rank-math domain was triggered too early. This is usually an indicator for some code in the plugin or theme running too early. Translations should be loaded at the init action or later. Please see Debugging in WordPress for more information. (This message was added in version 6.7.0.) in /home/merhabaaustralia/public_html/wp-includes/functions.php on line 6131rocket domain was triggered too early. This is usually an indicator for some code in the plugin or theme running too early. Translations should be loaded at the init action or later. Please see Debugging in WordPress for more information. (This message was added in version 6.7.0.) in /home/merhabaaustralia/public_html/wp-includes/functions.php on line 6131Avustralya’da ilk koronavirüs vakasının resmen teyit edildiği 25 Ocak 2020 tarihinden günümüze kadar aradan geçen yaklaşık 20 aylık sürede hiç bu kadar yüksek vaka sayısı görmemiştik. Üstelik aynı gün Melbourne ve Sydney’den toplam 13 kişinin vefat ettiğini de öğrendik.
Bu yazıyı kaleme aldığım sıralarda Covid-19 nedeniyle 973 kişi NSW, 64 kişi Victoria ve 10 kişi de ACT hastanelerinde bulunuyordu. Sayıların maalesef daha da artması bekleniyor. Zira, Delta krizini şu an en ağır şekilde hisseden NSW için Eyalet Başbakanı Gladys Berejiklian birkaç kez özellikle ekim ayına işaret etti ve bu ayın en kötü ay olacağını beklediklerini dile getirdi.
Neyse. Önümüzde maalesef böyle bir karamsar tablo olsa da şimdi aynı gün aldığımız güzel haber ile kara bulutları birazcık dağıtmaya çalışayım.
Sıkı haber takip ediyorsanız dikkatinizden kaçmamıştır. Avustralya Singapur ile bir aşı takası anlaşması yaptı ve Singapur’dan son kullanma tarihi yaklaşmış 500 bin doz Phizer aşısı Avustralya’ya geldi. Avustralya daha sonra Singapur’a aynı şekilde 500 bin doz Phizer aşısı iade edecek. Singapur’da zaten aşılama oranları hayli yüksek. Avustralya’dan gelecek aşıları eğer ihtiyaçları olursa nüfusun bir kısmı için hatırlatma dozu olarak kullanmayı planlıyorlar. Yani iki ülke için de aslında kazan kazan prensibine dayalı güzel bir alış veriş oldu diyebiliriz.
Ama asıl büyük takas ise İngiltere ile yapılacak. Yani milyonlarca doz aldığımız ve bitmek tükenmek bilmeyen tartışmaların odağındaki Astra Zenaca aşıları ile anılan ülke ile.
İki ülke yani Avustralya ve İngiltere arasında bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşma gereğince bu ay Birleşik Krallık’tan ülkemize 4 milyon doz Phizer aşısı gelecek. İleri bir tarihte de aynen Singapur anlaşmasında olduğu gib Avustralya, İngiltere üzerinden teslim alacağı aşı cinsi ve miktarında bu ülkeye geri gönderecek.
Cidden son derece mennun edici, sevindirici bir gelişme. Phizer aşısı peynir ekmek gibi gidiyor. Bu aşı zaten kısıtlı olduğu için randevu almak istediğimizde epeyce ileri bir tarihe atılıyor. İngiltere’den takviye Phizer aşıları gelir gelmez daha kısa sürede randevular alınacak ve dolayısıyla aşılama işlemi de kesinlikle ivme kazanak. Aşının hız kazanması demek aynı zamanda Delta varyantının daha çabuk bastırılması demek. Delta varyantının kontrol altına alınması ise özgürlük demek.
Şimdi asıl bu yazıya da başlık olan Başbakan Scott Morrison’ın dün İngiltere ile yapılan aşı takası anlaşmasını duyurduğu basın açıklamasında “Teşekkürler Boris. Sana bir bira borçluyum (“Thanks Boris, I owe you a beer.”) ifadesine temas etmek istiyorum.
Kullanılan bu ifade Türk toplumu olarak (Burada özellikle Türkiye’den sonradan gelip Avustralya’ya yerleşen toplum bireylerimizi kastediyorum) hiç ama hiç alışık olmadığımız, belki de bazılarımızın yadırgayacağı, garipseyeceği, bazılarımızın da komik bulacağı bir tarzda söylenmiş bir ifade. Yani Türkiye’de devletin zirvesinde görev yapmış liderlerin ağzından hiçbir zaman bu şekilde bir beyan ben şahsen işitmedim.
Bunları yazarken aklıma geçen seneki bir olay geldi. Bunla ilgili aşağıya video da koydum.
Dünya gündeminde bile haber olan söz konusu olayda Başbakan Scott Morrison, ülke ekonomisini koronavirüs salgınından sonra canlandırmak amacıyla inşaat alanında yatırımlar öngören yeni konut planını basın mensupları önünde açıklarken o sırada evinden çıkan bir vatandaşın “Oraya daha yeni tohum attım. Herkes çimlerin üzerinden çekilebilir mi lütfen” sözleriyle konuşması kesilmişti.
Bunun üzerine Morrison “Elbette, haydi biraz gerileyelim” yanıtını vermiş ve basın mensuplarından çimlerin üzerinden çekilmelerini istemişti.
Vatandaş da daha sonra Başbakan’dan “Üzgünüm ahbap” diyerek özür dilemiş Morrison “Sorun yok, teşekkürler” ifadesiyle karşılık vermişti.
Scott Morrison’ın Boris Johnson’a canlı yayın esnasında yapmış olduğu göndermede kullandığı ifade bizlere Morrison’ın ne kadar rahat bir tutum sergilediğini gösteriyor. Bu biraz da tabiki kültür meselesi. Bir Avustralyalı için çok doğal karşılanabilir ama bizim toplumumuzun geneli için aynı olacağını pek düşünmüyorum.
Avustralyalılar gerçekten çok rahat, cana yakın ve mütevazi insanlar.
Hangi görev ve makamda olurlarsa olsunlar onlara ulaşmak hiç de zor değil.
Olması gereken tam da bu değil mi zaten.
Ne dersiniz?
4 Eylül 2021 Pazar
*Bu yazı Melbourne şehrinden bir toplum bireyimiz tarafından kaleme alınmıştır.
KONUK YORUMLARINIZI BEKLİYORUZ…
Değerli okuyucularımız, bu konuda daha önce de duyurular yapmıştık. Hatırlayanlar mutlaka olacaktır. Merhaba Avustralya konuk yazarlara da açık. Avustralya gündemi veya Avustralya Türk toplumunu ilgilendiren herhangi bir konu hakkında sizler de düşüncelerinizi Merhaba Avustralya kanalıyla paylaşabilirsiniz. Genel yayın ilkelerimizle çelişmediği sürece konuk yorumların sayfamızda yayınlanması ve binlerce kişiye ulaşması elbette mümkündür ve bu bizleri de mutlu edecektir. Yazılarınızı gönderebileceğiniz elektronik posta adresimiz: info@avustralyapostasi.com.au
Not: Konuk yorum sahipleri dilerlerse isimlerini saklı tutabilir veya bir rumuz kullanabilirler.

“Vakalardaki günlük artış oranı şu anda sadece birkaç puan düştü. Bu oldukça hızlı bir şekilde gerçekleşti.
“-Aslında bu, beklentilerimizin çok ötesinde oldu.”
“-Ama rotayı tutmalıyız. Kazanımları mümkün olduğunca korumalıyız. Bu bize çok ihtiyaç duyduğumuz zamanı sağlıyor…” diye de ekleme yapıldı.
Avustralya’da hayat tamamen değişti. Parklar boş, sokaklar sakin, kafe ve restoranlarda ileriye dönük sessizlik ve belirsizlik hakim. Hükümet, mümkün olduğunca hayat kurtarıyor fakat bunu yaparken ekonomik uçlar arasında bir rota çiziyor ya da çizmek zorunda kalıyor.
Kulağa pek hoş gelmediği kesin. Bugün zorlaşan hayat şartlarını hissetmemek mümkün değil, kendimden biliyorum hukuk eğitimimi tamamlamak için üniversitelerle görüşemedim, hatta daha bu hafta evimi değiştirmek zorunda kaldım. Belli ki işler sadece benim için değil herkes için karıştı.
Şimdi ülkede salgının kontrol altında olduğu görülüyor; son veriler ışığında, yapılan test sayısı, vaka oranı ve toplam ölümlere baktığımızda bu durum bende hükümete ve medyaya yeni bir güven oluşturdu. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz merak ediyorum açıkçası.
Morrison hükümetinin krizi ele almasının bir sonraki aşaması, iş hayatını ve sosyal yaşamı ne zaman canlandıracağını çözmek olacak. Bunu ilerleyen zamanlarda en net şekilde göreceğiz.
Peki bu sürecin toplumumuza yansıması sizce nasıl oldu dersiniz, gelin bir de buna bakalım…
Yurt dışındaki birçok vatandaşımız, Türk hükümeti tarafından tahsis edilen uçaklarla anayurda döndü ve karantina altına alındı. Avrupa’nın pek çok yerine hatta Amerika, Asya, Afrika gibi daha uzak kıtalardaki ülkelere de seferler düzenlendi. Doğal olarak bizim gibi aktarma uçuşları olan ülkelerde bu durum imkansızlaştı. Ancak bu olumsuzluğa karşın yalnız olmadığımı hissettim. Konsolosluklarımız çeşitli şehirler de geçici hizmet verdi, salgın hakkında sık sık bilgilendirildim, bir ihtiyacım olduğunda bir telefon kadar uzağımdaydılar. Bununla da yetinmeyip çok güzel işlere vesile oluyorlar.
Konsolosluktan öğrendiğim bilgiye dayanarak, salgın nedeni ile iş imkanlarını kaybeden ve Türkiye’ye yönelik uçak seferlerinin durdurulmuş olmasından dolayı geri dönemeyecek durumda olan, maddi açıdan sıkıntı yaşayan öğrencilere ve geçici olarak Avustralya’da bulunanlara yardımcı olmak amacıyla, dernekler, hayırseverler ve işletmeler çalışma başlatmış. Kimi işadamı 20 öğrenciye barınma sağlarken, kimi işletmeler ücretsiz yemek ikram etmiş, kimisi alışveriş çeki vermiş, kimisi evini barkını açıp misafir etmiş. Böyle güzel haberlere hasret kalmışız. Hepimizin eve kapanmak zorunda kaldığı şu günlerde ihtiyaç duyduğumuz en önemli şey hiç kuşkusuz dayanışma…
Dünyayı saran bu kriz sürecinde milletimizin her ferdiyle, siyasi görüş ve ideolojisi ayırmaksızın birbirine omuz vermesi ne güzel.
Gün birlik olma, kenetlenme günü…
Plajlara indiğimiz, ahbaplarımızla buluştuğumuz, parklarda mangal yaptığımız, temiz havanın ve güneşin tadını çıkardığımız ve en önemlisi sevdiklerimize sarılabildiğimiz günler elbet tekrar gelecek.
Geçmiş Berat Kandiliniz mübarek olsun, yaklaşmakta olan Paskalya ve Hamursuz Bayramı kutlu olsun.
Gold Coast’tan Sevgiler, Sağlıcakla kalın.
Evren Kurt
9 Nisan 2020
Türkçe dünyanın en eski birkaç medeniyetinden birisinin, yaklaşık 4500 yıldır değişmeyen (ki dil canlı bir varlık olduğu için muhakkak gelişir, genişler, zenginleşir, bunu değişim ve başkalaşma olarak ele almamak lazım) kimlik dilidir. Yine Türkçe halihazırda dünyanın en çok kullanılan 7 dilinden birisidir (yaklaşık 300 milyon insan tarafında, 50 farklı şive ile konuşulmaktadır). Türkçe son 10 yılın, dünyada kullanan sayısı en hızlı artan ilk 5 dilinden birisidir.
Türkçeyi niçin öğrenmeliyiz? Zannediyorum çocuğu Türkçe öğrenen her anne baba bu soruyu sık sık kendisine soruyordur ya da sorması iyi olur diye düşünüyorum. 21. yüzyıl maalesef çok fazla materyalist yani maddeci bir yüz yıl. Bunun için genellikle insanlar yapılan her tür işin maddi sonuçlarına bakıyorlar. Maalesef Türkçe eğitimi de bunun dışında değil. Keşke herkes sadece manevi değerlerimiz için Türkçe öğrenip, öğretebilseydi. Bu sebepten dolayı Türkçe öğrenimine biraz bu mantıkla bakmaya çalışacağım.
Türkçe öğrenmenin ilk nedeni hiç kuşkusuz kimliğimizin, ait olduğumuz kültürün ses bayrağı olmasıdır. Bunun onlarca faydasını saymak mümkün ancak kısa bir yazı olduğu için bu hususta birkaç noktaya değinip geçeceğiz. Avustralya’daki Türk toplumunun en önemli problemlerinden birisi maalesef kimlik problemidir. Genç bir adam ben kimim sorusuna kendini tatmin edici cevabı henüz bulabilmiş değildir. Bunun en kısa cevabı ben Avustralyalı bir Türkiye kökenliyim olabilir. Nasıl Samsunlu, Manisalı, Çorumlu olunuyor ise Avustralyalı Türkiye kökenli de pekala olabilir. Ancak, burada fazlaca millet ve baskın kültür olduğu için muhakkak bu kimliğin farklı bir tanımı olmalıdır. Avustralyalı Türkiye kökenli demek, medeniyetinin değer yargılarına sahip ve saygılı, dilini, dinini, örfünü ve adetlerini bilen aynı zamanda yaşadığı ülke Avustralya’nın da değer yargılarını göz ardı etmeyen, bunlara saygılı olan ve destekleyen-ki biz buna entegre diyoruz- bireylerdir. Yani kendi kimliği ve kültürü ile yaşadığı ülkeye uyum sağlayan. Yaşadığı ülkenin kanunlarına saygılı, gelişimine elinden geldiği kadar katkı yapan, çalışkan, başarılı, örnek bir birey. Bunları yaparken aynı zamanda kendi kültürünün bir elçisi olduğu düşüncesini de aklından çıkarmayan. Bu bireyin kendi kültürü için yapabileceği en basit işlerden bazılarını şöyle sıralayabiliriz: Alış-veriş yaparken eğer varsa Türkiye’den gelmiş ürünleri tercih etmek, kültürümüzü korumak ve yaygınlaştırmak için kurulmuş, dernek, vakıf ve kulüplerin faaliyetlerine muhakkak ya organize eden ya da katılımcı olarak destek vermek, AİT OLDUĞUMUZ MEDENİYETİMİZİN DİLİ OLAN TÜRKÇEYİ ÖĞRENMEK VE ÇOCUKLARIMIZA ÖĞRETMEK. Avustralyalı Türkiye kökenlinin vasıflarını bir yazı ile anlatmak veya tarif etmek pek tabiiki imkansız ancak baştan kabul etmemiz gereken en önemli şey Denizlili bir Türk veya Ordulu bir Türk olmakla Avustralyalı bir Türkiye kökenli olmak arasında çok çok büyük farklar ve sorumluluklar vardır. Hakkıyla Avustralyalı Türkiye kökenli olabilmek ciddi bir gayret ve yürek ister. Yine kimliğimizin dili olan Türkçeyi öğrenmeyen çocuklarımızda, maalesef cami önü çocuğu psikolojisi olacak, yani geçmiş ve değer yargıları olmayacak. Geçmişi ve değer yargıları olmayan birisinden her tür hareketi bekleyebilirsiniz. Bunun olumlu olma ihtimali yüzde bir bile değildir. Çünkü nefis dediğmiz şey genellikle insana sorumsuzca işler yaptırır. Değer yargıları ile hareket etmeyen kişilerde maalesef nefis denen iç güdünün gücü ile hareket vardır ve işine ne geliyorsa bu insan onu yapar. Toplumumuzda son yıllarda artan suç oranlarının ve problemlerin temelinde kültür ve kimlikten uzaklaşma vardır. Kültürün ve kimliğin korunmasının ilk şartı kesinlikle dildir. Dilini kaybeden kişi veya medeniyetler maalesef kısa süre içerisinde asimile olup kaybolmuşlardır. Asimile kelimesi bildiğiniz gibi Fransızca kökenli bir kelime Türkçeye tam olarak çevirecek olursak “Benzeşmek, kendine uydurmak” anlamlarına geliyor. Maalesef bizim benzememiz karganın bülbülün sesini taklidine benzeyecek ve ilk gelen grubun çocuklarında yaşanan onlarca kayıp Allah korusun yine yaşanacaktır. Ardından da 1868 yılında buraya gelen Hüseyin Ara Efendinin ve deve sürücülerinin başına gelenler, bizim neslimizin de başına muhakkak ama muhakkak gelecektir. Eğer kökünden kopuk, kültüründen kopuk, değer yargılarından kopuk bir nesil istemiyorsak bunların en büyük koruyucusu ve taşıyıcısı olan dilimizi yani Türkçemizi çocuklarımıza öğretelim. Dilimizi öğreten kurumları destekleyelim. Ne olursa olsun Cumartesi okullarımızı yaşatalım. Hafta içi okullarında da eğer seçebiliyorsak Türkçeyi seçelim. Seçemiyorsak da seçmenin yollarını araştıralım.
Türkçeyi öğrenmemizin bir başka faydası da zeka gelişimimize olacaktır. Dil öğrenen insanların anlama ve ifade etme kabiliyetleri öğrenmeyenlere göre yaklaşık yüzde otuz daha fazladır. Çocuğumuza Türkçe öğreterek onun hayatta başarılı olma yüzdesini artırabiliriz. Çünkü günümüzde iş yapmak kadar, onu sunmak da önemlidir. Türkçe bize bu kabiliyeti kazandıracak, varsa artıracaktır.
Türkçe öğrenmenin üçüncü faydası da okulumuz bittiğinde iki dilimiz olacak olmasıdır. Bu konunun faydasını anlatmak için de ciltler dolusu kitap yazılabilir. Kısaca bahsedecek olursak bir işe başvurduğumuzda eğer iki dilimiz varsa bir dil bilene göre daha avantajlı durumda oluyoruz.. 1960 yıllarında Avustralya’da üniversiteyi bitiren her 10 öğrenciden 7’si dil bilerek mezun olurken, günümüzde bu maalesef 3’lere kadar düşmüştür. Bu da Türkçeyi öğrenenlerin toplumun yüzde yetmişine göre daha avantajlı duruma geçtiğini gösterir. Normal bir dili öğrenmek için insanlar çok ciddi masraf yapıyor ve zaman ayırıyor. Biz bunlara göre çok çok avantajlıyız. Avustralya’da temel seviyede bir dili öğrenmek için yaklaşık 500 saatlik bir kurs görmemiz gerekmektedir. Biz bu temel seviyeyi evimizde Türkçeyi konuşarak ve yaklaşık 120 saatlik bir dersle halledebilmekteyiz. (Bunu Cumartesi okullarına ve burada şuan uygulanan Türkçe programlara ve sonuçlarına göre söylüyorum) Bunun yanında orta seviye için yaklaşık 950-1000 saat civarında bir kursa ihtyaç vardır. Ancak biz Türkçeyi öğrenirken bunu rahatlıkla 120 saatin üzerine bir o kadar daha koyarak halledebilmekteyiz. Ancak tabiiki bunu ciddiye alırsak. Bu konuda bizlerin en büyük yanılgısı ZATEN BEN TÜRKÇEYİ BİLİYORUM demektir. Bir dili biliyor olmak o dili 3-5 yüz kelime ile konuşuyor olmak demek değildir. Bir dili biliyor olmanın ölçüsü o dilde “duygu, düşünce ve isteklerimizi doğru ve düzgün şekilde yazılı ve sözlü olarak anlatabilmektir” sağda solda gördüğümüz Türkçe küçük ilanlarda ve dost meclislerindeki muhabbetlere bakarsak, maalesef bunun böyle olmadığını görürüz. Bunun için tavsiyem sadece okulda değil evde de bu işin ciddiyetini çocuklarımıza hissettirmeliyiz. Yoksa çocuğun notlarına bakarken, Türkçeyi hiç kale almamak veya geçiştirmek çocuğumuzun hem motivasyonunu bozacak hem de o derse kesinlikle ehemmiyet vermemesine sebep olacaktır. Maalesef bizler bunun acısını bir zaman sonra çocuğumuzun buranın kültürü ile iyice yoğrulduğunda bize ve çevresine karşı olan tutum ve davranışlarını gördüğümüzde çekeceğiz. Kanaatimce henüz yol yakınken kimlik dilimiz olan Türkçeye gereken değeri verelim, çocuklarımızın ve çevremizdekilerin öğrenmelerine yardımcı olalım.
