rank-math domain was triggered too early. This is usually an indicator for some code in the plugin or theme running too early. Translations should be loaded at the init action or later. Please see Debugging in WordPress for more information. (This message was added in version 6.7.0.) in /home/merhabaaustralia/public_html/wp-includes/functions.php on line 6131rocket domain was triggered too early. This is usually an indicator for some code in the plugin or theme running too early. Translations should be loaded at the init action or later. Please see Debugging in WordPress for more information. (This message was added in version 6.7.0.) in /home/merhabaaustralia/public_html/wp-includes/functions.php on line 6131II. BÖLÜM
…”Bu dedi beni zorla kaçırdı. Yemek için elimi ayağımı bağladı. Şansım varmış ki size denk geldik. Ne olur kurtarın beni ne olur” diyerek meliyor, bir yandan titremesine engel olamıyordu.
Aslan Kral “Duydun mu bre çakal, neler yapmışın kuzucuğa, anlat, anlat da bir boyunun ölçüsünü alayım” dedi demesine ama ağzının sulanmasından cümleyi zor toparlayarak bitirebilmişti, fark edilmesin diye de şöyle graaav diye kükredi, kükremenin verdiği bir yutkunluk zannetsinler istedi.
İçinden de ben de amma acıkmışım. Şu çakalı hemen göndersem de şu kuzucuğun tadına bir baksam diye iç geçirdi. Ama düşüncesinden biraz utandı. Daha çok körpeydi. Hayatında bu kadar küçük kuzunun tadına bakmamıştı. Üstelik bir gören duyan olursa, yaşına başına bakmadan küçücük kuzucuğu yemiş demezler miydi…
Bu orman her şeyi götürür de, küçücük bir kuzunun tadına bakmasını asla affetmezlerdi.
Hemen cicik, elinden tacını alıverirlerdi. Ne yapardı bu yaştan sonra. İş bulmak kolay mı?
Ne yapabilirim diye şöyle yelelerini savura savura, kükreye kükreye düşündü,
Bu iş olmazdı. Kuzuyu yiyemeyeceğine göre, bunu bir güç oyununa çevirebilir, oyunu çakal ve kuzu üzerinde oynayabilirdi. Bu da tüm ormanda duyulur, şanına şan katar, her zaman sırtını devire devire yatardı. Yatmak deyince zongadak yerinde durdu. Neydi o biraz önce başına gelen, tövbe olsun, bir daha ağaçta yatarsam dedi.
Silkinişle düşüncelerinden sıyrıldı. Kendince şöhretini devam ettirecek oyuna devam etti.
Evet seni dinliyorum, çakal oğlu çakal…
Söyle niye kaçırdın, bu kuzuyu, körpe kuzucuğu dedi diliyle de ağzının suyunu topladığı gibi genzine yolladı.
Çakal her zaman ki gibi:”Haşmetmeab ben zorla getirmedim. Kendisini geldi”
Aslan Kral şaşırdı:”Ne o öyle mi kız kuzu. Senin bu çakalla ne işin olur. Senin işin olsa olsa güçlü kuvvetli aaaa… (arslanla diyecekti, birden lafı değiştirti), ailenle olur. Ne der bu melun” diyerek yelelerini şöyle bir savurdu.
Kuzucuk, ayağa kalkarak:”Beni kandırdı” der.
“İşten geçtikten sonra hep böyle derler, bu melun nasıl kandırdı seni”
Kuzucuk: “Ben ailemde otlanıyordum. Şu otu da yesem bu otu da yesem derken, ailemden uzak düşmüşüm, onlar beni bulur nasıl olsa diye pek aldırış etmedim. Sonra üç beş adım ötede, yollarıma tutam tutam serilmiş yeşil mi yeşil, taze mi taze otları gördüm. Dayanamadım. Onların üstünde zıplarken bu çakal beni yakaladı, ayaklarımı bağladı, o kadar bağırdım o kadar bağırdım, sesimi kimselere duyuramadım, beni sürükleye sürükleye buralara kadar getirdi” dedi hıçkıra hıçkıra. Gözlerindeki yaşlar, inci deryası olup akmıştı.
