma gidiyor. Sırtımı sana yaslamıştım. Sesin, nefesin çok yakınımda, saçlarımın arasındaydı. Kızıl saç tutamları yüzüne değiyor, dalga dalga, sağa sola kıvrılıyordu. Halbuki ruhuma biraz daha yaklaşsan, seni iterim. İncinirsin. Bağlanma korkusu mu, değil bence. Daha derinlerde gizli bir şey. Kaybetme korkusu belki de. Bazen sen de beni uzağında tuttuğunda içine düştüğün, kendine yakıştıramadığın o duygu. Düşün ki yaşadığımız an, bir daha geri gelmeyecek. Yıldırım çarpsa mesela, hem de şurada yürürken. Birimiz yok olsak. Ertesi gün, sıradan hayatlarımızın rollerine geri dönüp, kaldığımız yerden yılları eskitmeye devam ederiz. Bize yol ayrımlarında seçtirilen sorumlulukları kendimizinmiş gibi sahiplenir, sürdürürüz. Yaşadığımız çekimin tekliği ve kendine özgülüğü birbirimize bunca hayat enerjisi yüklerken, ona sahip çıkmayız. Sis, ağaçların üzerinden iki yana dağılıyor. Zihinsel pus da kalkıyor. Düşündüm de, belki içimizdeki bu korkularla yüzleşme isteğimiz yüzünden imkansızlıklara çekiliyoruzdur, kim bilir?

Sabahın ilk tazeliğinde yürümek bana iyi geldi. Az ileride dün farkettiğimiz kayığı buldum, fırtınadan zarar görmemiş. The Lady of Shalott tablosundaki gibi – öyle derdin bana – oturup, karşı kıyıya kürek çekeceğim. Dağların çağrısına karşı koyamazsın sen, derdin. Buzlanmış patikaları, koyu yeşil ağaçların nemli orman kokusunda yürüyeceğim. İnsan aciz bir yaratıktır, kaderine boyun eğmelidir diye düşünmedim hiç, doğayı anlamalı, denetimi altına almalı da demedim. İkisinin ortası bir anlayış benimkisi. Hırsın sağduyu ile yer değiştirmiş hali. Sen de bunu seviyorsun. Yine de bu görkemli dağı seyretmek, bende hem muktedir hem aciz olma hissini aynı anda uyandırıyor. Uyuyordun, dokunmadım. Zaten dokunmayacaktım. Oysa isterdim. Teninin yaydığı sıcaklıktan, çatık kaşlarının arasındaki çizgiden okuyorum korkuyu ve kaygıyı. Yakınlığın izi kalsın istemiyorsun. Amacım, şu dağa ulaşmak, yani eteğinde durup, başımı göğe kaldırıp, ne gelip geçici yükleri sırtlanarak yılları geçirdiğimizi farketmek. Hayatın anlamını hatırlamak. Dağ nasıl da meydan okuyucu ve gizemli. Sanki ruhani bir buluşma yeri. Zirvesi gündelik hayatlarımızdan ayrı durur. Ona tırmanmak çetindir. Seni anlamaktan daha zor değil. Sen, bir an yakınsın bir an uzak. İnsanlar gerçekten yapmak istemediği bir şeyi yaparsa pişmanlık duyar. Sence ben senin pişmanlığına sebep olacak biri miyim?

Şelalenin arkasındaki mağarayı sana göstermek istiyordum. Kutsal düş görme mekanıymış. Düşzamanını bana anlatan Aborjin arkadaşım öğretmişti burasını. Yaşam ve ölümü konuşuyorduk. Demişti ki, Düşzamanı evrensel bir uyum, başı sonu olmayan bir döngü, her şeyi içeren gerçekliğin ta kendisidir. Yani insan yaz gecesi yıldızları seyretmek için uzandığında ya da bir ülkeyi kurtarmak için omuz omuza verdiğinde hissettiği o birlik hissi. Ait olduklarına sıkıca bağlanmak arzusu. İçine düşmeye engel olamadığın ve aynı zamanda direndiğin tüm çekim alanları. Evrendeki tekliği ve de hiçliği, yanılsamaları ve gerçekliği, hepsini kapsar. İnanışa göre, ata varlıkları böyle bir mağaranın ağzından çıkıp, çok uzaklara yolculuk etmiş, toprağı biçimlendirerek dağlar ve ırmakları oluşturmuşlar. Toprak, hisseder, işitir, koku alır ve korkarmış. O yüzden topraklar geçmişin, kıyımların, yaraların hesabını sormak ister belki de. O yüzden göçeriz.

Kayık, gölden süzülürken elimi hafifçe berrak mavi yeşile daldırdım. Su, ilahi cevher. Sanki dağın önüne, ormanın kıyısına, yerle göğün birbirine sarılmasından doğmuş zümrütten bir hediye bırakılmış. Işıltısı gözlerimden hücrelerime geçiyor. Kıyıya vardığımda içim özgürlük ve daha tuhafı kurtarılmışlık hissiyle doldu. Yerin ekseni, göğün göbeği buzlu dağ, hakikat gibi önümde yükseliyor. Zümrüd-ü Anka’nın Kaf Dağı, Zerdüşt’ün Elbruz’u, Hintlinin Meru’su denli büyülü. Sen geride, ben karşı kıyıda. Gölü çevreleyen ince kumun üzerine dökülüp kıyıya kadar yuvarlanmış çam kozalaklarına basıyorum. Ne kadar çoklar. Görüş alanım daraldı, artık ufkumun genişlemesi için yukarıya doğru dağ yollarını tırmanmam gerek. Önümdeki mavi çiçekli çalının dalı üzerinde kozasını terkeden kelebeğe gözüm takılıyor. Taşıyamadığımı sandığım yükleri ya sırtlayacak ya da terkedeceğim. İnsan en iyi kendi iç sesini dinlediğinde öğreniyor, duyabilmek için ormanın içlerine, dağ yoluna giriyorum.

Elhan Uzun
Mordialloc, Melbourne

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu