rank-math domain was triggered too early. This is usually an indicator for some code in the plugin or theme running too early. Translations should be loaded at the init action or later. Please see Debugging in WordPress for more information. (This message was added in version 6.7.0.) in /home/merhabaaustralia/public_html/wp-includes/functions.php on line 6131rocket domain was triggered too early. This is usually an indicator for some code in the plugin or theme running too early. Translations should be loaded at the init action or later. Please see Debugging in WordPress for more information. (This message was added in version 6.7.0.) in /home/merhabaaustralia/public_html/wp-includes/functions.php on line 6131Bu yazımda sizlere ziyaretim boyunca önüme çıkan fırsatları değerlendirdiğim memleket günlerimden kısaca bahsetmek istiyorum. (Aslında yazacak o kadar çok gözlem, o kadar çok konularım birikmişti ki; bir türlü hangisinden bahsedeyim bilemedim.)

Mevsim itibariyle yaz ve hava çok sıcak. Birkaç kez hamam suyu gibi ılık Akdeniz’in sularında serinlerken mazideki çocukluk günlerim aklıma geliverdi. Her hafta sonu Durmuş dayım ve 11 çocuğu, Meryem teyzem ve 8 çocuğu, bizim aile koca bir otobüse dolup Lefkoşa’dan Girne Karakız’a gider orada piknik ve deniz sefası yapardık. O zamanlar Girne Rumların egemenliğindeydi ama biz yine de giderdik. (Şimdilerde deniz kenarında Eziç Peanuts diye bir restoran hizmet veriyor.)
Ben aslında çok iyi dostlara yatırım yapmışım. İyi ki de öyle yapmışım. Geleli aylar oldu. Birkaç her zamanki özel ve güzel akrabam hariç diğerleri varlığımdan haberdar bile olsalar kalkıp da arama zahmetinde bulunmadılar. Demek ki atasözleri boşuna yazılmamış. GÖZDEN UZAK OLAN, GÖNÜLDEN DE UZAK OLURMUŞ!!! Sağ olsun arkadaşlarım, komşularım, vefalı birçok dostum bana o kişileri aratmadılar.
Sevgili Fazilet Avukat benim Girne Belediyesi Türk sanat müziği koro arkadaşım. Onun gibi birçok lise arkadaşım, yeğenlerim, komşularım var. Günlerimi dolu dolu geçirebileceğim birçok hobilerim de var. Aslında arkadaş yapmakta hiçbir zaman da zorlanmadım desem yeridir. Kıbrıs’a ayak basar basmaz Lefkoşa Çağdaş Müzik Derneği’ne üye oldum. Haftasına kıyafetler dikildi ve birkaç hafta içerisinde de açık alanda 2000 kişiye yakın seyirci karşısında, aralarında Türkiye TRT sanatçılarının da yer aldığı muhteşem bir konser gerçekleştirdik. Duyduğum gurur, mutluluk o kadar çoktu ki, kelimeler kifayetsiz kalır anlatmakta.

Konserden elde edilen gelir ise SOS kimsesiz çocuklara bağışlandı. Başta şefimiz Esin Tünay ve tüm koro arkadaşlarımı candan kutlarım. Önceden ayarlanmış olan Çanakkale konserine maalesef ben katılamadım. Fakat onların K.K.T.C’yi temsil etmelerini büyük bir gurur ile izledim. Ardından Girne Belediyesi’nin denize karşı yaptırdığı devasa amfitiyatroda Ankara’dan gelen ve BİR BAVULA NE SIĞAR? isimli tiyatroyu izlerken acayip duygulandım. Onların yıllar önce yaşadıklarının benzerini aslında ben de 1963 ve 1974’te yaşadım. Savaş denilen canavar ne büyük bir illet ve unutulmayacak yara imiş. Yıllar geçse bile derin izler maalesef silinemiyor, her fırsatta gizli gizli kanamaya devam ediyor.
Günlerim sırasında vaktimi ziyaretler ve kültür turlarına ayırmakla beraber her fırsatımda sıcak bile olsa hafta sonu turları ile Rum kesmine de gidip gözlemler yaptım. Memleketimde bazen çok yabancı hissettim kendimi. Acaba bu benim bildiğim eski Kıbrıs’a ne oldu dediğim çok oldu. Etrafta birçok ecnebi türemiş. Moldovyalı, İranlı, Pakistanlı, Gürcistanlı Türkmenistanlı, İngiliz, Alman, Vietnamlı velhasıl kara çarşaflısından, peçelisinden tutun da yarı çıplak gezenine varıncaya kadar birçok karma kültüre ev sahipliği eden bu küçücük ada benim doğup büyüdüğüm yer. Herkes için ev ve vatan olan bu yer bana mı çok geldi diye sorguladım kendimi.
Ne kalabiliyorum ne bırakıp gidebiliyorum. Aslında her gelişimde yeniden doğduğum bu vatan çok iyi geliyor bana. Diğer tarafta ise Avustralya’da bıraktığım köklerim, özlemlerim… Burda iken onları düşünüp hem dönmek hem de kalmak istedikçe, istekler ve özlemler arasında git geller yaşıyorum.

Kıbrıs birçok egemenliklerin gelip geçip iz bıraktığı kültür açısından çok zengin bir cennet adadır. Eksikleri yok mu? Tabii ki de var. Mesela sağlık sistemi fakir halk için çok zor. Özel hastahanelerde bakım ne kadar güzel ve özel ise halk için bir o kadar zayıf ve zorluklarla dolu. Devlet dairelerinde de sistem şart. Bazı yerlerde dayınız var ise işiniz hemen olur biter, yok ise beklersiniz. Fakat bu da başka sorun işte. Çünkü Avrupa Birliği yardımlarını Rum kesmi alıp Türk kesmi azınlık olarak görüldükçe ve elinden geleni ardına koymayıp devlet olarak tanıyıp tanıttırmadıkları sürece çözüm olayı imkansız bence.
Şimdilik burada bırakıyorum. Başka bir yazımda buluşuncaya kadar şen ve esen kalınız.
Ben izlemeye ve üretmeye devam edeceğim..
Kıbrıs’tan sıcak selamlar ve saygılarımla…
Çimen Suphioğlu
KKTC
TOPRAK NEDİR?
Toprak kayaların parçalanıp, yer ve yüzeyi üzerindeki çeşitli mineral ve organik maddelerin bir değişim ürünüdür. Bitkiler için yetişme ortamı, insan ve hayvanlar için de yaşamın temel kaynağıdır. Toprak deyip de geçmeyelim. Yer yüzündeki bütün canlılar için o kadar derin, o kadar ilginç ve bir o kadar da değerlidir ki… Bunu ifade etmeye sözler yetersiz kalır.
Doğal ve gözenekli bir sistem olan toprak; katı, sıvı ve gaz tabakalardan oluşan heterojen bir yapıya sahiptir. Toprak mekaniksel davranışları, kuvvet, gerilim, hidrolik yük, elektriksel potansiyel, sıcaklık farklılıkları ve tabakalar arasındaki etkileşimin bir göstergesi olarak, ortaya çıkmaktadır.
Toprak candır, canlıdır, hayattır…
Toprak, üzerinde yetişen bitkilere can verendir. Bambaşka tohumlar üzerine ekilir, sulanır. Başlangıç ve bitiş noktasındaki sonsuzluk dediğimiz, dönüşüm veya ölümsüzlüktür. Toprak aslında üzerine bastığımız, korunmak için kazıp binalar inşa ettiğimiz, aşımızı, yaşamımızı kazanıp sağladığımız ve zamanı gelince göçüp gittiğimizi sanıp da yeniden çürüyen et ve kemiklerden tekrar can bulup geri dönüşüm yaşayaşacağımız, uğruna canlar verip sahiplendiğimiz, ana bilip sımsıkı sarıldığımız, adına vatan dediğimiz değil midir sizce? Toprak, içerisinde bulundurduğu sonsuz bir gizemle aslında canlı değil midir? Bıkmadan, usanmadan, yorulmadan hep veren değil midir? Düşünsenize, üzerinde yetişen bitkiler biz insanlara ve diğer bütün canlılara her türlü imkanı sağlıyor. Suyunu içiyoruz, üzerinde yetişen sebze ve meyveleri tüketiyoruz. Bitkileri ağrı, sızı ve yaralarımıza merhem yapıyoruz. Ağaçlardan kağıt veya türlü eşyalar elde ediyor, ısınmak için onları odun olarak kullanıyoruz. Üzerinde yaşayan hayvanları da su ile, bitki ile besliyor, dönüp onların da etinden, sütünden, yününden veya derisinden faydalanıyoruz.
Daha yazacak, anlamaya çalışacak o kadar çok şeyler var ki derinliklerinde kaybolabileceğimiz. Biz insanoğlu aslında hiçbir şeyin farkında olmak istemeyiz. Dünya malı dünyada kalıyor. Üzerinde yaşadığımız, her türlü fayda ve imkan sağladığımız zenginlikleri maalesef kirleterek tüketiyoruz. Düzeni kökünden bozmaya çalışıyoruz. Oysa bizlerden sonra gelecek nesil için ne bırakacağız düşünmüyoruz. Ormanlar olmasa yağmur olmaz, oksijen olmaz, toprak kayması önlenemez, hayvanlar barınıp yaşayamazlar. Hep daha fazla kazanıp zengin olalım yarışı içerisinde huzursuz, acımasız, doyumsuz ve istekleri bitmeyen varlıklara dönüşebiliyoruz düşünmeden.

Peki niye???
Her şey nasılsa yine toprakta kalmayacak mı? Biz yine toprakla bütünleşip geri dönüşüm ile yine o toprakta yaşayacağız. O zaman TOPRAK DEDİĞİMİZİ, TOPRAK DEYİP DE BASIP GEÇMEMEK GEREK. İnsanın doğduğu yerde öleceğine dair bir kanun da yoktur. Bu yüzden, bizlere ödünç verilen bu hazineyi en iyi bir şekilde koruyup, ardımızdan gelecek canlılara en güzel şekilde iade etmeliyiz. Kimyevi madde atıklarını veya plastikleri çevreye saçmayalım. Dere yataklarını kullanıp binalarla kapatmayalım. Çünkü toprak yine bize kendi kazdığımız kuyuyu hazırlayan olacaktır. Depremler, yer kaymaları, seller ve daha birçok doğal afetlere biz insanlar sebep olmaktayız. Her birimiz elimizden geleni bilinçli bir şekilde yaparak huzur içerisinde bir yaşam sürme gayreti içerisinde olalım.
Toprak candır, hayattır, canlıdır. Onun gücüne saygı duyalım.
Sonsuz sevgi ve saygılarımla bir başka yazımda buluşuncaya dek hoşça kalınız.
Çimen Suphioğlu
]]>Yaz gelmişti memlekete. Lise 3 Türk Dili ve Edebiyatı A sınıfından çok iyi derece ile bitirmiştim okulumu. Her ne kadar üniversite okuma sevdam olsa da maalesef o yıllarda memlekette üniversite olmayışı ve ailemin tek kızı olmam nedeniyle üniversite tahsili için Türkiye’ye yatılı olarak gitmeme izin verilmemiş, evlenmem münasip görülmüştü. Bugünkü gibi teknoloji gelişmemişti. Arkadaşlarımın çoğu üniversite hazırlık sınavlarına girmişler, yönlerini çizmişlerdi. Birçoğu da hükümet dairelerine iş başvuruları yapmıştı. Bana çalışmak yasaktı. Annemi de çalıştırmayan babam, kesin bir dille evlenene kadar evde anneme yardım edebileceğimi söyleyerek tüm kapıları kapatmıştı zaten. Avustralya’daki sözlümle ayda bir mektupla ve birkaç resimle haberleşebiliyorduk.