“Tamam tamam ağlama”sen dedi Aslan Kral.
Çakala dönerek:”Sen neler yapmışın buna, ne cesaret, ne akıl almazlık, şimdi ölümlerden ölüm beğen” dedi ve tüm orman da duysun diye iki fazla gürleyerek çok hiddetlenmiş havası yaratmak istedi.
Çakal “Eyvah post gidecek elden, hemen oyununu hızlandırmalıyım” dedi içinden.
“Haşmetmeab” diyerek bir yandan ayaklarını öpüyor, arada bir yalıyor bir yandan da: “Bu kuzu yalan söyler, bu kuzu postunda bir kurt sanki” der.
Aslan Kral:”Bu ne demek. Bilmez misin, benim olduğum yerde kurtların adı geçmez, sen iyice canına mı susadın bre çakal” der.
Tamam şöyle anlatayım o zaman der çakal.
Bu öyle bir kuzu ki, sizin gibi ağaçlara çıkar.
Ormanı ben yönetirim diye diye ağaçlarda meler.
Aslan Kral: “Sen iyice aklını yedin der çakala.
Kuzu ağaca mı çıkar?”
“Haşmetmeab boyuna postuna bakmadan hem de nasıl çıkış, nasıl çıkış”
Aslan “Eeeee” der, sonra.
Bir de siz gibi ağaçta uyumaya kalkar.
Arslan zongadak durur, kulakları doğru mu duymuştur.
“Ne, ne dedin sen” der Çakala. “Evet”der Çakal: “bir özenti bir özenti. Bunun öylesi ileride sizin yerinizi de almaya kalkar. Ama tabi ki alamaz. Çünkü, şaşkın uyurken ağaçtan düşüyor, bundan kral mı olur, siz dururken” der, bir yandan da aslanın ayaklarını yalamaya devam eder çakal.
Aslan Kral anlar, çakal oğlu çakalın kendisini uyuklarken ağaçtan düşüşünü gördüğünü.
Çakal da anlar, Aslan Kralın anladığını. Ve ayağını yalamayı bırakır, başını kaldırarak aslana bakar.
Bakışırlar…
O arada sessizlik olur, kuzucuk şaşırır, aslan kraldan neden ses çıkmaz. Bilmez mi ki, kuzu ağaca çıkamaz. Bunun yalanını neden yüzüne çarpmaz, niye parçalamaz.
“Vay” dedi aslan “Vay”. Demek öyle. Bir kükrer bir kükrer, yer gök inler.
Kuzunun, gözleri dolu dolu olur, Aslan Kral anladı anladı sonunda. Ailesine kavuşacak, anasının yumuşacık göğsüne başını yaslayacak, onun ninnilerini duyacak.
Kuzuya döner, kuzu gözü yaşlı ama umutla gözünün içine, taa derinliklerine bakar.
Bakar ama, aslanın gözündeki ne o karanlık. Korkar, içi ürperir, “Yo olamaz olamaz bu”
Bir iki adım geri geri gider. Tökezler düşer. Ayaklarında derman kalmadığını anlar.
Çakal yerden kalkar, gözlerindeki karanlık her tarafı kaplar.
“Bre gafil, kuzu postuna bürünmüş kurt seni” der
Aslan: “Sen kim olursun, ben gibi ağaçlara çıkacak, benimle aşık atacak. Bilmez misin, buraların tek kralı aslanı benim ben”
Kuzu son çırpınışla: “Çakal yalan söyler, anam, babam, kardeşlerim beni bekler.”
Aslan bir hışımla sırtını döner ve “Burada koskoca anlı şanlı çakal yalan mı söyler.
Karar verilmiştir, cezan ölümdür” der.
Arkasına bakmadan çeker gider.
Giderken de çakala belli belirsiz bir selam eyler.
Ormanda günler günü bir ağıt dalga dalga yayılır.
Bir ananın kuzusuna ağıtıdır.
Kınalı kuzum, güzel kokum
Özlemin kavurur, hasretin savurur.
Hepimiz, birer kelebeğiz aslında. Tek kişilik kozamızdan dışarıya korkarak adımımızı atıyoruz. Güçlüyüz ama farkında değiliz. Fark et ve fark ettir. Küçüksün ama etkin büyük. Sadece senin bir kanat çırpmana bağlı. Gökyüzü seni bekliyor.
Ayda bir kez, adı “Kelebek Etkisi” konulan bu köşede birlikte etki yapmaya var mısın?

I. BÖLÜM
Ormanlar Kralı Aslan, kükrüyordu:
“Var mı bana yan bakan? Var mı ha, var mı?”
Ses yoktu. Sevinmişti. Bir gururlandı bir gururlandı. Çakasını, daha da belirgin hale getirmeliydi. Şöyle bir koşmalı, güçlü pençelerini havada bir savurmalıydı.
Bir atladı, atlamasıyla, ağaçtan yere çakılması bir oldu.
“Ne oluyoruz? Graaav” diye bir haykırdı.
Hemen dört ayak üstüne geldi. Anladı ki uykusunda sayıklamış, hava atayım derken de yere çakılmıştı.
Şöyle etrafa kolaçan etti. Kimseler yoktu. Bir “Oh” çekti. Bir gören olsaydı tacı elden giderdi.
Emin olmalıydı etrafına iyice bakındı. Emindi, kimseler yok. Havayı kokladı. Bir koku alıyordu. Dur dur iki koku vardı. Bu kokuları çok iyi bilirdi. Birini çok sever, diğerinden ölesiye nefret eder.
İleri ki ırmaktan doğru geliyordu. Ya onu gördülerse, durumu hemen kurtarmalıydı.
Şöyle ağır ağır emin adımlarla, ırmağı doğru yürümeye başladı, bir taraftan:
“Var mı bana yan bakan” diye diye gürlüyor.
Irmağın yakınına geldiğinde yanındaki yeşillik arada bir oynuyor, sonra bir duruyordu.
Aslan kral huylandı. Kim olduklarını bildiği için:
“Çıkın çabuk oradan” diye şöyle başını çevire çevire bağırdı. Çıt yok.
Kral Aslan: “Beni yanınıza getirmeyin, fena olur” diyor, bir yandan pençelerini toprağa geçiriyordu.
Cümlesi biter bitmez, çakal hemen yeşilliklerin arasında fırladı, Aslan kralın önünde yerlere kapandı.
“Ekselansları, haşmetmeabları, ormanların tek hükümdarı, kulunuzda tam size geliyordu. Ben sizi gökte ararken karşımda buldum. Ben ne şanslı Çakalım. Ne şanslı” diye diye, sürünerek Aslan kralın ayaklarının dibine kadar geldi.
Aslanın çok hoşuna gitmişti. Bunu sürdürmesini sağlamalıydı.
“Diğeri nerde, onu getir. Eğer bir şey yaptıysan burada senin ümüğüne çökerim.”
Çakal: “Haşmetmeab, öyle şey olur mu? Ben de tam bu konu için size geliyordum.”
“Fazla söylenme dedi Aslan kral, çabuk getir onu.”
Çakal tekrar geri geri sürüne sürüne, geldiği yeşilliklere gitti.
Kral kendinden geçti. Ben ne kadar kudretliyim, ormanlar alemi sanki önümde secde ediyor diye içinden geçirdi. Biraz önceki can sıkıntısı halinden eser kalmamıştı.
Çakal, sürüne sürüne gittiği gibi kendince aynı zerafetle geliyor, bir yandan elleri ayakları bağlı kuzucuğu, bir eliyle de çekerek getiriyordu.
Aslan kralın önünde durdu: “Çöz” dedi Aslan Kral. Çözdü Çakal.
Ama olayı da çözmüştü zaten. Kralı ağaçtan düşerken görmüştü, bunun üstünü örtmek istediğini anladı. Kendisinin, görmüyor, duymuyor, bilmiyor olması gerekirdi. Yani üç maymunu oynayacaktı. Hiç de sevmem şu maymunları diye hırladı. Kahpe felek işte. Bula bula maymunluğu mu oynayacağım. Anlı şanlı çakallık dururken diye söylendi.