Bu konuda umarım bundan sonra da kısa da olsa yazılar yazan hatta meseleyi kitaplaştıranlar çıkar. Ancak ben okuyanların sabrını daha fazla zorlamamak için yazıma bir iki maddeyi açıklamadan yazarak son vereceğim.
4. Türkçe öğrenerek eğlence dünyamızı ve seçeneklerimizi genişletebiliriz. Türk müziği, filmleri, dizileri, edebiyatı…
5. Türkçe ile kendi düşünce ve hayal dünyamıza yeni bir pencere açabiliriz. Yaptığımız çalışma ve araştırmalarda bu dilde çıkmış olan her tür bilgiye doğrudan ulaşma imkanımız olur. Paylaşımlarımızı da buna bağlı olarak artırırız.
6. Turizm: Gidip görebileceğimiz, rahatlıkla kendimize yetebileceğimiz 300 milyonluk bir coğrafyanın kapısı bize bu dille doğrudan açılacaktır.
7. Üniversiteye imtihanlarında Türkçe’den faydalanabiliriz. Şu an belki NSW pek etkili gibi görünmüyor ancak Avustralyada önümüzdeki yıllarda eğitim birlikteliğinin sağlanması ile Viktorya’daki gibi Türkçe üniversiteye girişte etkili olacaktır.
Bu maddelere kendi pencerenizden ve hayat tecrübelerinizden sizler de bir şeyler ekleyebilirsiniz.
En sevdiğim sözlerden:
Suskunluğum asaletimdendir
Her lafa verilecek bir cevabım var,
Lakin;
Bir lafa bakarım laf mı diye,
Bir de söyleyene bakarım adam mı diye.
Hz. Mevlana
“Türkçe ağzımda annemin sütüdür”
Yahya Kemal Beyatlı
“Türkçem benim ses bayrağım”
Fazıl Hüsnü Dağlarca
Değerli okuyucularımız, Merhaba Avustralya konuk yazarlık başvurunuzu siz de aşağıdaki link üzerinden yapabilirsiniz. Teşekkürler..

BİR TOPRAĞIN SON ÖĞÜDÜ
Alın dostlarım alın, ruhumu, bedenimi, kalbimi
Ne varsa aç gözlerinizde büyüyen
Hepsini alın, nasılsa yine de doymayacaksınız
Tükenip yok olan kalplerinizi gördükçe
Bir nefeste can aramaktan
Vazgeçiyorum
Affedemeyeceğim kadar doldurdunuz atıklarınızla içimi
Kalbimin ve zihnimin yaşama hakkından
Vazgeçiyorum
Her kötülük karşısında kendi varlığı için susan
Gözleri ve yüreği sağır bir yoksun olmaktan
Vazgeçiyorum
Soğuk ve şefkatsiz kucaklarınızdan bıktım
Ellerimi ısıtmadınız, dudaklarıma hiç dokunmadınız bile.
Tüm çığlıklar sessiz, ağıtlar arşa yükseliyor.
Dünya yarattığı vahşetin kokusunu soluyorken ciğerlerine
Vazgeçiyorum
Artık kalplerimiz en az hazır yiyecekler kadar tatsızlaştılar
Ve birkaç kırıntıyla sulamayacağımız bir orman varken
Bir yangının ortasında olduğumuzu göremediniz.
Elleriniz kalplerimize ulaşmadan, diğerini ezip geçme derdindeyken
Vazgeçiyorum
Alın dostlarım alın, ruhumu, bedenimi, kalbimi
Ne varsa aç gözlerinizde büyüyen
Hepsini alın, nasılsa yine de doymayacaksınız
Duygu Avşar
Merhaba Avustralya konuk yazarlık başvurunuzu siz de aşağıdaki link üzerinden yapabilirsiniz.

Avustralya seyahatimizde tarım ve gıda sektörüne dair aldığımız notları ve gözlemlerimizi geçen haftadan bu yana 5 gün boyunca sizlerle paylaştık.
Bu altıncı ve son yazı ise genel bir toparlama niteliğinde…
Avustralya’da tarım sektörü paydaşları arasında bir “koordinasyon” olduğu aşikar.
Sektör içi sağlanan “senkronizasyon” sayesinde tarıma dair “tek ses, tek mesaj” havası hakim.
Avustralya’nın 1982’den bu yana ihracat yönetmeliklerinde yaptığı düzenleme ve sıkı duruş uluslararası alanda kredibilitelerini yükseltmiş.
Çiftliklerdeki üretimden ihracata kadar tüm zincir şeffaf, izlenebilir şekilde kontrol altında.
Üretim kriterleri ve denetimler oldukça üst seviyede. Dolayısıyla ihracat pazarında kalite ve güvene dair sorun yaşamıyorlar.
Ama belki daha da önemlisi ürünlerdeki ‘yüksek standart’ ve ‘güven algısı’nın sadece ihracat odaklı olmaması. İç pazardaki tüketiciler açısından da ‘güven algısı’ yüksek. Yani Avustralya’da yaşayanlarda, “En kaliteli ürünler ihracata gidiyor, kalanları da biz tüketiyoruz” diye bir düşünce yok. Avustralya vatandaşları ihracata giden ürünlerle aynı kalite ve güvende gıdaya erişebiliyor. Bu konuda tüketicilerin aklında bir soru işareti yok.
Avustralya içi seyahatlerimizde uçaklarda dağıtılan ikramlardan tutun da marketlerdeki ürünlere kadar kendi markalarının paketlerinin üzerinde “Gururla Avustralya’da Üretildi” yazıları dikkatimizi çekti.
Avustralya, kendi üreticisi ve ürününe sahip çıkıyor.
Avustralya için en büyük ve önemli pazar olan Asya ekonomilerindeki gelişim, tüketicinin değişen tercihleri ve yeni trendleri tarıma dair önümüzdeki dönemin fırsatları olarak görülüyor.
Ama öte yandan bu fırsatları tehdit edebilecek küresel iklim değişikliği, su başta olmak üzere doğal kaynaklar üzerinde artan baskı ve rekabetçilik yarışını da olası tehdit ve riskler arasında ilk sıralara koymuşlar.
1990’lı yıllardan bu yana uyguladıkları mikro ve makro ekonomik reformlar sektörün bugünkü konuma gelmesinde önemli bir etken olarak yorumlanıyor.
Daha da önemlisi tarım politikaları kısa vadeli ve günlük/palyatif yaklaşımlardan uzak. Plan ve stratejiler orta ve uzun vadeli şekilde oluşturuluyor.
Yani Türkiye’deki gibi hükümet ya da bakan değiştikçe ‘sil baştan bir tarım politikası‘ anlayışından uzak durmuşlar.
Çünkü, günlük politikalara dayalı kısa vadeli çıkarların ülkenin uzun vadeli çıkarlarına zarar verdiğinin farkındalar.
Tarımı siyaset üstü bir konumda tutuyorlar.
2030 YOL HARİTASI
Gelelim başlıktaki detaylara…
Ulusal Çiftçiler Federasyonu (NFF) oldukça aktif. Bizdeki gibi sadece basın bülteni ile açıklama yapıp, geri planda kalmıyorlar.
NFF, bakanlıkla koordineli şekilde çalışarak 65 milyar dolar seviyesindeki tarımsal hasılayı 2030 yılına kadar 100 milyar dolarlık hacme ulaştıracak yeni bir yol haritası yayınladı.
Et, süt, kanatlı ve yem sektörü başta olmak üzere tüm sektör paydaşlarını da kapsayan (400 endüstri liderini kapsıyor) bu çalışmada tarımı teşvik etmeyi ve daha da güçlendirmeyi amaçlayan yeni bir politika ortaya konuyor.
Bizim henüz 1 ya da 5 yıllık bir planımız bile yokken Avustralya, tarımının gelecek 10 yıldaki stratejisini ortaya koymuş durumda.
Kitapçık haline getirilen çalışmanın ismi “2030 Yol Haritası – Avustralya Tarımının 100 Milyar Dolarlık Planı”
Detaylara girmeyeceğiz ama özetlemek gerekirse raporu hazırlayanların şu vurgusu dikkat çekiyor: “Kısa vadeli politik döngülere tabi olmayan tüm hükümet kademelerinden koordineli şekilde bir bağlılığa ihtiyacımız var. Tüm paydaşlarla birlikte yakın istişare içinde geliştirilen ve onaylanan Ulusal Tarım Stratejisi, ülke tarımının geleceği açısından kritik bir adım.”
