rank-math domain was triggered too early. This is usually an indicator for some code in the plugin or theme running too early. Translations should be loaded at the init action or later. Please see Debugging in WordPress for more information. (This message was added in version 6.7.0.) in /home/merhabaaustralia/public_html/wp-includes/functions.php on line 6131rocket domain was triggered too early. This is usually an indicator for some code in the plugin or theme running too early. Translations should be loaded at the init action or later. Please see Debugging in WordPress for more information. (This message was added in version 6.7.0.) in /home/merhabaaustralia/public_html/wp-includes/functions.php on line 6131Çoçukluğumda, “Güneş olmak istiyorum, anne”, adlı bir şarkıyı söylemeyi çok severdim. Sen de fısıltıyla “ol bebeğim, annen kurban boyuna” derdin.
Hatırlıyor musun?
Anne! Bir insan kendi ismine bu kadar benzer mi? Çocukken, adının güneş anlamına geldiğini yaşlı insanlardan duymuştun. Yıllar sonra birçok kaynaktan farklı anlamlarının da olduğunu öğrendim, ama fark etmez. Ben yalnız isminin değil, kendinin de güneş olduğunu çok iyi biliyordum. Gidişin tıpkı gün batımındaki gibi; her yere soğukluk ve karanlık çöktü.
Seninle konuşmayalı on üç yıl oldu. Sen gidince yapmam gereken işler çoğaldı; annesizlik kolay mı? Yokluğundan beri ilk defa sana bir mektup yazıyorum. Bundan sonra da yazacağım. Çocukken birkaç gün akrabamın evinde misafir oldum. Sensizliğe dayanamadım ve seni nasıl sevdiğimi, seni nasıl özlediğimi bir kağıda döktüm. Eve geldiğimde sana getirdim. Keşke bu ilk mektup son olmasaydı, anne. Keşke o günden beri sana her gün yazsaydım. Şimdi yıllar sonra ilk kez sana yazarak düşünüyorum, “acaba beni unutmuş ola bilir misin?” Bazen sanki bin yıldır ayrılalı, bazen sanki dün gibi gidişin. Biraz üzdüler beni, biraz yordular. Biraz korkmuş olabilirim, biraz üşümüş. Ama yine de senin şefkatli, sevgi dolu küçük prensesinim anne.
Hep karanlıktan korktum anne, hatırlıyor musun? Işık kapalıysa yan odaya geçemezdim. Geceleri de bu yüzden hiç sevmedim, gözlerimi kapatmaya bile korkuyordum. Bir gün, geç saatlerde, bir geziden dönerken babama “Korkmuyor musun?” diye sordum. O da “Sen korkuyor musun?” diyerek, bana baktı. Sonra elimi daha sıkı tutarak, “yanındayım, korkma kızım” dedi. Ama o da güneşsizliğe dayanamadı, anne.
Sen bir gün güneş gibi batınca her yer zifir karanlık oldu. Karanlıklarda korkacağımı, karanlıklarda kaybolacağımı bile bile bıraktılar ellerimi, anne. Çok, ama çok korktum, anne. Geceye dönüştüm. Gece gibi yaşamaya alıştım. Gece olmak zor, tabii, ama sen güzel taraflarını düşün. Sonra gök yüzümü buldum. Yıldızlarımı, ayımı buldum. Gece oldum, ama karanlıklarda kaybolmayı değil, saklanmayı, korunmayı, beni karanlıklarda yapayalnız bırakıp gidenlere gece gibi düşmeyi öğrendim, anne.
Sen bir kuş gibi uçup giderken kanatlarımı avuçlarında unutmuşum meğer. Yavru kuş gibi yuvada yalnız, kanatsız kaldım, anne. Kanatsızlığa alışacaktım, onları hiç olmadı sanacaktım. Ama bu sefer canavarlar bırakmadı peşimi, anne. Ayakta durmaya, yürümeye bile doğru dürüst alışamadan koşmalıydım, anne. Çıplak ayakla hiç durmadan, gece bilmeden, gündüz bilmeden koştum, anne. Bacaklarım yaralı, üstüm başım yırtık delik, anne. Her yanımda sensizlikte beni kovan bir yırtıcının belirtisi var, anne. Hiçbir zaman kanat çalamadım gök yüzüne, kanatlarımı sen aldın götürdün. Bu biraz zor tabii, ama sen bir de güzel tarafını düşün. Şimdi o kadar hızlı koşuyorum ki, kanatsız kurtulmayı, korunmayı ögrendim, anne. Düşünsene…

“Kimse senin dalgalarla nasıl boğuştuğuna bakmaz. Gemiyi limana getirip getirmediğine bakar” diyordu Victor Hugo. Küçücük tekne ile açılırken hayat adlı okyanusa kocaman gemiler yol vermediler, kıyıya giden en kolay yolu bana söylemediler, anne. Fırtınalar savurup durdu, kimse kurtarmak için çaba göstermedi. Her yanım delik deşik oldu, dalgalar içime doldu, anne. Ama sulara dalmadım, dalgalarla çarpışa çarpışa deniz olmayı bile başardım, anne. Düşünebiliyor musun? Deniz olmak zor tabii. Bazen kendi fırtınlarımla çarpışıyorum, bazen kendi soğukluğumla bile üşüyorum. Bazen kıyıların sınırlarına sığamıyorum. Bazen kendi dalgalarıma yeniliyor, bazen kendi diplerime dalıp duruyorum. Ama sen bir de güzel tarafını düşün. İhaneti, saygısızlığı, haksızlığı ezbere bilenleri diplere, uzaklıklara, geçmişlere, tüm gider geri dönemezliğe daldırdım, anne.
Anne, hayatımıza giren yanlış insanlar tokat gibidir. Her seferinde acıttıkları yerden bir ders verirler. Bunu anlamam için ne çok tokat yemeliymişim meğer. Hem hiç beklenmedik yerlerden vurulunca, hem de daha çok güvendiklerinden, arkadaş sandıklarından vurulunca anne, tokatlar ağırtmadı zamanla. Böyle olunca bu defa yumruk oldu yanlış insanlar. Bir de baktım ki, taş oldum anne. Bir de baktım ki, duvar oldum anne. Duvar olmak biraz zor, haklısın. Uzun zaman alışamadım taş gibi yaşamaya. En çok taşlaşmak zor geldi bana. İçimin ısısını, alevini korumak için dışardaki tüm rüzgarlara karşı kale gibi durmalıydım, biliyor musun? Bazen içim kavrulsa bile, dışarımın soğukluğundan kimse anlamazdı derdimi. İçimdeki küçücük kız üşümesin, ağlamasın, korkmasın diye bazen kale duvarı gibi geçilmez, bazen yuva gibi sıcak oldum. Kendi kendime huzur oldum, anne. Ama bir gün çıkıp gelseydin, uzaktan geldiğini görseydim küçülüp küçülüp nehir taşı olurdum ayaklarının altında, anne. Taş olmak, duvar olarak yaşamak zor, ama sen bir de güzel tarafını düşün, anne. “Tokat” insanlar, “yumruk” insanlar bundan böyle taşlarla, duvarlarla çarpışmakta. Bu kadar güçlü olmamı istemezdin, biliyorum. Güçlü olmak için bu kadar zormuş bilmiyordum.
Sen toprak olunca ben de yol oldum anne. Yalnız ben değil herkes, her şey yola dönüştü benim için. Mesela, tüm isteklerim, tüm hedeflerim, uzak yakın tüm adresler, tanıdık tanımadık tüm insanlar yol oldu, anne. İp gibi bağladım birbirine tüm yola dönüşenleri. Yetmedi, kendim yol gibi uzadım, uzadım, ama sana gelemedim, anne. Yol olmak da zor. Bazen kendi yollarımda kayboldum, bazen düğümlendim, bazen çözülmez oldum, bazen gidilmez oldum. Senin için yola dönüştüm, anne. Ama hiç üzülme, sen bir de güzel tarafını düşün. Tüm yollarla sana geliyorum, anne.
Büyüyünce senin gibi günes olmak istedim, anne. Bense yol oldum, deniz oldum, taş oldum, duvar oldum anne. Kocaman dünya oldum her şeye dönüşe dönüşe, artık güneş olmama çok az kaldı. Sen beni bir doğurdun anne, bense sensizlikte bin oldum. Güneşin düşdüğü her yer olmak bir az zor tabii, ama sen bir de güzel taraflarını düşün. Canım annem, güzel annem, Güneş annem- Raziyyem- ben senin kızın oldum ya, ne olursam olayım halimden razıyım.
Bazen ses olmak istiyorum. Beni duyman için, ne kadar özlediğimi anlaman için yediden yetmişe dünyadakı tüm insanların bir ağızdan “anne” diye bağırmasını istiyorum, anne. Bak, işte öyle bir sese dönüşmek istiyorum anne.
Anne! And olsun beni ben yapan sütüne hiçbir kimseye, hiçbir şeye ihanet etmedim. Hatıralarıma, duygularıma, yoluma, içimde koruduğum küçüçük kıza ve onun masumluğuna, balkonuma konan kuşa, baharda evime dolan karıncaya bile ihanet etmedim. Ucuza atlatamadığıma rağmen hep dürüst olmaya, hep doğruyu söylemeye kalkıştım. Hep haksızlığa haykırdım.
Babama selam söyle, anne. Söyle ki, Alzheimer olduğunda bile yalnız benim ismimi hatırladığı gibi, hala beni unutmadığını biliyorum. Bir de babama sor anne, beni taş olmaya, duvar olmaya, deniz olmaya, yol olmaya, kanatsız çıplak ayakla koşturmaya zorlayanlar affedilir mi?
Bir gün yaşlanırsam ve her şeyi unutmaya mahkum olursam son iki kelime olarak babamın ve senin isimini hatırlamam için dua ediyorum. Sen gidince dualarının bir ipi kırılmış sallancağından asılı kaldığımda düşmedimse merak etme beni. Karşıma hep iyi insanlar çıksın diye dua ederdin ya. Onlar da var her tarafımda. Bir gün belki güzel insanlardan da bahsederim sana. Kötülere gelince ben onları karanlıklara, diplere, mesafelere bıraktım, siz ise Allaha havale edin anne. Lütfen, rüyalarıma üzgün değil, gülerek gel ve anlat bana, sen bensiz nelere dönüştün, anne?
Feyziyye Soltanmurat
Azerbaycan’da doğdu. Teknoloji Koleji “Muhasebe”, Bakü Slavyan Üniversitesi “Edebi Yaratıcılık” ve Erzurum Atatürk Üniversitesi “Halkla İlişkiler ve Tanıtım” bölümlerinden mezun oldu. Azerbaycan Yazarlar Birliği Üyesi. Senelerdir birçok gazete, dergi, televizyon ve sitelerde gazetecilik, editörlük gibi görevler üstlendi. İçinde şiir ve öykülerin yer aldığı “Mesaj” adlı bir de kitabı bulunmakta.
![]()
Kahraman evlatların şanlı vatanı Azerbaycan’dan ara ara sizlere mektuplarım olacak.
Bu nedenle ilk olarak nasıl bir ülke olduğumuzu, kocaman gezegenin neresinde bulunduğumuzu, özelliklerimizin ve güzelliklerimizin neler oluğunu kısaca açıklamam gerekecek.
Azerbaycan’dan Avustralya’ya gelen ilk mektubun yazarı olarak doğduğum biricik vatanımı sizlere anlatmak tabiki bana da cidden gurur verici ayrı bir duygu yaşatacak.
Güneşin doğuşu ile renklenen doğanın cilveli güzelliğidir Doğu. Böyle bir gizemli güzelliğin içerisinden boy gösteren ve “Ateş ülkesi” olarak tanınan Azerbaycan, Batı Asya ile Doğu Avrupa’nın kesişme noktasındaki Kafkasya’da yer alıyor.
Antik döneme dayanan tarihi, çeşitli mimari eserleri, büyüleyici doğası, dünyaca ünlü doğal kaynakları, zengin kültür-sanat hazinesi ve Eski Doğu’nun medeniyet beşiği Azerbaycan, aynı zamanda Güney Kafkasya’nın da en büyük yüzölçümüne sahip ülkesi olarak biliniyor.

Doğusunda göğsünü mavi Hazar’a, güneybatısında sırtını kardeş Türkiye’ye dayayarak kuzeyinde Rusya, kuzeybatısında Gürcistan, batısında Ermenistan ve güneyinde İran ile komşuluk yapıyor.
Resmi adı Azerbaycan Cumhuriyeti, resmi dili ise Azerbaycan Türkçesi olan güzel ülkem, yaklaşık 5 bin yıllık köklü bir tarihi bünyesinde barındırıyor.
UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’ne aldığı Gobustan Kaya Resimleri, doğunun ateş diyarı Azerbaycan’ın ne kadar eski bir yerleşim merkezi olduğunu ortaya koyan binlerce kanıttan sadece biri olarak göze çarpıyor.

10 milyonluk nüfüsa sahip Azerbaycan’a Kafkasların en büyük kenti olan ve “Rüzgarlar Şehri” anlamı taşıyan Bakü başkentlik yapıyor.
Lezgi, Rus, Talış, Avar, Ahıska Türkü, Tatar, Ukraynalı, Sahur, Gürcü, Kürd, Tat, Udin gibi farklı milletlerin yaşadığı Azerbaycan’da, halkın çoğunluğunun müslümanlardan oluşmasına rağmen anayasasında ülkenin resmi dini tanımlaması yer almıyor. Hristiyan, yahudi ve diğer tüm din mensuplarının inançlarını özgürce yaşamaları kanunların koruması altında bulunuyor.
1918 yılında üç renkli bayrağını, milli marşını, anayasasını oluşturarak kendi bağımsızlığını ve ulusal laik devlet olduğunu ilan eden Azerbaycan Halk Cumhuriyeti, Kafkaslar ve Orta Doğu coğrafyasındaki Türk devletleri içerisinde kurulan ilk demokratik cumhuriyet olma özelliği taşıyor.
Ancak iki yıl sonra 1920’de Rus-bolşevik işgaline uğrayıp Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti olarak Sovyetler Birliği’ne katılmak zorunda kalıyor.
Ülke bağımsızlığını kazanmak için 1991’e kadar Sovyetlerin dağılmasını bekliyor. Sovyetlerin dağılmasıyla hızlı bir şekilde bağımsızlığını yeniden ilan ederek Rus ordusunun kendi topraklarından çıkarıltılmasında başarı elde ediyor.
XX. yüzyılda üç alfabe değişimi yaşayan Azerbaycan, asrın başına Arapçayla ilk adımlarını atıyor. 1918 yılında kısa süren cumhuriyet döneminde latin alfabesine geçiyor. Sovyetler Birliği’ne katılmak zorunda bırakılması nedeniyle 1929 yılında kiril alfabesini kullanmak zorunda kalsa da 90’lı yılların başında bağımsızılığına kavuşup tekrar latin alfabesine geçiş yapıyor.
Dünyadaki 11 iklimin 9’u Azerbaycanda görülebiliyor. Ayrıca bilinen 2 bin artık çamur volkanından 344’ü Azerbaycan’da bulunuyor. Ayrıca bu çamur volkanlar, Dünyanın Yedi Harikası listesine eklenmek için aday gösteriliyor.

Deniz seviyesinden 657 metre yükseklikte Azerbaycan topraklarının yüzde ellisi dağlık alanlardan oluşuyor. Hazar Denizi’nin en derin yeri 1025 metreyle Azerbaycan’a ait olmakla beraber dünyanın en kaliteli petrol yatakları da yine burada yer alıyor.
Dünyanın en kaliteli havyar üretiminin %80’i Hazar’ın Azerbaycan kıyılarından temin ediliyor.
Dünyanın ilk ve tek minyatür kitap müzesi Bakü’de bulunuyor.
Azerbaycan aynı zamanda dünyada kadınlara seçme ve seçilme hakkı veren ilk müslüman ülke olarak da biliniyor.
Doğunun ilk operası Azerbaycan’da bestelenirken yine aynı şekilde doğunun ilk kadın bestecisi de Azerbacan’dan çıkıyor.
Pek az kişi bilse de Nobel Kardeşler (Alfred Nobel, Ludvig Nobel, Robert Nobel) bir zamanlar Bakü’de yaşıyor, burada fabrika kuruyor, petrol işleriyle ilgileniyor ve ilk ciddi kazançlarını bu topraklardan elde ediyor.

Bakü’de Nobel kardeşlerin petrol endüstrisine girmesiyle hemen hemen aynı sıralarda Siemens kardeşler de ülkede bakır madeni işine girerek yaptıkları yatırımlarla onlar da büyük paralar kazanıyor.