Yapacaktı, açtı çünkü, ama bir bedeli olmalıydı. Bunun bedeli kuzu, onu kendisine altın tepside sunan Aslan Kral olacak ve bunun zevkini o zaman çıkaracaktı.
Bunu çaktırmadan nasıl başarabilirim diye şöyle bir düşündü. Elindeki yemeğini kaçırmamalı bir, Ormanların Kralına da istediği gazı vermeliydi iki.
Hatta başarabilirse, Aslan Kral yemeğine yan gözle bile bakamamalıydı üç.
Çakal, başka madde eklemeyi düşündü, ekleyemedi çünkü üçe kadar sayabiliyordu.
Bu durumu çaktırmamalıydı. Tevazu göstermiş gibi sadece üç maddeyle yetinsem iyi olur dedi içinden.
Aslan Kral kükredi:”Bre gafil sen bilmez misin benden habersiz, onaysız hiçbir şeyin yapılmayacağını”
Çakal, kuzuyu çözer çözmez hemen tekrar yere kapandı:
“Aman haşmetmeab bilmez miyim. Elbette bilirim. Ben bunun için yollara düştüm. Size olan sevgimi ayaklarınıza sereyim diye”
Bu arada kuzucuk bulunduğu yerden kalkmaya yeltendi, korkudan ayaklarının bağı çözülmüştü, tutmuyordu. Az daha ölüyordu; ne annesini, ne babasını ne de kardeşlerini bir daha görebilecekti. Bir mucizeydi işte kurtulmuştu. Her şeyi anlatmalıydı Aslan Krala. Hemen atıldı…
(*II. BÖLÜM ile devam edecek.)
Hepimiz, birer kelebeğiz aslında. Tek kişilik kozamızdan dışarıya korkarak adımımızı atıyoruz. Güçlüyüz ama farkında değiliz. Fark et ve fark ettir. Küçüksün ama etkin büyük. Sadece senin bir kanat çırpmana bağlı. Gökyüzü seni bekliyor.
Ayda bir kez, adı “Kelebek Etkisi” konulan bu köşede birlikte etki yapmaya var mısınız?

Hikayenin devamı…
II. BÖLÜM
Kocası şizofrenmiş, evlenirken söylememişler. Kocasının ailesi, kocası evlenmeden önce saklamışlar. Oğlanlarının bir an önce bir yuva kurmasını istemişler. Evlenirse durumu belki düzelir diye düşünmüşler. Halbuki doktoru demiş onlara, iyice iyileşmeden olmaz. Evliliği yapamaz. Şüpeci bir insan, eşinin her şeyinden huylanır. Sadece eşi için de geçerli bir durum değil. Herkesten şüphelenir bu durumda ki kişiler. Karşısındaki kişiye zarar verir.
Ama olur mu? Erkek adam evlenmeli hemen. Elalem ne der sonra. Olmaz tabi ki. Oğlanlarının yaşı gelmiş. Haber salmışlar her yere. Sonunda tanıdıkları haber vermiş, bir komşusunun kızları varmış. Güzel mi güzel, hanım mı hanım. Lakin biraz durumları fakirmiş. Bu durum kız arayanların işine daha çok yaramış. Oğlanlarının durumu ortaya çıktığında, kız en azından başını alıp gidemezmiş. Mecbur o zaman bizim oğlumuza katlanmaya diye düşünürler. Haklı da çıkarlar.
Ayşecik gidemez baba evine. Nereye gitsin, bir başına değil ki artık. Bir baş gitti. Üç baş oldu. Çocukları ikiz. Onları bırakıp gelemez. Onları getirse, babasının gücü hepsine bakmaya yetmez. Mecburdur çekmeye. Kocası evliliklerinin daha ilk haftasında başlar hemen, sağına bakma, soluna bakma. Baktığını gördüm, sen ona kaş göz mü ettin, sen ona kuyruk mu salladın.