Yani anlıyoruz ki ülkenin gıda güvencesi ve güvenliğini yakından ilgilendiren bu yol haritasını uluslararası şirketler değil, Avustralya’nın kendi çiftçileri ve sektör temsilcileri hazırlamış. Yani siparişle hazırlanmış ve ülke gerçeklerinden kopuk bir plan değil, tam aksine kendi değer ve gerçeklerini yansıtan bir yol haritasına sahipler.
Dikkat çekmek istediğimiz bir başka nokta ise 10 yıllık yol haritasının performansını ölçmek için yıllık raporlama döngüsüne de başlanacak olması. Yani ortaya koydukları plan ve programın takibini de yapıyorlar.
Bu da projeye olan inanç ve güveni artırıyor.
Zaten bizden farklılaşan noktalardan bir tanesi de burası. Yoksa bizde de çok sayıda proje ve plan var ama uygulama ve takibi noktasında maalesef teoriden pratiğe geçiremiyoruz.
Mesela bizim de tarımda 2023 hedeflerimiz var.
Şu an 42,5 milyar dolar olan tarımsal hasılamızı 4 yıl içinde 150 milyar dolara, şu anda 17,5 milyar dolar olan tarımsal ihracatımızı da 2023’e kadar 40 milyar dolara çıkarma hedefimiz var. Mevcut şartlarda 4 yılda bu hedeflere ulaşabilmek ne kadar gerçekçi ve inandırıcı?
Geçen haftadan bu yana 6 farklı yazıda sizlere Avustralya’daki gözlemlerimizi aktarmaya çalıştık.
Aslına bakarsanız Avustralya tarım ve gıda sektörüne dair çok farklı bir şey yapmıyor, sadece yapması gerekenleri yapıyor.
Değişen şartlara adaptasyonu sağlamak adına dersine sıkı çalışıyor ve ödevlerini zamanında yapıyor. Haliyle de bu planlı ve programlı çalışmanın meyvelerini topluyor.
Sahi dünyadaki değişimle birlikte tüm gelişmiş ekonomiler tarımda yeni pozisyonlarını alırken biz neyi bekliyoruz?
AVUSTRALYA’DAN İLGİNÇ NOTLAR
*** Sohbetlerimiz sırasında öğrendiğimize göre Avustralya’daki çöllerde 1 milyondan fazla vahşi deve yaşıyor. 1800’lü yıllarda tren yolu inşaatında kullanılmak üzere Orta Doğu’dan getirilen develer, o yıllardan beri çöllerde… Tek hörgüçlü deve nüfusunun en fazla olduğu yer unvanını taşıyan Avustralya, Suudi Arabistan dahil Orta Doğu’ya dahi deve ihraç ediyor.
*** Kanguru ve koala, ülkenin en çok tanınan sembollerinden. 25 milyon nüfusa sahip ülkede 50 milyon kangurunun yaşadığı tahmin ediliyor. 60’tan fazla çeşidi olan kangurular geriye doğru yürüyemiyorlar, hep ileri gidiyorlar. Bu da ülkenin sembolü olmasında önemli bir etken olarak ifade ediliyor. Bu arada çok sık olmasa da bazı restoranların menüsünde kanguru etinin de yer aldığını gördük ama denemedik.
*** Avustralya, biyoçeşitlilik açısından zengin bir ülke. İlginç birkaç rakam paylaşmak gerekirse dünyadaki en zehirli hayvan kategorisine giren 15 yılan türünden 10’u Avustralya’da görülebiliyor. 6 bin sinek, 4 bin karınca, bin 500 örümcek ve 350 türde kanatlı karıncanın Avustralya’da mevcut olduğu kaydediliyor.
*** Yapılan araştırmalara göre yeryüzünün en eski kültürü olarak kabul edilen Aborjinler, bu kıtada 40 bin-60 bin yıldır yaşamlarını sürdürüyor.
*** Seyahat sırasında edindiğimiz bir diğer izlenim ise trafik kurallarına herkesin uyması ve saygılı davranması. Alkollü araç kullandığınız vakit ehliyetinize iki yıl el konuluyor. Araçta seyir halindeyken cep telefonuyla konuşmanın cezası 456 dolar. Eğitim seviyesinin yüksek olmasının yanında kural dışı hareketlere yaptırım ve cezaların da caydırıcı olması ülkede hayatı daha yaşanır hale getiriyor.
İrfan Donat
Bloomberg HT Tarım Editörü
Bloomberg Televizyonu tarım programı yapımcısı İrfan Donat Beyefendinin Avustralya seyahat izlenimleri ve Avustralya tarımına ilişkin yapmış olduğu değerlendirmeleri kendisinden almış olduğumuz müsadeyle sizlere aktarmaya devam ediyoruz.
Her gün farklı kurum ve kuruluşlarda farklı kişilerle görüştük, konuştuk. Dolayısıyla yazacak çok şey var.
Biz de sizlere mümkün olduğunca gördüklerimizi, duyduklarımızı detaylı şekilde aktarmaya çalışıyoruz.