Kıbrıs’ta yaz ayı kuru ve sıcaklarla kavrulan bir Haziran günüydü. Hava acayip sıcaktı. Rum kesminde gruplaşmalar ve bir iç savaş başlamıştı. Sesler yükseliyor, Rumların ve Türklerin karışık olarak yaşadığı karma köy ve kasabalardan Türklere karşı akıl almaz işkence ve yaralama haberleri alıyorduk. Makarios ve Grivas arasında sürtüşmeler son haddine gelmişti. Azınlık muamelesi gören birçok Kıbrıslı Türk, eziyete maruz kalıp öldürülüyordu. Rumlar 1829’da yemin ettikleri Megali İdea (Büyük Fikir) felsefesi doğrultusunda politikalarını sürdürüyordu. Zürih’te 11 Şubat 1959 tarihinde, Kıbrıs’ta yaşayan Türklerin ve Rumların onayı ile dönemin Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Adnan Menderes ve Yunan mevkidaşı Karamanlis’in de imzasının bulunduğu bir garantörlük antlaşması yapılmıştı. İngiltere de bu antlaşmanın bir parçasıydı. Ancak bu antlaşma kağıt parçası üzerinde kalmış, Rumlar Enosis hayalleri ile alınan tüm antlaşma maddelerini çiğneyerek Kıbrıs’ın tek hakimi kendileri olduğu düşüncesiyle Türkleri kökten yok etme çabası içerisine girmişlerdi. 3 Aralık 1959’da Türk tarafından Dr. Fazıl Küçük Cumhurbaşkan muavini aynı yıl 13 Aralık günü de Rum kesiminden Makarios Cumhurbaşkanı seçilmişti. 1950’li yılların başlarında Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması için Georgios Grivas liderliğinde kurulan EOKA adlı örgüt devamlı ortalığı karıştırıyor, adada her şeye sahip oluncaya dek burada yaşayan Türkleri ortadan kaldırma mücadele veriyordu.
Dom Dom kurşunları başımızın üzerinden bahçelere, evlerimize düşüyordu. Bu kurşunlar özeldi ve 3 sefer patlıyordu. Güvenlik kalmamıştı. Hepimizde bir can korkusu ve huzursuzluk başladı. Aldığımız saldırı, eziyet ve kayıp haberleri moralleri sıfırlamıştı çoktan. Son alınan gizli istihbarat bilgilerinde Türkler için kazılan çukurlar ve toplu katliam haberleri içimdeki tüm ümitleri söndürmüş; yerini kaygı, endişe ve korkuya bırakmıştı. Savaş memleketi olduğundan lise yıllarımızda ders olarak sivil savunma eğitimi de almıştık. Elimizde olan İngiliz yapımı sten makineli tüfek ve bren tipi tabancaların bakımı, kullanımı bize öğretilmeye başlanmış ve birçoğumuz da Mücahide olarak göreve hazırlanmıştık. Kimimiz de genel hastanelerde gönüllü hasta bakıcı olmak için yazılmıştık.
İç savaş sırasında Grivas’ın ölümü ve çıkan karmaşa ile halk ayaklanmış Makarios garantör devletlerden biri olduğu için Türkiye’ye barışın tesis edilmesi noktasında adaya yardıma gelmesi çağrısı yapmıştı. 20 Temmuz 1974 tarihinde ‘AYŞE TATİLE ÇIKSIN’ şifresi ile dönemin başbakanı rahmetli Bülent Ecevit’in yerinde ve tam zamanında aldığı karar ile 1’inci Kıbrıs Barış Harekatı başladı. Belki bu hamle sonrası Kıbrıs Türkleri artık daha rahat nefes alabilecekler, savaş tamamen bitecek ve her yer huzura kavuşacaktı.
Sıcaklık 45 derecelerdeydi. Her tarafa kurşun yağıyordu. Babam Baf sınır kapısında yıllarca mücahitlik vazifesinden sonra şimdi de Doğruyol ve Boğaz bölgesi dağlarındaydı. Benim bir küçük kardeşim Fikri bir gazetede gönüllü muhabirlik yapıyor diğer kardeşim Cengiz ise dağda askerlere su verip yol göstermeye çalışarak bir başka fedailik içindeydi. O zamanlar yaş sınırı yoktu. Kadın erkek herkes seferber idi. Aylarca hiçbirinden tek bir haber almadan annem Zehra ve küçük kardeşim (şimdi Deakan Üniversitsi’nde Profosör Dr. Cenk Suphioğlu) ve ben evde yalnızdık. Evimizin karşısında karagah denilen askeri bir evin arkasındaki bodruma birçok insan evlerini bırakıp göç etmisler ve üst üste denecek kadar zor şartlarda aç, susuz sığınmak zorunda kalmışlardı. Rumların Lefkoşa’nın az çıkışında Gönyeli bölgesindeki alay komutanlığında Türkiyeli askerlerin dibine kadar sızdığı, etrafımızdaki Küçük Kaymaklı bölgesinin teslim alındığı, birbiri ardına ölüm ve kayıpların olduğu haberleri geliyor, halk perişan bir halde dağ taş demeden bir yerlere göç ediyordu. Arada barış koruyucusu olarak bilinen Agrotur üstlerindeki İngiliz arazilerine de karma köylerden kaçabilen Türkler sığınmış, ancak ani baskına uğrayıp kaçamayan kadın, çocuk, yaşlı, genç esir alınıp işkence edilerek, namuslarına leke sürülerek, hamile kadınlar karınlarıdaki bebeklerle öldürülerek şehit edilmişlerdi. Bu savaş benim yaşadığım ve hayatım boyunca bende derin iz bırakacak ikinci savaştı. Rumlar Türk askerlerin paraşütler ile atladıkları buğday tarlalarındaki samanları ateşe vermişlerdi. Çıkartma anında atlayan askerleri uzaktan izledik. Dağda birçok askerimizi Rumlar yanıltarak AHMET, MEHMET BU TARAFA!!! diye çağırıp şehit ettiler.
Türk askeri cesur ve yenilmez idi. Mücahitler ve halk hep birlikte vatan ve hürriyet için tek yumruk oldular. Zafer bizimdi. Ya İstiklal!, Ya Ölüm! sözleri ile yeminler etmiştik hep. Atlılar, Murat Ağa ve Sandallar köylerinde kazılan çukurlara tüm köy halkı canlı canlı atılıp toplu katliamlar yapılmıştı. Hiç kimsenin geleceği düşünecek bir morali kalmamıştı. Zaman birlik olma zamanı idi ve eldeki kısıtlı imkanlar ile can derdinde idik. Sadece geceleri az daha rahat yarı uyku alabiliyorduk. Türkiye’den gelen jetlerin, Rum kesmine saldırısı bize nefes aldırabiliyor, atılan kurşun ve havan toplarını az da olsa susturabiliyordu. Etraftan çürümüş ceset kokuları, acayip bir şekilde gelse de canımız ağzımıda, susturulmuş olarak bodrumlarda, sığınaklarda ve okullarda göç eden halk birbirine destek olmaya uğraşıyordu. Haberleşme imkanı neredeyse sıfırdı. Babam BAF kasabasının Hulu köyünde doğan fakir bir ailenin iki oğlundan birisiydi. Erkek çocukları olmayan, iyi durumdaki öğretmen Müride ve devlet dairesi su işlerinde müdür olan Fikri, ailesine evlatlık olarak verilmişti. Kız kardeşleri Gonce ve Filiz ile yaşamış, çalışmış, annemle tanışıp evlenmiştiler. Biz onları öz halalar baba anne ve dede olarak bidiğimiz zamanlarda, sonradan okul tatillerimizde Baf’ın Mandirga karma köyünde yaşayan gerçek Ayşe ve Mehmet baba anne, dede ve halalar ile görüşmüştük. Amcam Özdemir çok akıllı, her zaman burslu okuyan, çok yakışıklı bir genç idi. Burs kazanıp Erzurum’da İngilizce öğretmenliği tahsili görmekteydi. Maddi sıkıntılar dolayısı ile köyün en zengin adamının kızı olan güzel Kübra yenge ile evlendirip yaz aylarında ve tatillerde görüştüklerinden, bir de oğulları Ercan doğmuştu. Barış Harekatı çıktığı yıl okulunu başarı ile bitirmişti. Şimdiki Rum kesminde kalan Limasol kasabasında bir okulda İngilizce öğretmenliğine atanmıştı. Rum eğemenliğinin baskın olduğu bu bölgede, köydeki tüm Türkleri camiye toplayıp havan topuna tuttular. Herkesin ailesinin gözü önünde birçok kişi şehit olmuş, amcam başı gövdesinden ayrılıp şehit edilmiş, köyün zengini ve tarım aletlerinin sahibi olan kayınbabası rahmetlik Remzi’ye de çukur kazdırtılıp orada şehit olanlar toplu olarak çukura gömdürülmüştü. Bu gün hala o çukurda yatan birçok vatandaşımız var ve maalesef istediğimiz gibi gidip onlar için dua okuyamıyoruz bile. Savaş sırasında haber alamama durumu olduğu için İngiliz askerleri ile araştırmaya, yazılan mektupları göndermeye çalıştığımız o zamanlarda çok zor günler yaşadık.
Okulda arkadaşlarım genelde uzak köy ve kasabalardan gelip gitme zor olduğu için okul yurtlarında kalıyorlardı. Bunlardan birisi de sevgili Zehra Cengiz (Bugün tanınmış bir öğretmen, iş kadını ve politikacı) ve kız kardeşi bize sığındılar. Ailesi esir alınmıştı. Okul bitip yaz tatiline girdiğinden gidecek yerleri de kalmamıştı. Annem, babam ve kardeşlerim kucak açtık onlara. Ailesi kurtulup gelene kadar bizimle kaldılar. Müstakbel kayınbabam, Lefke bölgesinde tanınmış bir ailenin çok çalışkan evladı ve toprak sahibi biriydi. Bir ara Lefke kasabası da Rumlar tarafından baskına uğrayınca mücahit olan kayınbiraderimi kuyuda saklayıp esir olmaktan kurtarmış fakat Rumlar tarafından göğsüne kızgın demirle dağlama yapılarak işkence edilmişti. Lefkoşa’da halk yiyecek bulamamaktaydı. Sığınaklara giderken ben yanıma sözlümden gelen mektupları açtığım mektup açaçağı ve birkac resim almıştım. Olası bir durumda teslim olmayacak, canıma kıyacaktım. Kayınbabam Rasih Süleyman Hoca kaçak yollardan, tarlalardan tırı ile sebze, meyve taşırken vurularak şehit edilmişti. Ve daha birçok enişteler, akrabalar benzer şekilde hayatlarını kaybetmişlerdi.
https://youtu.be/wrDQW66jWoo
Türk askerinin adaya gelmesi yüzleri güldürmüş, can güvenliği sağlandıktan sonra da nihayet yollar açılmaya başlanmış ve eşim adaya gelebilmişti. Bu ortamda herkesin acısı, kayıpları arasında aile içinde bir ev nişanı yapıldı, mücahitler sitesinde de bir tebrik gerçekleşti. Kına gecesi imiş, parti imiş, kimin keyfi vardı ki… Zaten olmadı da. Ağlayan yaşlı gözler arasında dünya evine girip yabancılara mahsus ilk Türkiye geçici pasaportunu alıp Mağusa Limanı üzerinden boynu bükük halde önce Mersin, oradan Ankara ve son olarak Melbourne şehrine gelerek hayat mücadelemi sürdürdüm. Bilinmeyen bu yere, daha rahat bir yaşam ve gelecek hazırlamak için geldim. En büyük kazancım 3 tane pırıl pırıl yetişen hayırlı evlatlar oldu. İnsan kaderini yazamaz, bilemez. Türlü zorluklara göğüs gerebilecek kadar cesurum. Ruhumda derin iz ve yaralar bırakan bu ömre çok şeyler sığdırıp hayata ümitle tutunmaktayım. Sağlık sorunları da olsa, maddi sıkıntılar da olsa şükürler olsun ki hayattayım ve nefes alabiliyorum. Allah hiç kimseyi savaş ve hastalıklar ile sınamasın. İnsan hayatı hiçbir hırsın kurbanı olmasın. Çok yazacak şeyler var var ancak en kısa şekilde özetleyerek sunmaya çalıştığım bu yazımda, atladığım detay, veremediğim birçok kişi ve olaylar için özür dilerim.