Şoktadır Ayşe. “Sen ne demek istiyorsun. O ne biçim söz öyle” der demez, bir yumruk iner gözüne. Sonra çeker gider kocası. Kocasının ailesiyle aynı evde oturmaktalar. Kaynana, kayın baba koşar gelirler hemen. Gelin yerde serilmiş halde yatıyor. Kaldırırlar. Gözüne buz koyarlar. Bir haftalık gelindir daha. “Kızım” der kaynanası, “sen gücenme, başka bir şeye kızdı heralde. Bir daha yapmaz benim oğlum. Üzülme sen” diye teselli etmeye çalışır. Kayın babası “Öyle deme hatun, anlatalım her şeyi gelinimize, bu böyle olmaz. Beni soktunuz o kadar günahın içine, susamam artık” diyerek oğlunun psikolojik rahatsız olduğunu ama tedavisinin sürdüğünü anlatır ona. Anlatır ki bir daha yaptığında hazırlıklı olsun gibilerinden. Ayşe yapmaz belki bir daha diye düşünür.
Yapar, hep yapar. O bir yumruk, sonra iki yumruk olur, sonra işin içine tekme tokat girer, aylar yılları kovaladıkça, darbeler artar vücudunda ve ruhunda. Kayınbaba dayanamaz, oğluna “Seni gözüm görmesin artık” diyerek evden kovar. Ben gidersem, ailemi de götürürüm diye restini çeker. Aklı sıra torunlarından ayrılamaz anamla babam diye düşünür. Onlar yorulmuşlardır her gün gelinlerinin odasından gelen tekme tokat seslerinden, ama oğlanları yorulmamıştır. Yorulmaya, durmaya niyeti yoktur. Hata ettiklerini, bir cana bilerek kıydıklarını anlarlar. Ama iş işten geçmiştir kendilerine göre. “Götür, onları da götür” derler. Halbuki onlar da kaçmaktadır, her suçlu gibi.
İşte o mahalleye bu durumlardan sonra gelmişlerdir. Gün güne Ayşe’nin gözündeki morluklar başındaki yarıklar artmaktadır. Leman hanım olsun, diğer komşular olsun, kaç kere kocasının elinden almışlardır onu. Ayşe yine ses çıkarmaz. Çocuklarının hatrına mıdır katlandığı veya eşinin bir daha yapmayacağım sözlerine inancı mıdır bilinmez hep affeder eşini, hep eve döner. Pencereleri siyah perdelerle kaplı o eve.
Bir gün Leman hanım dayanamaz “Kızım ne yapıyorsun sen? Söyle, canına mı kastın var?”
“Ne yapayım ablam.”
“Ailene git.”
“Bakamaz babam bizlere.”
“Çalış, sana çevremizden iş bakalım.”
“Rahatsız eder her yerde eşim. Üstelik şizofren, deli raporu var. Öldürse beni, ailemi, çocukları, elini kolunu sallaya sallaya çıkar gider. Kimse de dur diyemez.”
“Sığınma evleri var. Koyalım seni, çocuklarınla beraber. Bir şey yapamaz sizlere. Güven bana.”
“Yapamaz mı?”
“Kesinlikle.?”
Gözlerinde bir pırıltı belirir Ayşe’nin. “Olabilir aslında. Denemekte yarar var. Ben niye korkuyorum ki bu kadar. Çocuklara zarar vermesin diye duruyorum yanında, ne malum bir gün çocuklarıma zarar vermeyeceği.”
“Tabi kızım. Delinin sağı solu belli olmaz. Bir an önce kurtul bundan. Kurtulman için de, gel şikayet edelim. Oradan bir sığınma evine gidip sizleri oraya yerleştiririz.”
Ayşe kabul eder. Kurtulacaktır artık bu işkenceden. Karakola varırlar. Şikayet eder kocasını, kocasını bulup getirirler. Ayşe’ye yalvar yakar. Polisler de bir yandan, “Bacım bak çok yalvardı, adam bir daha sana el kaldırmayacağına söz veriyor, bu adamı bu kadar üzme” diye Ayşe’nin üzerinde baskı kurarlar. Ayşe, Leman hanıma, diğer komşularına bakar. Leman hanım “Kızım, Ayşem, yapma, bu bakışı kaç defa sende gördük, bu, ona inanma bakışı. İnanma. Ölüme gitme kızım.”