Değerli okurlar, bu yazım ile doğunun mavi gözlü Hazarı’ın kıyısında uzayan Azerbaycan adlı güzelliğin çok kısa tanıtımını yaptım sizlere.
İlerleyen görüşlerimizde memleketimin eski dönemlerini, tarihini, mimarisini, güzel sanatlarını ve mutfağını sizlerle paylaşacağım…
Feyziyye Soltanmurat
Azerbaycan’da doğdu. Teknoloji Koleji “Muhasebe”, Bakü Slavyan Üniversitesi “Edebi Yaratıcılık” ve Erzurum Atatürk Üniversitesi “Halkla İlişkiler ve Tanıtım” bölümlerinden mezun oldu. Azerbaycan Yazarlar Birliği Üyesi. Senelerdir birçok gazete, dergi, televizyon ve sitelerde gazetecilik, editörlük gibi görevler üstlendi. İçinde şiir ve öykülerin yer aldığı “Mesaj” adlı bir de kitabı bulunmakta.
![]()
Uçmağa içimizdeki boşluğa kanad çırparken başladık
Burası çıkmaz sokak değil
Burası uçurum başı.
Yetiştik nihai yaşamayı bilmeye
Yetiştik artık hayata alışmaya.
Gökyüzünde beyaz çiçekler gibi açmış bulutların başına dolanan beyaz kelebeklere benzer martılar.
Güzel Bakü’nün huzurlu kıyılarında bembeyaz martılar ses sese vermiş, insanlara bir şeyler anlatıyorlar gibi hiç susmuyorlar. İnsanlar aile, arkadaş veya sevgili olarak durmuş bakıyor şımartılmış çoçuk misali beyaz kuşlara. Belki de onlar uçmazlar sadece oyun yaparlar. Bir de beni böyle çek diye poz verirler beyaz çiçekler gibi açan bulutların çevresinde kanat çalarak. Martılar beyaz kelebeklere benzerler ki, insanlar unutmasınlar-hayat kelebek ömrü kadar kısa.
Meğer beyaz çiçekler üzerinde uçuşan beyaz kelebekleri hatırlatıyormuş. Bir bankta oturmuş iki yaşlı insan. İki yaşlı kadın. Bir şeyler konuşuyor. Gökyüzünde koşuşturan şımarık çoçuklara benzer kuşlara bakmış sinsice ne konuşuyor olabilirler, acaba? Belki hayatın son dönemini yaşarken soğuk kıyılarda hızlıca yürüyen, zıplayan, masmavi göklere dalan bir çift martı olmak istemişler. Belki hatırlamışlar uzak bir kıyıda sevdiği ile ilk buluşlarına martıların da şahitlik ettiklerini. Belki ilk el ele tutuşları gelmiş film şeridi gibi gözlerinin önüne, belki ilk sarılışlarında kalplerinin ilk çarpıntılarını yeniden yaşamışlar birbirlerine konuşurken. Kim bilir?
Gökyüzü toprak gibi;
toprak çiçekleri
gök yüzü bulutları bitirir.
Yerdeki yollar yürüyüp gitmek için
Ve bir gün dağılırsa unutur gidersin.
Gökdeki yollar kanadı olan herkes için
Ve bir gün dağılırsa buluta dönersin,
Çiçeğe benzersin.