Mutluluk, huzur ve en önemlisi sağlık içinde şen ve esen kalınız.
Saygılarımla,
Çimen Suphioğlu
Bahçeye, çiçeklere, kuşlara, doğaya, resim yapmaya, şarkı söylemeye her zaman vakit ayırmışımdır. Bunlar hobilerim arasında devamlı ön planda oldular. Kitap okuma ve yazma ise ömürlük yaşam kaynağım. Bir ara bahçemde finch denilen minik kuşlar ve kanaryalarım vardı. Gerçi hala kanaryalarım var. Hatta bu yıl birçok da yavru yaptılar. Evimizde kedi hiçbir zaman eksik olmadı. (Bir gün gold fish cinsi kırmızı balıklarımı kedimizin ağzında bulunca balıklardan vaz geçmek zorunda kalmıştım) Şimdilerde Boncuk adında bir kedimiz var. Siyah ve kül rengi. Ondan önceki Pamuk ise çok hareketli ve yaramazdı. Damlarda, ağaçlarda gezerdi. Nitekim çapkınlığa gitti ve geri dönmedi. Onu günlerce aradık ama akıbetini bir türlü öğrenemedik. Hemen ardından da ayağı doğuştan aksayan dişi yeni bir yavru kedi bize hediye edildi. En azından bu kedi ağaçlara tırmanıp kaçamayacaktı. Türkçe konuşup, kuşlar senin kardeşlerin diyerek sevgi ve şefkat ile tembihlerde bulunarak onu kuşlara dokunmamaya alıştırdık. (Fakat şimdi de bahçeye rahatça gelen tüm kuşları oturup izlediğinden kendi mamasını bile yedikleri halde sadece zevkle onlara bakmakla yetiniyor. Ehhhhh böyle garanti kapı olunca da hayvanlar gayet rahatlar. Bu da çok doğal oluyor tabii ki!)
Daha sonra yatağımdan kalkıp el yüz yıkama, diş fırçalama gibi sabahki rutin işlerimi tamamlayıp bir ara sosyal medyada gezindim. Çağımızın olmazssa olmazı mı diyeyim yoksa canavarı mı? Gelip girmiş hayatımıza. Onunla yatıp onunla kalkar olmuşuz neredeyse. Faydaları kadar zararları da çok mutlaka. (Bir başka yazımda da bu konuyu ele alıp paylaşmayı düşünüyorum sizlerle.) Kanaryalarım bir birleri ile yarış yapar gibi müthiş bir konser veriyorlar şakıyarak. Onlarla sabah sohbetimizi yapıp kafeslerini temizledim. Banyo sularının temizliğinde yıkanıp çoştular. Bu sabah sebebini bilmediğim bir sevinç ve huzur ile uyandım. Ancak tam son kafese geldiğimde bir de baktım ki ne göreyim!!. Aylardır yumurtadan çıkıp büyümesini adım adım izlediğim sarı kanaryam ölmüş. Peki neydi sebebi? Tam olarak bilemiyorum ki!.. Oysa gereken özeni gösteriyordum ben. Fakat bu yıl yaz ayları çok sıcak geçtiğinden içerideydiler ve güneş ışığı görmeden çoğaldılar. Mevsim geçtiği halde hala yumurta ve yavrular çıkıyor ardından da belirli bir süre sonra tek tük ölüyorlardı. Aniden içimi derin bir hüzün kaplamaya başladı. Oysa bu gün Cuma. Diğer günlerden ne farkı var der gibisiniz! Bu gün Müslümanların değer verdiği mübarek Cuma ve özellikle Kandil günüydü. Bir de içinde yaşadığım ülkenin Easter Good Friday dedikleri kutsal bir günü. Neyse uzatmıyayım. Minik kuşu alıp, gömmek için çıktığım bahçemde bahar vardı. Kuruyan çiçekler için toprak, saksı, vitamin temin etme gibi uğraşılarım işe yaramış ve yeniden canlanmışlar. Teker teker özenle seçip saksılarda yeni yapraklar, tomurcuklar açan güllerim sanki bir yarış ve sevinç içindelerdi. Arka bahçemde evin her iki köşesine arkadaşımın verdiği budaklardan koca ağaç olan Pakistan gecelerinin muhteşem, nadide çiçeklerinden gelen baş döndürücü parfümler hafif rüzgar ile burnuma geldi. Yaseminlerimin coşkusu 10. yılı aşan limon ağacım bir türlü yerine alışamasa da inatla savaşıp nihayet birkaç limonu ile hayata tutunmuş bırakmıyor. Yıllardır sabır ile beklediğim ve rahmetlik anneciğimin hatırası olan ikinci yılında tüm dallarını çiçekleri ile doldurmuş sanki gelinlik giyip de takılarını takmış misali yeni dünya ağacım. Hemen duvara dayalı salıncağımın davetkar halini görüp oturuverdim. Tam da bu güzelliklere ve düşüncelere dalmıştım ki grup halinde bir güvercin ordusu bembeyaz renklerde evin üstünden daire çizerek gösteriye geçtiler. Hayranlık ve şaşkınlık ile izledim onları. Hatta elimdeki telefonla canlı görüntü almayı da ihmal etmedim. Kesinlikle bu gün diğerlerinden çok farklı ve özeldi. Kuşlar 3 sefer daha daireler çizdiler ve uzaklaştılar. Tüm bu gördüğüm güzellikler yanında belki daha fazla görebileceklerim olmalı. Yeni bir karar daha verdim. Hayat çok kısa, acımasız olduğu kadar da yaşanacak güzelliklerle dolu. Aslında neden biz insanlar alışkanlık haline getirip hep şikayet ediyoruz, kaçış yolları arıyoruz veya her şeyde suçlu bulmaya çabalıyoruz? Oysa nefes alabilmek bile başlı başına bir mucize ve lütüf değil mi? İnsanoğlu hep ister; daha iyisini, daha fazlasını… Veya hayalleri gerçek olmayınca hemen hayal kırıklığı ve öfke yaşar.
Hayatın her anı güzeldir, özeldir ve tekrarı yoktur asla. Kulak verelim kendi içimize, bedenlerimize. Ben şahsen korkuyorum; çünkü vücüdum bana sorular soracak ve ben cevaplamakta çok aciz kalacağım. Vakit geç olsa bile en azından bundan böyle onları anlayıp, ağrılara, sızılara onların çığlıklarına daha ılımlı ve sabırlı olmaya çalışacağım. Yıllarca tüm uzuvlarımı hor kullanıp yorduğum için ben onlardan özür diliyorum. Yıllarca çalışıp yorduğum ayaklarım… Size eziyet ettiğim için şimdi ağırlaşıp beni taşımaya zorlansanız bile sizden de özür diliyorum. Belimden oynayan diskler siz de araba kazası sonucu oynadınız yerlerinizden ama suçlu değilsiniz. Pakistanlı genç öğrenci araba kullanırken neyin telaşında idi? Elinde teknoloji aleti ile sosyal medyada yazışırken trafiğin yoğunlaşıp, durduğumuzu göremeden çarpmadı mı? Nasıl, nereden geldiğini bilmediğim bir gürültülü ses ve radyodaki şen müzik kayboluverdi aniden. Yine başım, dizlerim, dirseklerim öne arkaya savrulup yaz sıcağında arabada kilitli kalan zavallı ben. Koltuk kırılıp yatak gibi olmuş. Ambulans ve yangın vidanjorü sesleri arasından araba kesilerek çıkan bu bedenim değil miydi yine? Hayat yine bana hediye edilmişti. Hayat çok güzel. Allah’ım bizlere verdiğin bu değerli ve ödünç uzuvlarımızı gereğinden fazla yormadan, her günümüzde etrafımıza duyarlı, huzurlu, sabırlı ve olabildiğince sağlıklı yaşayalım. Ağrı ve sızılar ile kabullenip onlara öfke yerine sabır ve şükür içinde olalım. Geç olmadan sevgimizi paylaşalım. Paylaştıkça çoğaldığını göreceğiz.
Bu yazı sanırım biraz da kendimle bir yüzleşmeydi. Alınan kararlar ve nihayetinde yaşanmışlıklar. Farkındalığım, geç olmadan deyişlerim belki de. İyikilerim, var olmuşluğum, şükranlarım, özürlerim, pişmanlıklarım… Hayatın ta kendisi… Adı artık her ne ise!
Huzur içerisinde sizler de zaman zaman kulak verin kendinize.
Bir başka yazıda tekrar buluşmak dileğiyle.
Esen kalınız.
Çimen Suphioğlu
]]>1963 yılında göç edip yerleştiğimiz kiralık Ermeni evi, Lefkoşa Köşklü Çiftlik Bölgesi 28 Kasım sokakta idi. Sokağın sağ ve solunda yaşayan 31 aile bulunuyordu. Aileler genelde mutaasıptı. Sokak sonunda bulunan ilkokulun ismi sonradan hem sokağa hem okula adını veren Şehit Tuncer İlkokulu olarak değiştirildi. Mahallemizin en başında boş bir arsa vardı. Buraya sığınak yapılmıştı. Tüm mahalleli alarm sirenleri çalınca bu yere sığınırdı. Sığınağın hemen dibinde ise birkaç ailenin yaşadığı apartman bulunuyordu. Apartmanın alt kısmı Avkıranlar ailesinin bakkal dükkanıydı. Daha sonra ise Avkıranların sebze tarlası vardı. Mahallede kısaca herkes birbirini tanır, sever ve sayardı.
Okul sonrasında komşu çocuklar ile yolda sek sek, tek ayak, hula hop, pirilli (misket), saklanbaç, lastik oyunu, beştaş, futbol, lingiri gibi oyunlar oynardık. Sevinç, kahkaha gürültü ile çocukluğun verdiği rahatlık içinde günlerimiz geçerdi. Okuldan gelip ünüformamızı çıkartıktan sonra çantamızı odaya bırakıp, el ve yüzümüzü yıkar, bir saat kadar mahallede oyalanırdık. Annelerimiz köy ekmeği üzerine İngiliz eğemenliğinden kalan Blue Band marka tereyağını fırından yeni çıkan dilime sürer üzerine de kutu sütü (condense milk) döküp ellerimize tutuştururdu. Oyun bitince eve dönülür, ailece sofra kurulur, bulaşık sonrası herkes ev ödevlerini yapmaya koyulurdu. Sonra sıra ile babamız bizleri dinlerdi. Kış ayındaysak eğer, elektrikli sobanın etrafında toplanırdık. Karşı komşumuzunun bodrumunda öksüz torunu ile yaşayan yaşlı Ayşe abla bize devamlı gelenlerden idi. Anlattığı masalları ağzımız açık dinler, masalı gözümüzde canlandırıp adeta yaşardık. Dinlediğimiz dev masalı ve yaramazlık yapan çocukları korkutmak gayesi ile anlatılan çarşamba karıları bizi epeyce korkuturdu. Bu kadınların güya işleri, yaramaz çocukları toplamak imiş. Peri masalları ve sırası ile diğer masalları korkarak ama bir o kadar da hayranlık içerisinde sessizce dinlerdik.
Fincan oyunu dedikleri oyun vardı. Bir tepsiye fincanlar kapatılır sadece bir tanesinin altında yüzük saklanırdı. Karıştırılan fincan altındaki yüzüğü doğru bilene küçük hediye verilirdi. Bazen komşu kadınlar toplanıp, hanayda oturan (yani evin ikinci katı) karşı komşu yaşlı Handan teyzede Ispastıra dedikleri kağıt oyunları oynarlardı. Kazanan 5 kuruş alırdı.