“Ablam korkma, olacağı fazladan birkaç yumruk daha yerim. Ama son defa denemek istiyorum. Arkama dönüm baktığımda, bunu yapsaydım belki ayrılmazdık demek istemiyorum.”
Bu söz üzerine Leman hanım, Ayşe’ye bir şey diyemedi. Sadece yüreği burkuldu. Komşularla birbirine baktılar ve “gidelim” dediler.
“Gidin ablam, beni merak etmeyin siz. Evlerimiz yakıncıcık bak. Bir şey olursa, yardım isterim sizden” dedi içtenlikle. Bu sözü ile eşine aslında güvenmediğini, bu son şansı da, çocukları için verdiğini anlatır gibiydi. Komşuları giderken hepsi dönerek Ayşe’ye baktılar. Kocası önünde diz çökmüş, onun elini tutarak bir şeyler anlatıyor, bir daha bunları sana yaşatmayacağım dercesine. Ayşe de onlara baktı, bir menekşe çiçeği gibi mahsun, ilk geldiği gün gibi hafifçe belli belirsiz selam vererek.
Sabah, kötü haber tez çaldı kapılarını.
Karakoldan sonra, onu bir lokantaya götürmüş. İdama götürülen bir mahkumun, son yemeğini yediği gibi yedirtmiş yemeğini. Lokantadakiler anlatırmış; Ayşe “çocuklar komşuda, orada korkar” dedikçe “otur, yemeğimizi yiyelim. Bir daha kısmet olmayabilir” dermiş kocası. Niyeti belliymiş aslında ilk baştan. Ceza almayacak ya. Eve geç vakit getirmiş ki, komşuları o derin uykularından kalkamayıp ona yardım edemesinler. Avını bir daha, elinden kaçırmayacaktır artık. Kaçırmadı da, onun o ince, narin boynuna yapışarak ciğerinden sökerek aldığı son nefesini, geceye salıvererek, sabaha kadar pencere önünde komşuların evlerini gözeterek, birilerin gelmesini bekledi.
Sormuşlar sonra “Niye öldürdün karını?” Şizofrenikce yaptığı savunmada “O nasıl olur da elin kadınlarıyla, onu, karakola şikayet ederlermiş. Onlarla bir olup, beni öldürmek istediğini fark ettim. Ben ondan önce davrandım. Yani nefsi müdafa yaptım” demiş.
Komşular, ellerinden kayıp giden Ayşe’yi tutamadıkları için çok üzgündür. Kala kala, kadına yönelik şiddetin son örneği, Ayşe’nin katlini duyuran üçüncü sayfa haber küpürlerinin sessiz çığlıkları kalmıştır ellerinde.
(Bu hikaye, kocası tarafından katledilen Ayşe PAŞALI ve benzeri çileler çekmiş diğer kadınlarımız anısına yazılmıştır.)
Hepimiz, birer kelebeğiz aslında. Tek kişilik kozamızdan dışarıya korkarak adımımızı atıyoruz. Güçlüyüz ama farkında değiliz. Fark et ve fark ettir. Küçüksün ama etkin büyük. Sadece senin bir kanat çırpmana bağlı. Gökyüzü seni bekliyor.
Ayda bir kez, adı “Kelebek Etkisi” konulan bu köşede birlikte etki yapmaya var mısın?

I.BÖLÜM
Çiçekleri tek tek, bir çocuk başı okşar gibi okşadı. Menekşeler, kokusu, rengi, narinliği ile onu masumiyetlerin en tepesine çıkarıyor. Nedenini bilmediği bir duyguydu. Bu çiçek ona masumiyet yanında bir de hüzün getiriyor. Bir çözebilse sebebini. İçi sıkıldı. Of dedi kendi kendine.