Bir başka bankta bir kadın, bir çoçuk, yanlarında bir yavru köpek. Çocuğun gözleri gökyüzünde. Anne çantasında bir şeyler arıyor. Yavru köpek boğazından bağlı bankın ayağına.. Her defasında birileri yaklaşınca annesini yeniden bulmuş gibi musmutlu ona doğru koşup üzerine atlaması geçiyor içinden. Ama boğazındakı ipin izin verdği kadar mutlu olma şansı var. Ne kadar insan kaderine benzer bir manzara, değil mi. Bazen biz de öylece tam hayellerimize kavuştuk sanırken boynumuzdaki neredense uzanan bir ip bizi ileri atlamaya, yetişmeğe, belki mutlu olmaya engel olur. Ara sıra köpek de çocuk gibi göklere beyaz martılara bakar. Bir hüzünlü şekil alır gözleri. Anlık dalar. Belki de, keşke, o da bir martı olabilse, diye düşnüyor. O da boynundaki ip kadar değil, göklerce mutlu olabilse ne güzel olurdu, diye düşünüyor yavru köpek. Belki de yavrudur diye, bir ip uzunluğu kadardır mutluluğu. Belki büyüyünce çok şey degişecek. Mesela, o da beyaz olucak, belki o da denizin üzerine atlayacak ve bembeyaz kanatları ile denize yukarıdan bakabilecek. Büyüyünce martı olacak belki de. Ama büyüyünce…
Küçük köpek gözlerini martılardan çekip yeniden yaklaşan adamlara taraf koşmaya ve boynundaki ip uzunluğu kadar mutlu olmaya devam ederken yanındaki çocuk hiç gözlerini çekmedi martılardan. Vatan savaşına gitmiş, hiç dönmemiş babasını arıyordu göklerde, belki de. Baban artık göklerde, söylemiştiler ya. Kim bilir belki de babası göklerde yürürken yolu kaybetmiş. Belki bulut olmuş. Belki de martıya dönmüş. Belki bunlardan biri babası. Ama hangisi? O soğuk kıyıya konup da ona taraf bakan martı mı acaba? Değilse, neden ona taraf bu kadar uzun uzun bakıyor? Neden hiç kıpırdamıyor? Neden az önce yürürken bacağını çekti? Nerede sakat oldu sol bacağı? Yoksa o martı da mı savaşta oldu? Yoksa o martı da babasıyla aynı savaşta oldu? Martılar savaşa gider mi? Martılar savaştan döner mi? Martılar bile savaştan dönerse benim babam neden dönmedi, diye düşünür çocuk. Ya söyledikleri doğruysa? Ya babam göklerdeyse ve buraya benim için martı olarak indiyse… diye duşunür çoçuk.
Anne sabahtan beri bir şeyler arıyor. Meğer çantasının hemen yanındaymış – bankın üstünde. Gozlüyünü alıp taktı. Derinden içini çekti. Dudakları hafifçe kaçtı. Gözleri kıyıldı. Hayat böyle. Mutluluk elimizin altında. Ansızın görünmez olur, ama biz onu kayıp sanarız. Anne çocuğunu öptü, köpeği sevdi. Ama göklere bakmadı. Denize bakmadı. Kıyıya bakmadı. Martılara bakmadı. Sanarsın ki, gözlüğünü yerde bulduğu noktaya bakacaktı diye arıyordu, belki onunla konuşacaktı, belki orada film şeridi gibi gözüne görünen hayallere bakacaktı diye arıyordu.
Anne başını hiç kaldırmadan gözlerini yerde bulduğu sanki çoktan beri aradığı, buluşmak istediği o noktaya uzunca bakıp durdu. Kıpırdamadan, konuşmadan. Birden noktanın yanına daha bir nokta düştü. Bir damla nokta. Sonra daha biri saçlarına, diğerleri ellerine. Sonra bulutlardan her tarafa nokta noktalar yağdı. Anne başını kaldrıp göklere, bulutlara, martılara baktı. Ve bir martı uçup annenin, çocuğun ve yavru köpeğin karşısına kondu…
Gökyüzündeki yollarda geriye dönüş yok
Her kanat çırpınışında dağılıyor etrafa
Her nefes verdiğinde dönüyorsun dumana
Buluta.
Hey, sen. Evet sen.
kimin kanat çırpınışından
hangi yoldan kopup
Buralara kadar dağılmışsın?
Son ne zaman kayıp olmuşsun
Son ne zaman yol olmuşsun
Bulut olmamıştan önce?
Feyziyye Soltanmurat
Azerbaycan’da doğdu. Teknoloji Koleji “Muhasebe”, Bakü Slavyan Üniversitesi “Edebi Yaratıcılık” ve Erzurum Atatürk Üniversitesi “Halkla İlişkiler ve Tanıtım” bölümlerinden mezun oldu. Azerbaycan Yazarlar Birliği Üyesi. Senelerdir birçok gazete, dergi, televizyon ve sitelerde gazetecilik, editörlük gibi görevler üstlendi. İçinde şiir ve öykülerin yer aldığı “Mesaj” adlı bir de kitabı bulunmakta.
![]()