O yıllarda Kıbrıs’ta geçerli para birimi Kıbrıs lirasıydı. Tartı olarak iki kefeli terazilerde ağırlıklarla tartılan okka, önge, dirhem gibi birimler vardı. Şimdilerde metre olarak ölçülen kumaşlar ise arşın olarak hesaplanırdı. Yeni yıl kutlamalarında kek içerisine sarılı para konulurdu. Rastgele para dilimi kime gelirse o para onun olurdu. Sessiz tiyatro oyunlarının yanı sıra kağıda şehir, memleket, artist, isim, eşya, yemek, hayvan isimleri yazılırdı. Her seferde alfabenin bir harfi seçilerek bu oyun oynanırdı.

Ramazan zamanı oruç tutulurdu. Çocuk iken dalıp su, sakız gibi şeyleri ağzımıza atarsak üzülür ağzımızı çalkar devam ederdik orucumuza. Ev hanımları iftar için bütçesine göre yemekler, tatlılar yapardı. Erkeklerin iş dönüşü ellerinde fırından çıkmış Ramazan halkası pideler mis gibi çörek otu kokardı. Hurma, zeytin, su bardakları ve çorbalar hazırlanır, biz de top atışını beklerdik. Top atılınca akşam ezanı ile orucumuzu açardık. Daha sonra büyüklerimiz teravihe giderdi. Biz uykuya daldıktan sonra sabah güneş doğmadan annemiz bizi sahur için kaldırırdı..

Ramazanda bazı geceler Hacivat Karagöz oyunları olurdu. Keyifle bu kukla gölge oyunlarını izlerdik. Her komşu mutlaka bir tas pişirdiği yemekten komşusuna da verirdi. Gece sokak satıcıları Saaaaaaleeeeppp var, şıra var diye satış yaparlardı. Uykumuzun en tatlı yerinde Ramazan davulcuları maniler okuyarak herkesi sahura kaldırır bir nevi alarm saat görevi yapardı. Bu iş için bahşiş de toplanırdı. Eğer yazın sıcağı ise dondurmacısı, yoğurtçusu, el arabaları ile sokak sokak gezen manav, eskici, yoğurtçu, kalaycı seyyar satıcılar sıra ile geçerlerdi. Tabii ki şimdiki gibi her evde araba, tv veya diğer modern aletler bulunmaz idi. Annem çamaşırlarımızı kazanda kaynatıp, elde yeşil sabunla çitileyerek ovar, bütün gün onları yıkar ve uzun gerili tellerde mandallar ile tutturup kurutuktan sonra da ütülerdi. Ağır ve yorucu bir hayatta herkes elindekiler ile mutlu ve huzurlu idiler.
Kıbrıs’ta çoğunluk olarak Rumlar ara bölgede barış gücü denilen İngilizler ve Türkler yaşıyordu. Bunun yanında azınlıkta olan Maronit ve Ermeniler de vardı bazı karma köylerde. Bizim tek korku ve endişemiz can güvenliğimizdi. Çünkü Türk toplumu azınlık durumundaydı. İngilizler de coğu zaman Rumları desteklediğinden can güvenliğimiz yoktu. Rumların, Enosis emelleri ile adayı Yunanistan’a bağlamak için Türkleri yok etme çabaları vardı.
Maddi durumu zayıf ve çocuklu olanlar, bakkal veya gezgin satıcılardan veresiye deftere yazdırıp ay sonu maaş alınca ödeme yaparlardı. Yine unutamadığım bir anımdan bahsedeyim. Mahallemizin rahmetlik Fikri dayısı vardı. Bize toprak kaselerde set yoğurt yazın da taze meyvelerle yapılmış dondurmalar yapıp satardı. Mahalleye girer girmez, yoğurtçu geldi kaçıyor, taze yoğurtlarım var, yetişen yer, alamayan bakar. Ayşe hanım yoğurdu yedin kaseyi de mi yedin? En azından kaseyi ver, başka yoğurt yapayım gibi şeyler söyleyerek gür sesiyle adeta mahalleyi inletirdi. (Ayşe hanım borçlu olduğu için çıkıp cevap veremezdi.)
Ramazan sonrasında her evde büyük bir telaş başlar, köşe bucak kökten bayram temizliği, olur ve pırıl pırıl temizlenirdi her taraf. Pilavuna (4 değişik peynir, irmik, mayalı hamurla bohça şeklinde) köy ekmekleri, çörekler, tatlılar yapılırdı. En sevdiğim ekmek kadayıf, güllaç tatlılarıydı. Aslında tatlıyı çok sevdiğimden kadayıf, lokma veya Şam işi tatlısı olsa yok demezdim. Ancak yılda iki kez kutladığımız özel dini bayramlarda yeni ayakkabı ve giysilerimiz olurdu. İçimizde sonsuz bir heyecan ile karışık sevgi ile yeni giysilerimizi yatağımızın ayak ucuna koyar, okşar ve gizlice denerdik. Sokakta sevinç çığlıkları arasında müjde verirdik herkese. Bugün arife yarın bayram diye. Büyüklerimiz biberiye ve mersin dalları kopartır, ellerimizde temiz su bidonları ile mezarlık ziyaretine gider geçmişlerimiz için dualar ederdik. Ertesi sabah ise babam bayram namazından dönüşte fırından yeni çıkmış tahin bitda ekmek çörek, tahin helvası ile elleri dolu şekilde eve gelirdi. Biz zaten neşeyle kalkıp el yüz yıkar giyinip babamızı beklerdik. Anne ve babalarımızın elleri öpülür harçlıklar alınırdı. Daha sonra köyde oturan dedemizin elinde sepetleri ile gelmesini beklerdik. Anne annem ben 5 yaşında iken ölmüştü. Dedem yalnız yaşadığı için 8 evladını sıra ile gezer onlara her zaman 40 Kıbrıs lirası (bugünün yaklaşık 120 Avustralya doları) para verir ve organik mahsül getirirdi. Evlatlar da bu parayı kendi çocuklarına yani biz torunlar arasında eşit miktarda bölüştürürdü. 
Organik mahsül dediklerim ise dedemin sepetindeki taze köy yumurtaları, sebze ve meyvelerdi. Zeytinin her çeşidi ve halis sızma zeytin yağımız da gelirdi. Mekanı nurla dolsun. Herkese adaletli davranır, hak yemezdi. Çalışkan ve köyün zenginiydi. Ellerinden yanaklarından hürmetle öperdik. O gidince de sıra ile mahallemizdeki büyüklerin ellerini öpmeye giderdik. Kimisi özel mendil içerisinde şekerleme, lokum verirdi. Bazı komşular da para verirdi. Verirken ise adettir el öpenleriniz çok olsun, utanmayın alın bayramlığınızı derlerdi. Sonra mahalle çocukları toplanıp bayramlıklarını gururla söyler paralarına göre bakkaldan yemiş almaya gidilirdi. İkbal yemişi içerisinden minik oyuncaklar çıkardı. Hep birlikte yürüyerek boş arsayı geçer o zamanın ilk yeni dükkanı olan Önder mağazasından alış verişe giderdik. Akşam ise ailemiz ile birlikte bayram yerinde hazır olurduk. Surlar altındaki Mücahitler Gazinosu çevresine Luna Park gibi bayram şenliği alanı kurulurdu. O renkler, o oyuncaklar, satıcılar, dondurmacısı, çocuk parkı muhteşemdi. Uçan uçak, çarpışan arabalar, hediye kazanma, diğer oyun arabaları, rengarenk balon ve elmalı şeker, pamuk şeker satıcıları arasında tanıdık yüzler, gannavuri dedikleri kenevir tohumları külahlarda satanlar, birbirine karışan sevinç ve mutluluk sesleri…
Bayramlar 3 gün sürerdi herkes aile ve sevdiklerini yakınlık derecesine göre ziyaret edebilsin diye. Oysa şimdiki bayramlarda herkes bir tatil beldesine kaçıp gitmek ister. Eski Ramazanlar, bayramlar unutulmasa da yavaş yavaş yeni nesillere yaşatılmadığı için unutulmaya mahkum olmaktadır. Belki eskiden her türlü kolaylık ve teknoloji yoktu fakat herkes elindeki ile çok mutluydu. Saygı, hürmet, hoşgörü ve anlayış, örf ve adetlere bağlılık artık azalıp gittikçe kayboluyor. Gurbette yaşayan birçoğumuz ise iki ayrı dünyada türlü sorun ve zahmetlerle yeni bir nesil yetiştirirken bildiklerinin yarısını olsun kendinden sonraki nesle aktarmak için uğraşı veriyoruz.
Anılarımı şimdilik burada noktalarken sizlere de kalbi sevgi ve saygılarıma gönderiyorum.
Şen ve esen kalınız efendim…
Çimen Suphioğlu
]]>Hikayemiz bir kış günü başlıyor…

İlk olarak çok güzel anılarımızın geçtiği mahallemizden bahsedeyim sizlere. Önceleri belediye evlerinde kiracıydık. Kirası daha uygun diye babam yeni bir adres bulmuştu. Oraya taşındık. Evimiz 2 oda, salon, mutfak, banyo, tuvalet ve terastan oluşuyordu. Terasta çamaşır teli ve keklik kuşlarımız vardı.
O zamanlar yaşadığımız Aygasiyano isimli çıkmaz sokak şimdilerde Kafesli olarak bilinen bir Türk mahallesi içerisinde bulunuyordu. Tam da Türk ve Rum hududunda yaşıyorduk. Evimizin arka tarafında bulunan ev, Rum askeri mevzi noktasıydı. Sokak başında, hemen sağ köşede elektrikçi Enver abim ve hanımı Ayşe ablam. Yan komşuları kasap. Üçüncü ev Hatice abla. Oğulları portakalcı Hakkı, cüce kızları Kadriye. (Ki biz ona bizimle oyna diye ısrar ederdik. Aslında 20 yaşındaydı. Ama cüce veya bodur nedir bilmezdik. Onu hep bizim gibi çocuk sanardık). Daha sonraki ise bizim evdi. Bizden sonra makinist Kemal ve Gülay’ın babaları sağır, dilsiz bir amca vardı. Bu amca yalnızdı ama evlatları hemen her gün onu ziyarete gelip giderlerdi. Yolun sol köşesinde çocukları olmayan ev sahibi Zühre abla ve Şemsettin abi yaşardı. Zühre ablamız acayip titizlik hastası bir kadındı. Misafirleri gider gitmez tüm sandalyeleri sabunlu su ile yıkar, dokunulan her yeri ilaçlardı. Bir duvar yanlarında ise meşhur terzi Seyfi ve hamile eşi Şaziye abla iki çocuklarıyla mutlu bir aileydiler. Seyfi abimiz merhum Rauf Denktaş ve Dr. Fazıl Küçük gibi Kıbrıslı Türklerin var oluş mücadelesine yön veren, Kıbrıs tarihinde derin izler bırakan liderlerin, bakanların, iş adamlarının terzisiydi. Hiç unutamam, yemek masası başında toplandıkları zaman, Seyfi abimizin sesi tüm mahallede çınlardı. Şaziiiii ekmek su getir, Şaziiiii bıçak getir… Şaziye abla herhalde tek tek getirmeye alışmıştı. Onların bitişiğindeki son ve tam olarak bizim ev ile karşı karşıya olan evde yaşlı ve çocukları olmayan, Peristerona köyünden Fahriye teyze ve Zihni dayımız vardı. Çok munis ve sakin insanlardı. Yandaki yıkık harabe bina arasından, Sakallı’nın Bahçesi ve Deveciler sokağına geçilirdi.
Komşular ile piknik

Olayın yaşandığında günlerden pazardı. Ilık bir kış günü. Elektrikçi Enver abi, Ayşe abla ve çocukları ile biz, hep birlikte Ay İrini isimli Akdeniz köyündeki çamlık ormanda pikniğe gitmiştik. Orada mantar topladık, ormandan bulduğumuz odunlarla da ateş yakıp kebab pişirdik, oynadık, koştuk, eğlendik çocukluğun verdiği tasasız neşe ve saflıkla. Hava kararmadan geri evlerimize dönüş başladı. Eve varınca annem hepimizi sıra ile alttan yanan şömineli, kazanlı hamamda yıkayıp pijamalarımızı giydirdi ve uyumamız için yatırdı.