Bu sırada karşı binanın önünde bir kamyon durdu. Baktı eşya yüklü. Yeni komşular galiba diye düşündü. Evet evet kesin, yeni komşular. Kamyonun önünde durmuş arabadan bir adam indi. Başka inen yok mu diye, şöyle arabanın içini görmeye çalıştı. Arkada, küçük iki baş put gibi duruyordu. “Bunlar çocuk, peki bunların anneleri yok mu?” Araba biraz ilerde olduğundan mıdır yoksa, gözleri de uzağı göremediğinden midir arabayı yandan da olsa, önde başka birisi var mı yok mu kestiremedi. Meraklandı. Biraz balkonda oyalanayım bakayım dedi. Hiç yapmadığı şeydir aslında, yeni gelenler dikkatini çekti nedense. Belki çocukların, öylece kıpırtısız durmalarıdır onun ilgisini ilk anda çeken. Çocuk olur da durmaz mı. En azından arabanın koltuğunda kalkmaz mı? Kalkar. Peki bu çocuklar, büyümüş de küçülmüşler gibi neden öyle put gibi duruyorlar? Adam, kamyondan inen beş hamala eşyaları taşıttı. Üç saati aşkın bir zamanda kamyonu boşalttılar. Bu zaman zarfında, kendine çay yaptı, demledi, ağır yudumlayarak onları seyretti Leman hanım. Hayret etti. Arabadan hala kimsecikler inmedi. Kamyon işçileri de alıp gitti. Adam arabaya yaklaştı. Şoför koltuğunun yanındaki yerin kapısını açtı. Bir kadın dışarıya çıktı. Elinde bir menekşe saksısı. Biraz ürkek, etrafa göz ucuyla baktı. Sanki bir bakan var mı gibisinden.
Karşı balkondan onu meraklı gözle izleyen Leman hanımı gördü. Leman hanım, başıyla hafiften bir selam verdi. Kadının mimikleri, ne yapsam acaba der gibi bir tereddüt etti, alel acele yanına gelen adama çaktırmadan hafiften bir baş selamıyla karşılık verdi. Adam, kadının kolunu tuttu. Ama sanki karşıdan kolunu sıkıyor gibi geldi. O kol tarafına hafifçe eğildi kadın. Adam, kadını çekmeye başladı. Sonra arabanın arka kapısını açtı. Çocuklara çıkın der gibi işaret yaptı.
“Aman Allah’ım, bu ne güzellik böyle” İki tane çocuk, aynı yaşta, herhalde ikiz diye düşündü. Anneleri hızla arabanın kapısına geldi. Çiçeği çocuğun birine verdi. Ve onu bir tarafına diğerini de diğer yanına alarak binaya yöneldiler. Adam hiç oralı değil. Çocukların birini de ben alayım falan ne gezer. Hatta arada bir kadının kolunu dürtüyor çabuk der gibi. Leman hanımın gözü adamı hiç tutmadı. Giyimi ilk başta itici. Ne o ayağında ki yumurta topuk ayakkabı. Üstelik üstüne de basmış. Elindeki tespihe ne demeli. Adam tam yontulmamış ayı. “Allah’ım gücüne gitmesin ama, bu adamla bu kadın oluyor mu ama” diye söylendi Leman hanım. Yan daireden komşusu Dilek çıktı birden balkona, “Leman ablam bakıyorum saatlerdir balkondasın” “Evet, biraz güneşleneyim dedim.”
“İyi etmişin, fazla kalma ama, fazlası cildine zarar verir. Bakıyorum çayları götürüyorsun, bize yok mu”
“Olmaz olur mu gel hadi, karşılıklı içelim.”
“Şaka ablam, sen iç ben daha yemek yapacağım, birkaç çeşit yapayım da hafta içi zorluk olmasın bana. Çalışınca zor yemekleri hafta içi yapamıyoruz işte.”
“Dediğin doğru, ben de sen gibi ediyorum. Abin de sarmalara dolmalara bayılıyor. Hafta sonları hazırlayıp atıyoruz difrise.”