Biz uyuduktan sonra Ayşe abla koşarak gelip annemlere ve tüm komşulara (sağır komşumuz hariç çünkü onu hatırlayamamıştı telaştan) alarm verdi. Ona da karşı komşusu olan Rum kadın, hazırlanıp derhal terk edin mahalleyi!!. Yoksa sabaha kalmaz Rum askerleri tüm buralara baskın yapıp hepinizi öldürecekler diye haber getirmişti. Ne olduğunu anlayamadan, mahmur gözlerden uyku süzülürken anne ve babam bizi yataklarımızdan pijamalı ve yalın ayak kucaklamalarıyla kaçmaya başladık. Ara sokaktan geçip Deveciler sokağına, oradan da babamın köylüsü olan Hulu Köyü muhtarının kızı Aysel Burhan’ın evine sığındık.

Benim küçüğüm Fikri potinlerim yok, pijamalıyım kıyafetlerim yok diye diye durmadan ağladı bütün yol boyunca. Şaşkın ve ne olduğunu anlamaya çalışırken 30-40 kişi bir odada can korkusu ve endişe içerisinde bekliyorduk. Birkaç gün burada kaldık. Bize kıyafet, uydurma terlik ve ayakkabı verdiler. Daha sonra İstanbul sokak hisar bölgesinde oturan baba anneminin (bizim doğduğumuz mahalle) bodrumuna sığındık. Mücahitler yandaki Filiz halamın evini savunmak için orayı mevzi haline getirmişlerdi. Balkondan av tüfekleri ile Rumların attığı havan topu, dom dom kurşunlarına karşılık verilirken o küçük bodrumda kaynatılan ve ölmeyecek kadar her birimize verilen birkaç tane kuru baklayı tüketiyorduk. Yeni Kapı bölgesinden yaylım ateşi altındaydık. Kurşunlar adeta yağmur gibi yağıyordu. Mübeccel ve Lema teyzeler hisar üstünde oturan diğer komşular da bodruma sığınmışlardı. Günlerce orada kaldık. Daha sonra Köşklüçiftlik’teki evini terk eden bir Ermeni’nin evini kiralayıp daha emniyetli bir bölgeye gittik.
Tüm eşyalarımızı terk ettiğimiz evde bırakmıştık. Hiçbir eşyamız yoktu artık. Babamın bir motosikleti vardı. İşine, çarşıya pazara onunla giderdi. Halamın eşi, Mustafa Toros eniştem ile anlaşıp gizlice terk ettiğimiz evden eşya almaya gittiler. Rumlar onlara silahlarla kurşun yağdırırken tekrar geri dönüp canlarını ancak kurtarabilmişlerdi. Aylar sonra arabulucu olarak bilinen, sözde barış sağlamak için Kıbrıs’ta bulunan İngiliz askerleri eşliğinde eve geri gittikleri zaman ise anneme, anne annemden kalan tüm altın ve ziynet eşyaları çalınmıştı. Ev talan edilip yağmalanmıştı. Sadece geriye kalan yatak, dolap gibi bazı eşyaları alıp dönebildiler. Bu arada sağır komşumuz sabahleyin öldürülmüş, hamile olan Şaziye abla ise arka duvardan atlayıp kaçmıştı.

Hiç unatamadığım bir diğer şey de sığındığımız bodrumdayken, Bayrak!, Bayrak! burası Kıbrıs Türkü’nün sesi Bayrak Radyosu! diye radyodan ilk anons yapılıyor ve ardından da rahmetlik Rauf Denktaş halkı bilgilendiriyor, aynı zamanda halka sükunet çağrısında bulunarak sakin olmalarını istiyordu. Ben henüz 7 yaşıma girmiş bir çocuk olarak savaştır, Enosis’tir nedir hiç bilmiyordum. Birçok karma yerleşim olan köylerdeki aile ve akrabalarımızdan haber bile alamıyorduk.
Bu arada Rumlar içerisinde de halk ikiye bölünmüş ve bir iç savaş başlamıştı.
Köşklüçiftlik’teki evimizin birkaç sokak ilerisindeki dereye yakın oturan Binbaşı Nihat İlhan, alaya göreve gittiği gün evini basan Rumlar, eşi ve çocuklarını hunhraca katletmişti. O sırada evde bulunan ev sahibi Ferdiye Gudum adlı yaşlı kadın da tuvalete saklanmıştı. Binbaşı bu büyük faciayı 4 gün sonra öğrenebilmişti ancak.
(Bu baskın sırasında Rıfle otomatik tabanca ile 12, mavzerlerle 6 olmak üzere toplam 33 el ateş edilen ve duvarlarında halen kurşun izleri bulunan bu ev, daha sonra barbarlık müzesine dönüşüp halkın ziyaretine açılacaktır. Kıbrıs’a bir gün yolunuz düşerse bu müzeyi mutlaka görmenizi tavsiye ederim.)
Yine aynı yıl Kerim Beşok dayım, Mağusa yolunda tır şöförü iken, arkadaşı ile Rumlar tarafından esir alınmıştı. Çeşitli kazılar yapıldı, aradan uzun yıllar geçti ama belki kemikleri dahi olsa bulunur diye ailesi ve bizler hep ümitle bekledik ancak hiçbir zaman ne dayımdan ne de tırdan haber alınabilmişti. O gün annem ve Müjgan yengemin haykırış ve çığlıkları hala kulaklarımda ve ölünceye kadar da hafızamda kalmaya devam edecek.
1963-1974 yılları arasında Atlılar, Sandallar, Murat Ağa başta olmak üzere toplam 103 Türk köyü Rumlar tarafından yerle bir edilmiş ve yaşlı, kadın, çocuk demeden toplu katliamlar yapılmıştır. Tüm bunlar o günleri yaşayanların hayatında derin izler bırakmıştır. Allah hiç kimseye savaş ve göç yaşatmasın. Yıllar sonra tekrar bir savaş daha yaşadım ve aileden birçok kayıplar daha verdik. Bir başka yazımda sizlerle o acı anılarımı da paylaşmak isterim.
Nefes aldığımız her anımıza şükrederek huzurlu, sağlıklı ve barış içerisinde güzel günler geçirmenizi diliyorum.
Tekrar buluşmak ümidi ile şen ve esen kalınız..
Saygılarımla,
Çimen Suphioğlu
Gençlik yıllarında sanki hiç yaşlanıp da yorulmayacakmışız gibi enerji dolu ve hareketliydik. Yıllar geçtikçe hayatın ağır yükü altında ezilmiş, yorgun bir vücut ve bu yılların getirdiği tercübeler, bilgiler ve bakış açısı bizleri ne kadar da çok değiştirdi.
Yıllar önce geldiğimiz bu memleket bugün ikinci vatanımız oluverdi. Meşhur bir deyiş vardır ya hani! İnsanın doğduğu yer değil karnının doyduğu yer vatanı!. Denilse de hep içimde bir yerde hasretim, özlemlerim ve vatanım yanar gizlice. Gecenin sessizliği ve karanlığında, düşlerimde ve belleğimin bir köşesinde hep hatıralarım canlanır.
Geldiğimiz bu memlekette önce yerleşip bir ev sahibi olma sonra aile kurma ve çocuklarımızı yetiştirme, onlara tahsil ve gelecek hazılama çabası ile geçti ömrümüz. Avustralya’ya geldiğim 75’li yıllarda ev fiyatları 13 bin dolar civarında idi. Eşim çalıştığı yerden aldığı kazancından 3 bin dolar biriktirip ev depoziti olarak hazırlamış ve çocuğu olan bacısına verip ev almasına yardımcı olmuştu. Onların çocuğu var ben nasılsa daha sonra alırım diye düşünmüştü. Biz 3 yıl sonra ev almak istediğimizde ise ev fiyatları aniden yükselmişti. 37 bin 500 dolara aldığımız evimiz yeni bölge olduğundan her yere uzak ve tek tük ev olan tenha, diz boyu çayırların olduğu ovalık bir bölgede idi. İkimiz de çalışıyorduk. Ev borcumuz bir finans şirketine bağlı olduğundan yüzde 14 faiz ödediğimiz için daha idareli olmak zorundaydık. Tek bir arabamız vardı. Bulunduğumuz yerden halk otobüsleri saatte bir geçtiğinden tren istasyonuna çoğu zaman 20 dakika yürümek zorunda kalıyorduk.
Ailem ben geldikten 2 yıl sonra yanıma gelebilmişti. 7 ay hep birlikte oturduk. Artık yanımda annem, babam ve kardeşlerim de vardılar. Rahmetlik anneciğim evde bana çok yardımcı oluyordu. Sevinçliydim. Buna ilk kızıma hamile oluşum da eklenince sevincim bir o kadar daha artmıştı. Artık gayem ev borcumu ödeyebilmek ve ailemi genişletmekti. İşime devam ediyordum. Karnım burnumda sabahın beşinde yürüyerek tren istasyonuna oradan da 3 kasaba ötedeki iş yerine gidiyordum.
İş yerinde tüm aile hep birlikte çalışıyorduk. Annem evde ben ve eşim babamla kardeşlerim aynı iş yerindeydik. Benim işim saat 7.30’da başlıyordu fakat hep birlikte erken gidip onlar işe başladıkları zaman ben bir saat bekliyordum. Hava bazen çok soğuk bazen ise dayanılmaz sıcak olurdu. Avustralya tropikal iklim kuşağında olduğundan bazen Melbourne’de bir günde dört mevsim yaşanabiliyordu. Çalışma yerinin damı çinko ve teneke olduğundan aşırı sıcak oluyordu. Gün olur bir teneke gazoz alıp serinlemek istediğim zaman bile borcumu düşünür faizi düşüreyim deyip sıcağa katlanırdım. Doğuma 1 ay kalana kadar çalıştım ve doğan bebeğimiz 40 günlük olmadan işe geri dönmek zorunda kaldım. Sonradan ailem kiraya çıktılar. Hiç unutmam. Kızımı sabah arabada işe giderken emzirirdim. Anneme bırakıp oradan iş yerine giderdik. Öğle yemek molasında anneciğim pencerede elinde süt şişesi beklerdi. Eğer gitmeyecek olursam buzdolabında önceden hazırladığım anne sütünü biberonla verecekti. Gittiğim için kızımı doyurup geri işe dönerdim. Yarım saatlik bir yemek molasında önce çocuğumun karnını doyurup geri dönerdim. İş çıkışında annemlerde bir şeyler yer içer sohbet edip evin yolunu tutardık. O yıllarda hazır bez de olmadığı gibi maalesef benim bebeklerimin hepsinin de hassas ciltleri olduğundan zaten hiç hazır bez kullanamamıştım.
Hayat devam ediyordu. Hafta sonları ev kökten temizlenir, yemekler, tatlılar yapardım. Saat 2 gibi evin bahçesine arabalar ard arda gelirdi. Arkadaş, eş dost, ailece hep birlikte yeme içme, muhabbet ve günün sonunda herkes mutlu şekilde evlerine dönerdi. Bazen de piknikler, çeşitli aktiviteler düzenlenirdi dernekler tarafından. Ertesi gün de yine çamaşır ve ütü velhasıl sonu gelmiyen iş ve yine iş. Yıllarca bu ev ziyaretleri sürdü. Sonradan Türkçe film izleme geceleri ve pikniklerimiz devam etti. Bu memlekete alıştık, ısındık. Şimdi ise bizden doğan yeni nesil için endişeler ve ümitler yeşermeye başlamıştı. Biz nasıl büyütüldük, ne biliyorsak çocuklarımızı yetiştirmeye çalıştık. Belki bu memlekete geldiğimiz akılda kaldık, Ve bizden gelen yeni nesile ‘burada doğup büyüdüklerini göremedik. Onlara o rahatlığı yaşatamadık. Hep bizim gibi olsunlar, örf adetlerimizi bilip uygulasınlar istedik. Hep onları korumaya çalışarak belki de bilmiyerek bu aşırı sevgi ve ilgide boğduk. Artık memlekete dönüş unutulmuştu. İmkansızdı da zaten. İlk geri dönüşümüz zaten 15 yıl sonra gerçekleşebilmişti. Bu arada ikinci kızım ve üçüncü oğlum olmuştu.
31 yıl boyunca hep değişik işlerde çalıştım. Benim zamanında arzu edip ulaşamadıklarımı çocuklarıma vermek istedim. Bu memlekete geldikten birkaç yıl sonra Avustralya vatandaşı olmuştum. Değişik iş yerleri yanısıra, her fırsatta boş zaman dilimlerini hep kısa kurslar ile doldurdum. Bu memleketi daha iyi tanımaya, adapte olmaya, gelecek nesili anlamaya, eğitmeye uğraştım. Evlerine kapalı kalan bayanları dernek çatısı altında gönüllü öğretmenlik önderlik yaparak benim para verip öğrendiklerimi hiçbir karşılık beklemeden öğrettim. Hafta sonları özel Türk okulu aile birliğinde 9 yıl gönüllü müdürelik yaptım. Okul sonrası dernekteki, milli oyunlara götürdüm. İkinci bir lisan onlara ileride yardımcı olur diye düşündüm. Evde İngilizce konuşma yasağı koymuştum. Dalıp bana İngilizce seslendikleri zaman cevap vermiyordum. Aman çocuklarımı kaybetmiyeyim, aman Türk eşler ile evlilikleri olsun bir zaman, aman tahsilleri olsun ve ayakları üzerinde durup ileride bu memlekette çok güzel yerlerde toplumu temsil etsinler gibi birçok vesvese ile uğraştım durdum. Türk okullarında öğretmenlerin eksikliğinde derse girdim. Okul teneffüslerinde, öğrencilere bildiğim oyun ve şarkıları öğretip okula severek gelmelerini, paylaşmayı, kardeşliği aşılamak istedim. Halbuki hayata onların açısından bakamadım. Bütün hafta İngiliz okullarında, sonrasında özel derslerde, piyano, yüzme, tenis, özel matematik dersleri vs gibi birçok etkinlikler. Her zaman daha iyi ne yapabilirim çabası!,Kendimi resmen unutmuştum. Peki ya bu yeni nesil!.??? Onlara sormadık ki hiç ne istediklerini veya hissettiklerini ?. Belki de hafta sonları uyumak, dinlenmek isterlerdi?. Okullarda onlara verdiğimiz isimlerden dolayı, başka çocukların alay konusu oldular. Kaçımız bu sorunu bilebildi? Birçoğumuz kız çocuklarımızı aile büyüklerimizin veya geri kafalılıklarının yüzünden okul kamplarına bile istesek de gönderemedik. Ya da dinlemeyip onların açısından bakmaya çalışınca dışlandık. Tabii güzel bir çok şey de oldu. Fakat yaşanılan zorluklar çoktu ve bavulla geldiğimiz bu memlekette yerleşmek, Aile kurmak, çalışmak ve birçok dertle savaşmak zorunda kaldık. Her iki nesil için de zorluklar vardı.
İçimde kalan okuma arzusu, hevesi olduğundan, çocuklarım orta okula geçtiği zaman, ben de bilgisayar eğitimi alırsam hem onlara yardımcı olurum hem kendimi geliştirip belki daha iyi işte çalışırım ve bu memlekette bir şeyler yaparım düşüncesi ile yakınımızdaki bir üniversiteye müracaat edip mülakata çağrıldım. Bana yaş dolayısı ile kursa direkt giriş verebileceklerini söyledikleri zaman, bu memlekette her türlü yardım var diye sevinsem de, hayır hak ile hak ederek girmek isterim dedim. İmtihana girip başarı ile geçip kursa başladım.
İnsan isteyince ne öğrenmenin yaşı veya zamanı var ne de engeli vardı. Sevinçliydim ve yıllardır bu adımı atmak istediğim için fırsat çıkmıştı artık. Fakat ben bir anneydim, sırasında şöför, hemşire, bir eş, aile büyüklerine saygı göstermeye eğitilmiş ve evime gelen misafire hürmet eden bütün hafta çalışıp aile bütçesine yardımcı olan bir kadındım. Evime geldiğim zaman ev işleri kadın olduğum için (Ben kılıbık, değilim ,bunlar kadının işleri) diyen bir mentalitenin köle İzorası!. Herkes yatıp uyuduktan sonra sabaha kadar ertesi günün beslenme çantaları hazırladıktan sonra, ikinci lisanım olan İngilizce ders çalışan, inatla başarı isteyen bir kadın. Kursa, geceleri haftada 2 kez gitmek durumunda idim. Sağ olsun ailem bana destek çıkıp gece çocuklarımın yanında oluşları, huzurla okula gitmeme yardımcıydı. Çünkü evin babası hep gece çalışıyordu. Ben gündüzleri öğle molasında herkes yemek yerken sandwicimle, ağaç gölgesinde ders çalışırdım. Çalıştığım yerde mağaza elektronik parça sorumlusu idim. Fabrikada çalışan birç Türk bayanlardan kimisi bana gülerek bu yaşta okuyup da ne yapacaksın ki, yemeğe bile gelmiyorsun diye kınar, kimisi de alay ederdi. O zaman evlerde, çok az insanda bilgisayar bulunurdu. Bu yüzden ödevlerimi üniversitenin kütüphanesinde, önceden randevu alarak yapardım. İngilizcem her ne kadar iyi sayılsa da bilmediğim birçok kelime vardı ve kitaplardan araştırıp not almam gerekiyordu. Elimde, avucum büyüklüğünde olan küçük elektronik bir sözlüğüm vardı. Tv, gazete ve kitapların yanı sıra iş yerindeki arkadaşlardan da pratiğim gelişiyordu bu arada. Bir yılın sonunda sertifika ödül törenime ailem ile gittiğim zaman tüm eziyetlerin yerini tatlı bir huzur ve başarmanın sevinci almıştı. Çocuklarıma da bakın öğrenmenin yeri yaşı ve zamanı yoktur. İstedikten sonra insan her şeyi başarabilir. Emek, sabır her şeyi başarma sebebi, demenin mutluluğunu yaşamıştım.
Hayat devam ediyordu ve her an insan nefes aldıkça bir şeyler öğrenebiliyordu. Ertesi yıl da bütün gün, her gün devam eden bir kursa başladım. Muhasebe, Avustralya aile hukuku, short hand. daktilo, iletişim, bilgisayar öğrenimi devam etti. Diploma aldımsa da çocuklar büyüdükçe sorumluluklar da çoğaldı. Onların ihtiyaç ve istekleri her zaman ön planda oldu. Emeklerim karşılığında, Türk okullarını başarı ile bitirdiklerinden, Türkçe seçmeli ders olarak sayılıp üniversite girişlerinde yardımcı oldu.
Bizler ise 2 yıl sonra döneceğimiz vatanımıza uzaktan bakan el olduk. Sonradan birkaç kez ara ara gittiğimiz memleketimizde ise birer turist, yabancı gibi olduk. Bıraktığımız gibi bulamadığımız şehir ve insanlar yabancılaştılar. Belki hayal kırıklıkları yaşadık. Fakat her ne kadar uzak kalsak da içimizde bir kor her zaman yanmaktadır. Ne bu diyardan gidebiliyoruz ne de ‘Orda bir köy var uzakta, O köy bizim köyümüzdür’ diyebiliyoruz. Özlemler, hasretler içerisinde yuvarlanıp gidiyoruz. Bir de dönüp baktıkça geriye ^^heyhat!! koca bir ömür bitti bitiyor. Bak bir varmış, bir yokmuş diyoruz ve yeni nesile başarılar diyerek bayrağı teslim ediyoruz artık.
Yine uzun bir yazımı noktalayıp başka bir yazımda başka bir anıda buluşunucaya kadar şen, esen, sağlık ve neşe içerisinde kalınız.
Sevin ve sevginizi paylaşınız. Biliniz ki sevgiler paylaşıldıkça çoğalıp güzelleşir.
Saygılarımla,
Çimen Suphioğlu
]]>Ömür ne kadardır?
Bir ömre neler sığdırabiliriz?
Ve daha birçok soru ve cevaplar.
Ne kadarı gerçek, ne kadarı doğru…
Ömür dediğimiz, kişiden kişiye değişen bir yaşam tarzıdır bence. Ömür belki bir saniye, bir salise, belki 100 yıl, belki bir nefes kadar kısacıktır. Kimi daha doğmadan ana rahminde öldüğü gibi kimisi de rahat, huzurlu ve geleceği garantili hiçbir zahmet etmeden, her istediğine ulaşabilen zenginler. Ki bunların genelde birçoğu mutsuz, huzursuz, doyumsuz, bencil olanlar. Veya hasta olup da keşke kuru ekmek yesem de sağlıklı olabilsem diyenler. Hayat dediğimiz, kimilerine altın tas, gümüş tepsi içerisinde sunulurken, kimilerine de acılar ile yoğrulmuş, rahatsızlıklarla veya geçim mücadelesiyle geçen bir yaşam şekline dönüşür.
Bir ömre birçok şey sığdırabileceğimiz gibi hiçbir şey de sığdıramayabiliriz. Hayatın akışında, yaşam kavgasında, aslında hiç farkında olmadan bir bakıyoruz ki geldiğimiz yaş ne çabuk gelip geçmiş. Ömür öğrenmekle geçen, sonradan eş bulup, kendinden sonrası için bir nesil bırakıp, ölümle sonuçlanan bir zaman dilimi içerisinde geçen bir yaşam mücadelesidir aslında.
Birçoğumuz da hayata gözümüzü açar açmaz bir mücadele içerisinde hayatın her türlü getirisiyle uğraşan, didinen, yeni nesle kendi öğrendiklerini öğretme çabasındakiler. Her gün yeni bir olay, her gün yeni bir şeyler öğrenerek, kimi zaman kendi kaderimizi yönlendirecek kararlar aldığımız, iyi veya kötü tecrübeler ile bilgi dağarcığımızı geliştirmeye çabalayan insanlar.
Aslında derin düşünecek olursak dünya üzerinde her şey dönüşüm değil mi? Topraktan gelip, toprağa döneceğimiz ve hiç kimsenin ne kadar yaşayacağını bilmediğimiz bir hayat. Peki niye hep daha fazla olsun diye uğraş verenler bu kadar doyumsuzlar! Kibirliler! Benciller!. Bilmiyorlar mı ki insanoğlu belirli bir zaman dilimi sonunda yine toprağa girecektir. Şu dünyadan kimler geldi geçti. Hani nerde Sultanlar? Krallar? Hani nerde ün sahipleri? Neticede her kulun sonu yine bu dünya toprağındadır ve hiç kimsecikler beraberinde bir şey götüremediler. Atalarımızın da dediği gibi kefenin cebi mi var? Her evden belki gelin çıkmayacak fakat mutlaka bu fani dünyaya veda eden cenaze çıkacaktır. O zaman bu kısacık geçici ömür diliminde üzerimize düşenin en iyisini yapıp; sevgi, saygı, paylaşım ve özveri içerisinde olup, karşılıklı uyum içerisinde yaşamaya gayret etsek ya!
Hiçbir renk, ırk, memleket farkı olmadan sadece kendimiz gibi insanlara değil de yaşayan nefes alan her canlıya aynı özenle, sevgi ile bakabilseydik eğer bu gün dünyada savaşlar olmaz, çocuklar çocukluğunu yaşayamadan ölmezlerdi. Daha fazla toprağım olsun, daha fazla malım, mülküm olsun derdine düşmeseler daha fazla doğaya özen gösterseler, gösterebilsek, bizden sonraki nesillere de örnek olabilsek fena mı olurdu?