“Yeni gelenleri gördün mü, Leman ablam”
“Gördüm”
“Bir tuhaflar gibi geldi bana, arada bir baktım pencereden de.”
“Ne gibi?”
“Koskoca bir kamyon eşya boşaldı. Kadın hiç arabadan inmedi vallahi. Milletin canı ne kıymetliymiş.”
“Belki adam istememiştir.”
“Neden istemesin ki?”
“Bilmem, benim ki sadece bir yorum.”
“Olabilir mi ki? Aman bize ne canım. İnşallah iyi komşulardır da arada bir laflarız onlarla, ne dersin?”
“Bakalım, hadi yemeklerimizi yapalım, yetiştiremeyiz yoksa.”
“Tamam o zaman çaya ben de beklerim, görüşürüz” diyerek Dilek içeriye girdi.
“Gerçekten çok durmuşum bugün balkonda, kollarımın derisi kızarmış biraz. Zaten bir insanın başına ne geliyorsa, meraktan gelir dedikleri bu olsa gerek” diyerek oda içeriye girer. Günler geçiyordu. Yeni gelen komşusunu birkaç defa balkonda görmüş, hoş geldiniz diye bilmiş, kadın hoş bulduk deyip hemencecik içeriye kaçmıştı. Bu kısacak zamanda bile sanki gözünde bir morluk fark eder gibi olmuştu. Bana öyle geldi galiba dedi kendi kendine. Kendisi veya bir başkası balkonlarda oldu mu kadın hiç dışarıya çıkmıyor. Herkes içeriye girdikten sonra alel acele balkona çıkıyor, o da çamaşırları sermeye veya balkonu yıkamaya çıktığında görüyorlardı onu. Hele çocuklar, hiç görünmüyordu. Çocuk dediğin balkona çıkar, bağrışır, sokakta oynar. O balkonda genellikle, adam görünür. Elinde tespih balkona oturur, saatlerce dışarıyı seyreder. Yanında kimseler yok tabi ki. Haftalar sonra, Leman hanım komşuları bir gün oturmaya davet etti, bu fırsattan yeni gelen komşusunu da çağırdı. “Kızım bugün kabul günüm var, seni de davet ediyorum. Bugün arkadaşlarla toplanacağız da. Sen de gelirsen seviniriz” Kadın ürkek, “Bir bakayım, gelmek isterim aslında da beyime bir sorayım” dedi. Leman hanım: “Tabi kızım sor” gelmen mutlu eder bizi diyerek onu çıkmazından kurtarmak için o karanlığa elini uzatmış oldu.
Oturmanın sonlarına doğru gelebildi yeni gelen bayan. İsminin Ayşe olduğunu öğrendiler. Konuşmaya, ağzından bir laf kaçırırım der gibi tedirgin oturuşuna şahit oldular. Hepsi, bakışlarıyla acıyor gibi baktı ona. O da bunu hissetti. En son o gelmişti. En erken o kalktı.
“Ben gideyim, eşim erken gelebilir” diyerek hemen kalkıverdi. Sanki can çekişen bir güvercin. Leman hanım misafirini uğurlamaya çıktı. “Kızım, bak bir sıkıntın olursa her zaman gelebilir ve benimle konuşa bilirsin, çekinme olur mu?”
“Yok Leman hanım abla, Allah’a şükürler olsun. Çok iyiyiz biz. Benim duruşum biraz soğuktur. Soğuk yapılıyımdır ben. Hemen kaynaşamam insanlarla.”
“Görüyorum, gözündeki morluğun geçmekte olduğunu, kapatmaya çalışmışsın kremlerle ama ben buradayım diyor sen ne kadar onu kapatmaya çalışsan da” dedi.
Yutkundu Ayşe, gözleri doldu “Çocuklar uyanmak üzeredir, gideyim ben.”
“Git kızım, git” diyebildi. Koşar adım gitti Ayşe. Leman hanım, kardeşi gibi ısındı ona. O da Leman hanıma. Sonra anlattı, o karanlıkta ki her şeyi, tek tek.
(*II.BÖLÜM ile devam edecek.)