Yaşanmış bir hikayeyi anlatayım sizlere…
Güzel bir yaz günüydü. Yorgun ve bitkin adımlar ile deniz kenarında yürüyen çok iyi giyimli bir adam. Başı aşağıda ve üzgün. Oysa halinden anlaşılacağı gibi durumu çok iyi hatta zengin olduğu belliydi. Deniz kenarında oturan, yüzünde derin çizgiler oluşmuş, yorgun fakat yüzünde tatlı hoş bir gülümseme olan balıkçı fakir bir işçi. Acıkmış belli ki!. Heybesinden çıkarttığı kuru soğana bir yumruk darbesi vurup ortadan bölüyor. Bir küçük ekmeği elleri ile parçalara bölerek yanındaki gazete kağıdı üzerine koyarken yine heybeden 3-5 de zeytin çıkartıyor. Zengin görünümlü adam hayret ile bu adamı seyre koyulurken, fakir balıkçı gülerek eline aldığı bir parça soğan, ekmek, zeytini kendini seyreden adama uzatıyor hemen. Buyur kardeşim birlikte yiyelim. Kusura bakma, size layık değil belki ama benim aşım bu kadar ve paylaştıkça çoğalır. Allah bana Halil İbrahim bereketi dedikleri kısmeti gönderir. Şükür olsun aileme helalinden kazanıp bakarım demeyi de ihmal etmiyor.Zengin görünümlü adamın gözlerinden yanaklarına süzülen yaşlar ve ağzından dökülen sözler ise şunlar idi: ‘Sen ne kadar güzel bir insansın. Ben çok zengin birisiyim. Milyarlarım var. Yatlarım, katlarım, korumalarım yani her istediğim var. Fakat mutsuz ve umutsuzum. Çünkü sağlığım yok! Ve çok yakında öleceğim. Neler vermezdim senin gibi sağlıklı olup da bu soğan ekmekle karnımı doyurup yaşayabilseydim. Paralarım sağlığımı almaya maalesef yetmez demiş.’
Dilerim ki bulunduğumuz dünyaya daha dikkatli olalım. Bizden sonraki nesle daha güzel bir doğa bırakalım. Onları eğitelim. Öğrenmenin yaşı ve zamanı yoktur. Her an yeni bir şeyler öğreniyoruz. Bir şeyi bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıptır. Paylaşmayı, sevgi ve saygıyı öğrenelim, öğretelim. Hiç birşey için geç değil. Ve geç olmadan sevdiklerimize onları ne kadar çok sevdiğimizi söyliyelim. Sevgi çok emek ister ve paylaşıldıkça güzelleşerek çoğalır.
Savaşların olmadığı, çocukların ölmediği bir dünyada sevgi ve sağlık dolu günler dilerim.
Bir başka yazımda buluşuncaya dek, şen ve esen kalınız.
Saygılarımla,
Çimen Suphioğlu

Gecenin kokusu bambaşkadır. Pakistan gecelerinin, derinden gelen o eşşiz kokuları sarar benliğimi. Ya misler gibi kokan yaseminleri! Kocaman, bembeyaz ve mis kokuludurlar. İkindin vakti tek tek toplar; kimini ince ayırdığım hurma dalına dizerdim sıra sıra, kimini de iğne iplik ile dizer kolye ve bilezik yapar, asardım beyaz badanalı evimin duvarlarına.
Akşamın alaca karanlığında yavaş yavaş canlanıp, uykudan uyanan, saf, masum çocuklar gibi tek tek açardı yaprakları. Dayanılmaz kokuları başımı döndürürürcesine. Az ileride, süzülerek gelen dalganın kayaya çarpıp çıkarttığı ses ve bembeyaz köpükleri ise sanki bir gelinin duvağı misali. İleriden, taa uzaklardan gelen dağ kekiklerinin, adaçaylarının kokusu ciğerlerime dolup, başımı döndürürdü. Dağdan gelen doğa müziğine ne demeli peki?

Ağıllarına doğru giren koyun ve kuzuların dağ keçilerinin çıkardıkları çan sesleri, çocukluğumun saf ve güzel hatıraları canlanır gözlerim önünde. Belki üç yaşındaydım. Hayal gibi hatıralarımda hep. Hafta sonu annem ve babamla gittiğimiz, anneannem ve dedemin köy evi geldi gözlerimin önüne şimdi.
Otobüs bizi evden alıp köye getirmişti. Ana yoldan sapıp dağa doğru tırmanırken, tarladaki gelincikler, arpa çiçekleri. Ya o minik serçeler, daldan dala konarak ne de güzel şakıyorlardı öyle. Otobüs dağa doğru tırmandıkca, dışları beyaz badanalı, damları düz, kırmızı kiremitli kerpiç evler, sokakta yürüyen birkaç insan ve çocuk sesleri, camiden gelen ezan sesleri. Ne de özlemişim minarede okunan ezanı dinlemeyi.
Bir yere kadar gidebilen otobüs, yolcuları indirirken, elimizden tutan annem, çantaları yüklenen babam ve yokuş tırmanan yolcularla birlikte, önce köy kahvesini görüyoruz. Akşam olmak üzeredir. Kahvede konken, kağıt ve tavla oynayan üç beş kişi. Kenarları taşlardan kesilip ayrılmış parseller. Belli ki herkes kendi malını bu şekilde ayırmış. Zeytinlikler, meyve ağaçları, sebze parselleri…
Hafif bir yaz yağmuru mu damlayan! Hani “ahmak ıslatan” dedikleri cinsten. Yüzüme tıp tıp diye düşen birkaç damla süzülüp toprağa karışan su damlacıkları. Topraktan çıkan koku. Uzaktan, anneannemin sevinç çığlıkları. Koşun kızım! Damadım ve torunlarım gelmiş… Anneannemi hayal gibi hatırlıyorum. Sanki rüyadayım gibi.
Bir büyük ahır ve içerisinde de birkaç eşek. O zamanlarda arabası olan, hemen hemen hiç kimse yok. Ovalarda, dağlara eşekler ile gidilip zeytin toplanır, yük taşınırmış. Ağılın yanında kocaman bir oda. Bu da mutfak ve kiler. Bir bölümünde erzaklar. Bahçenin avlusunda kocaman sarı taştan mermer bir tekne. Yanıbaşında büyük bir köy fırını. Tarladan toplanan buğdayın un haline bulgur haline getirildiği, taş el değirmeni. İki taş arasında buğday sıkışıp ezildikçe yorulan kolların ağırlığı.
Üç basamakla çıkılan iki odalı kerpiç ev. Bir oda bize verilmiş. Kocaman bir yatak. Demir ve cibinlikli namsiyeli. Tertemiz bembeyaz çarşaflar. Yatak kenarında, elde tığ işi, yatak kenar süsü. Anneanemin, teyzelerimin elde ördükleri çeşitli nakış ve danteller. Birkaç yer yatağı ve hepsinden ilginç olanı da duvardaki çiviye asılı duran yağ lambasının titrek ışığından süzülen, duvarlardaki gölgeler. Ninemiz gelip bize masallar anlatıyor ve yorgun gözlerimiz uykusuzluktan süzülüyor. Annem bizleri bahçedeki köy tuvaletine sonra da büyük teknede yeşil zeytin yağından yapılmış, sabunla el ve yüzümüzü yıkamaya götürüyor. Yumuşacık havlular kömür ütüsünde kalıp gibi ütülenmiş. Siliyor yüzümüzü, ellerimizi. Artık dedemizin anneannemizin ellerinden öpüp yatak odasının yolunu tutuyoruz. Yataklarımıza girip akşam duamızı ediyoruz. Annem lambaya üflüyor. Birden her yer karanlığa boğuluyor ve pencerenin perde arasından ay ışığı sızıyor odaya. Derin bir uykuya dalıyoruz. Sabah da horoz sesi ile uyanıyoruz. Yeni bir gün. Ağıldan çıkan koyun kuzu melemeleri. Tarlada çalışan işçi sesleri. Bahçedeki fırında pişen köy ekmeklerinin, çöreklerin kokusu. Taze tereyağı, sıcacık taze sağılmış ılık süt. Izgara, hellim ve zeytin, bahçeden kopartılmış domates ve salatalıkların o muhteşem kokuları, hiç burnumdan gitmedi ki yıllardır!!. Hiçbir yerde bulamadığım lezzet o çocuk damağımda yer etmiş.
Veeee nereden nereye !!! Deniz kenarından, güneşin batışından taaaa yıllar gerisine, maziye bir dönüş yapıp neleri hatırlamışım. Dünüm, bugünüm ve belki yarınım! Bir ömür… Yaşanılmış bir hayat. Ambarı olmayan gözlerin içerisine sığdırdıkları…
Çizmeye çalıştığım bu tablo, işte bir köy var çoook uzaklarda. Okyanusların taaa ötesinde. Özlediğim, unutamadığım… Gidemesem de, göremesem de hep orada bir yerde. Denizinde, taşında, toprağında. Bir tarih yazılmış. Ve yazılmaya devam edecek. Yine canlandı gözümün önünde hatıralar. Tatlı, sönük bir sis gibi. Benliğimde kazınmış derin bir iz gibi. Bir koca ömür dedikleri bir nefes gibi.
Evet bir başkadır herkesin yaşadıkları ve yaşayacakları. Hayatımızdan tek tek kopan takvim yaprakları gibi tıpkı.
Tekrar buluşuncaya dek esen kalınız, dert ve tasa girmesin yüreklerinize sakın.
Saygılarımla,
ÇİMEN SUPHİOĞLU
O zamanlar herkes gibi ben de 2 yıl sonra temelli dönüş yapmanın hayali ile yaşıyordum. Bu asla mümkün olmadı. Avustralya’ya geldikten ancak 15 yıl sonra, oğlumuzu sünnet ettirmek için ilk kez gidebilmiştim canım vatanıma.
Birçok hayalim, istediğim gibi gerçekleşmedi. Tecrübesizlik, saflık, yerleşim, geçim derdi veya gençlik…Artık ne dersek diyelim. Hayat toz pembe değil ki!…
Yıl 1975… Memleket henüz savaştan yeni çıkmış. Ben 18 yaşında liseyi bitirip mezun olmuştum. Ailemin tek kızı idim. Benden küçük üç erkek kardeşim vardı. Son sınıfta iken, Avustralya’da yaşayan, iyi bir aile çocuğu ile sözlenmiştim. (Eskiler hep bir lafa takılı kalıp, 18 yaşından sonra evlenemeyen bir kızı evde kalmış sayarlardı.) Muhafazakar bir aileden geliyordum. Bu yüzden Lefkoşa Türk Kız Lisesi Edebiyat bölümünde okumuş, hiç yurt dışına çıkmamıştım. Okulda iken öğretmenlerim hep, sen güzel bir yazar veya avukat olabilecek kapasite sahibisin derlerdi. Sınıfta, seçilen herhangi bir konuda, iki grup yapılır ve konu hakkındaki araştırmalar tartışılırdı. Övünmek gibi olmasın ama her zaman benim grubum bu tartışmayı kazanırdı. Öğretmenim, bir konu hakkında 250 kelimelik bir kompozisyon yazmamızı istediği zaman ise; bana, az yaz ne olur derdi. Bitirme imtihanlarında Türk Dili ve Edebiyatı’ndan 10 üzerinden 10 almıştım.
Her genç kız gibi, ben de iyi bir üniversitede tahsil yapıp, kendi ayaklarım üzerinde durma sevdasında idim. Ancak o zamanlar, memleketimde üniversite yoktu ve babam da beni Türkiye’ye göndermek istememişti. Çocukluk ve gençlik yıllarımda hep erken büyümeyi hayal eder, sabırsızca ve bir an önce büyümek isterdim. Ahhhh!!! Şimdiki aklım olsa dermişim… Tasasız başım, çocukluğun saflığı ve umursamazlığı meğer bambaşka imiş. Tabii ki yaş aldıkça, her şey zamanına ve yerine göre şekil alacakmış.
1974 yılında mezun olur olmaz, Kıbrıs’ta Barış Harekatı başladı. Zaten ben doğmadan önce de Türkler ve Rumlar arasında devamlı sürtüşmeler oluyordu. 1963 yılında henüz 7 yaşında iken de evimizden bir gece pijamalarımız ile göç etmiştik. (Bir başka yazımda sizlere bu anımdan da bahsetmek isterim.) Barış Harekatı ile zor günler yaşayıp, birçok şehit verdik. Savaş biter bitmez de 3 ay içerisinde aile arası bir nişan, ve sonrasında küçük bir düğün (ki, düğünde herkesin gözü yaşlı, acıları taze idi) ile evliliğe adım atmış oldum. Yabancılara mahsus ilk Türkiye Cumhuriyeti pasaportunu ben almıştım.
Düğünden sonra yolcu gemisi ile Mağusa Liman Kasabası’ndan bir akşam yola koyulduk. Ben, bir adım atarken, üç adım geri gidiyordum. Ardımda bıraktığım memleketim, anne ve babam, kardeşlerim hep ağlıyorlardı. İçim buruktu, ancak yepyeni ufuklara, daha iyi bir hayata, bambaşka bir dünyaya gidiyor olmanın da heyecanını taşıyordum. Kolumdaki yeni tanıdığım adam!! Beni neler bekliyor? , ve daha birçok cevapsız soru ve düşüncelerle ağır adımlar ile ilerleyip gemiye bindim. Gözlerimden damlayan yaşlar, kalbimi zehirli bir ok gibi delip acıttı. Kayın validem, çeyizin olsun götürsün dedi diye, 3 bavul, 3 yorgan da cabası taşıdık. (Kaldı ki sonradan bu yüke Avustralya gümrüğünde 500 dolar da vergi ödedik :=))
İyi ki, gemide bizimle yolculuk yapan ve Türkiye’de okuyan 3 üniversite öğrencisi eşimin tanıdığı kişilerdi.. Bize yol boyu çok yardımcı oldular. Önce gemi ile Mersin’e, oradan da otobüsler ile Ankara’ya yola çıktık. Birkaç yerde mola verdik. Ankara’ya vardığımız zaman ucuz bir otelde kaldık. Yerimi yadırgadım. Duş, alt katta ve herkesin ortak kullandığı bir yer idi. Bir hafta gibi vize işlemleri, uçak biletleri ile uğraştıktan sonra Avustralya yolculuğumuz başladı. Hayatımda ilk kez uçağa binmiştim. Herkes balayı için özel tatil beldelerine gider iken ben bilmediğim bir memlekete, gurbet diyarına doğru yol aldım. İçimi tarifi imkansız bir his, heyecan ve de üzüntü ile karmakarışık duygular kaplamıştı.
Uzun ve yorucu bir uçak yolculuğu, önce Sydney, akabinde Melbourne’ye varış ile neticelenmişti. Karşılamaya gelen eşimin ailesi bizleri sevinçle kucakladılar.
Arabaya bindik. Etrafa sessiz ve şaşkın bir şekilde bakarken ilk soru geliverdi hemen. Melbourne’yi nasıl buldun?… Nasıl bulayım.!!! Bismillah… Dakika bir gol bir. Daha ne gördüm ki, ne söyliyeyim…
Evler, dışlarında sıva olmadığı için bana çok değişik gelmişti. Oysa Kıbrıs’ta kerpiç veya beton evlere dıştan sıva sürülürdü. Buradaki evler tahta veya dış kısmı hep tuğlaydı. Acaba sıva yapacak paraları mı yok? Diye düşündüm bir an. Sesli düşünmüş olacağımdan, arabada gülüşmeler oluverdi. Kızardığımı hissettim, yanaklarımdan kulaklarıma kadar bir alev sardı beni. Nihayet eve vardık. Ellerinde küçük hediyelerle, hoş geldine, gelen gidenin haddi hesabı yok. İngilizce fısıldaşmalar…. Mesela görümceme; ailem, yaşım, İngilizce bilip bilmediğim hakkında sorular soruyorlardı. Anlıyordum ama konuşma kabiliyetim sınırlı idi. Oysa hepsi de Türk. Niye İngilizce konuşuyorlar ? ben, ne konuştuklarını anlamayım diye mi, yoksa gösteriş için mi? Belki her ikisi de. Okulda, İngilizce ‘A’ sınıfında olduğumdan anlıyorum herkesi, her şeyi. Ama sessizce dinliyorum. Hayır! İngilizcesi yok rahat konuşun diyor görümcem.
O zamanlar, hafta sonları her kasabada büyük pazar marketleri dedikleri alış veriş yerleri kurulurdu. Rast gele geldiğimiz güne denk gelmiş, eşim elime 20 dolar tutuşturup haydi siz bayanlar hep birlikte gidin ne arzu edersen alın diye gönderdi bizi. (Meğer o zamanlar iş yerleri, maaş olarak erkeklere haftada 150, bayanlara da 75 dolar veriyormuş.) Bu yüzden bana verilen para fazla diye çok şanslı olduğum defalarca söylendi. Ben o gün, bütün pazarı dolaştım ve hiçbir şey almadım. Çünkü ne paranın değeri, ne de alacağım ihtiyaç hakkında bilgim vardı. Geri dönünce parayı iade ettim.
O yıllarda her kim, iş yerine işçi götürürse ona bahşiş de verilirdi. Biz yeni evli olduğumuz için, eşime düğün hediyesi olarak 75 dolar verilmiş.
Sonradan, ev işlerine, bulaşık, temizlik, yemek gibi işlere bakar oldum. Herkes sabah kalkıp işe gidiyor, evde ben yalnız başıma işlerle, bulaşıklarla uğraşıyordum. Ben, İngilizce okula gidip vaktimi değerlendirmek, pratiğimi artırmak istedikçe, eşim bekle, vergi zamanı (tax) geçsin, eşe bakım için hükümetten geri iade alayım, sonra bakarız diye geçiştiriyordu. Posta ile İngilizce öğrenmeme de, işe başlamama da sıcak bakılmadı. Arkadaşların yardımı ile, trenle gittiğim ‘Allen’s Sweet’ şeker fabrikasında mülakata girip her soruyu başarı ile cevaplayınca işe alınmıştım.
Odama kapanıp özlediğim ailem için saatlerce ağladığım oluyordu. Çünkü o zamanlar şimdiki teknoloji yoktu. Ayda bir kez mektup gidip gelebiliyordu. Telefon yoktu ancak postaneden veya telefon dairesinden randevulu görüşme yapılabiliyordu. Gözümüz postacının getireceği mektupta idi. Türkçe ne bir video, ne de radyo istasyonu veya sinema vardı. Sonraları sinemalarda arada bir Türkçe film gösterisi oluyordu. Yıllar sonra videolar, videocular, piyasaya çıktılar ve Türkçe film kasedi ile video kiralanırr olmuştu.
Hiç unutmam, yıllar sonra, birkaç aile hafta sonlarında toplanıp birimizin evinde sabaha kadar film izlerdik. O zamanlar Kemal Sunal, Ferdi Tayfur, İbrahim Tatlıses’in ilk flimleri revaçta idi. Alış verişe gittiğimiz zaman genelde yürüyerek giderdik. Kiralık eve çıktığımız zaman, oturacak tek koltuk, tv, yoktu. Tek odalı (flat) denilen dairede sadece buzdolabı, mutfak masası, 6 turuncu renk demir sandalye, yatak (başlık da görümceden ödünç verilip, sonradan geri alınmıştı) vardı. Yani sadece elzem olan eşyalar ile hayata atılmıştık. Arkamızda bizi koruyup destek çıkacak ana, baba, aile yoktu ki!. Ana vatanımızdan hiç bilmediğimiz büyük bir memlekete, ellerimizde birer bavul ile gelip yeni bir hayat kurmaya başlayan, savaş yorgunu ama genç ve ümit dolu bir avuç insandık.
Nerede bir Türk görsek hemen tanışıp görüşürdük. Ev ziyaretleri, piknikler, muhabbetler bambaşka idi.. Herkes özlem ve hasret içerisinde, birbirine kenetlenmişti adeta. Gurbette birçok zorluğa göğüs germek zorundaydık. Alış veriş sonrasında geri eve dönerken taxi çağırırdık. 30 dolara şimdiki alış veriş arabalarının altını, üstünü tıka basa doldurabiliyorduk. Ödemeye gelince de kağıt poşetlere paket yapılıyordu her aldığımız. Doğaya daha fazla önem verilirdi. Geldiğimizin 6. ayında ancak tv alabilmiştik. Üstelik renkliydi. Nasılsa ihtiyacımız var idi. Almış iken, küçük de olsa renkli olsun demişti eşim. Ailesinde büyük olay olmuştu. Herkeste siyah beyaz var iken, biz niye renkli almışız. Taksit ile Waltons diye bir mağazadan sandalyelere uygun koltuk takımı, yatak başlığı da aldık sonradan. O yıl turuncu renk çok moda idi Avustralya’da.
Kirada otururken, iş yerime gidip gelmek için tren kullanmak zorundaydım. Sabah saat 5.30’da yürüyerek istasyona 20 dakikada varabiliyordum. Soğuk, yağmur, çamur fark etmiyordu. Karanlıktan çok korkuyordum. O saatlerde yollar çok tenha ve karanlıktı. Komşumla birlikte çıkıp yürüyorduk. O Broadmeadows’taki Erricsson fabrikasına gitmek için North Melbourne durağında inip Broadmeadows treni ile giderken ben yoluma devam ediyordum. Eşim ise Footscray kasabasındaki Olympic Tyres teker fabrikasında, vardiyalı işçi idi. (Ailesi görücü geldikleri zaman, rahmetlik halası gururla oğlumuz makine mühendisi, evi var, işi güzel vs vs saymıştı. Babam da, bir kızım var yurt dışına da vermem, çalıştırmaya da kıymam diyordu. Oysa ben, fabrikaya işçi olarak girmiştim. En azından çalışıp eksiklerimizi alabilir, belki bir ev sahibi olabilirdik. İki kişinin çalışması şart idi. Hem evde boş oturup da ne yapacaktım ki!!!.)
Eşim döner shift (vardiya) çalıştığı için, birbirimizle mutfak masamıza bıraktığımız notlar ile haberleşirdik. Geceleri iş dönüşü yine karanlık ıssız yollardan hızlıca yürüyerek eve döner, karşı komşumla birkaç saat tv izlerdik. O cinayet ve korku filmlerini beğenirken, ben savaşlardan çıkıp geldiğim için romantik ve komedi, filmler izlemek isterdim. Birçok kitap da okurdum. Gelirken getirmiştim beraberimde.
Şimdiki gibi internet, Türk dizisi, telefon, radyo, kütüphanelerde Türkçe kitap yoktu. Kitap sevdam ise, Allah rahmet eylesin, Kıbrıs’ta iken karşı komşumuz Kitapçı Kemal Deniz Amca sayesinde gelişmişti. Türkiye’den koliler ile gelen kitaplardan, istediklerimi seçip okur ve iade ederdim. Dikkatli ve koruyarak okuduğum kitaplar raflarda satış için yer alırlardı dükkanında.
Yine çok uzun oldu yazım. Yazacak, anlatacak aslında daha birçok anım var.
Velhasıl… Ne umduk?, ne mi bulduk?…Çok şeyler!!!
Hayaller bedava, güzel ve erişilemese de birer ümittirler. Kişiye heyecan, ileriye doğru bir sevk ve bakış açısıdırlar diyerek yazımı burada sonlandırıyorum.
Tekrar buluşuncaya dek esen kalınız.
Saygılarımla,
ÇİMEN SUPHİOĞLU