Şimdiki durağımız Melbourne’de La Trobe Üniversitesi.
Yüzde 75’i devlet, yüzde 25’i üniversite bütçesiyle 288 milyon dolarlık bir yatırımla kurulan ve Avustralya’nın önde gelen “biyobilim merkezi” olarak da lanse edilen Tarımsal Araştırma ve Geliştirme Merkezi’ne uğruyoruz.
Kurumun Araştırma Direktörü Prof. Ben Cocks, 4 ayrı noktada araştırma merkezleri olduğunu ve biyogüvenlik konusu başta olmak verimlilik artışı, hastalık ve zararlı mücadelesi ile çevresel etkiler konularına odaklandıklarını söylüyor.
Uluslararası bir kurum niteliği taşıyan bu merkezde bitki, hayvan ve mikrobiyal biyobilim ve biyogüvenlik araştırmaları gerçekleştiriliyor.
Mesela bitki ve hayvan türlerinde gen keşfi ve fonksiyonel genomik üzerine çalışıyorlar. Bir diğer çalıştıkları konu hastalık direnci, kuraklık toleransı, biyoenerji ve moleküler üreme.
Bitki ve hayvan biyoaktifleri ve sağlığıyla ilgili fizyoloji ve genetik çalışması da yapılan merkezde, hayvansal ve bitkisel üretim için sürdürülebilir sistemler geliştirmek üzere kafa yoruluyor.
Özellikle büyük veri analizinde uzmanlaştıkları bilgisini veren Profesör Cocks, otomasyon ve yüksek endüstriyel ölçekte hassas ölçümler üzerine yaptıkları çalışmalardan bahsediyor.
Disiplinler arası işbirliklerinin gerçekleştiği kurumda, hayvan, bitki, toprak ve mikrobiyal biyobilim ile ekoloji ve biyolojik çeşitlilik başlıkları öne çıkıyor.
Stratejik aksiyon planları hazırladıklarını kaydeden Profesör Cocks, çiftçiler ve özel sektörle de devamlı temas halinde olduklarını ifade ediyor.
Avustralya için meraların çok değerli olduğunu ve geliştirmek adına ıslah çalışmalarının sürdüğünü belirten Cocks, mera ıslahıyla birlikte hayvan ve bitki ıslahı üzerindeki çalışmaların koordineli şekilde yürütüldüğünün altını çiziyor.
Profesör Cocks, bir örnek veriyor.
Avustralyalı çiftçiler ve süt endüstrisi için telefon aplikasyonu olarak geliştirdikleri “Good Bulls App” uygulaması ile çiftçilerin ihtiyacı olan damızlık için kullanılacak boğaları cep telefonundan güvenle ve kolayca seçerek sürülerini iyileştirebildiklerini söylüyor.
DNA testi ile hayvanların artık performanslarını çok daha kısa sürede ve doğru şekilde tespit edebildiklerini kaydeden Profesör Cocks, daha önce 7-8 yıl süren çalışmaları artık hayvanların genetik kodlarına bakarak çok kısa sürede ölçümleyebildiklerinin altını çiziyor.
Profesör Cocks, “Eskiden bir boğanın damızlık kalitesini yaklaşık bin deneme ve 8 yılı bulan çalışma sonucunda ölçerken artık genetik bilimi sayesinde DNA testi ile hemen belirleyebiliyoruz. Şuan 250 bin dolar değerinde damızlık hayvanlara sahibiz” diyor.
5 yıllık proje ve çalışmalarında nanoteknoloji, elektronik mühendisliği, sensör teknolojisi ile fizik ve kimya bölümleriyle de işbirliği halindeler.
Dünyanın farklı bölgelerinden üniversitelerle de ortak proje yürütüyor ve işbirliği sağlıyorlar. Kurum ayrıca işin içine özel sektörü de katarak sektörler arası işbirliğinde koordinatör görevi üstlenmiş durumda.
BANKADA 125 BİN ÇEŞİT TOHUM VAR
Profesör Cocks, tohumculuk tarafındaki çalışmaları da anlatıyor.
Avustralya Tohum Bankası’nı geliştirmeye devam ettiklerini ve hali hazırda hububat ağırlıklı olmak üzere 125 bin çeşit tohumun envanterde olduğunu belirtiyor.
Özellikle hububat ve bakliyat tarafında kuraklığa dayanıklı çeşitleri geliştirmek üzere ıslah çalışmalarından bahsediyor.
Daha verimli, kaliteli ve uygun maliyetle bakliyat yetiştirebildikleri için Hindistan ve Pakistan gibi bakliyat üreticisi ülkelere dahi ihracat gerçekleştiriyorlar.
SON DURAK BAŞKENT CANBERRA
Sydney ve Melbourne’den sonra seyahatimizin son durağı Başkent Canberra.
Başkent’te önce Avustralya Tarım ve Su Kaynakları Bakanlığı’nı ziyaret ediyoruz.
Avustralya Tarım Bakanlığı adeta Dışişleri ve Ticaret Bakanlığı gibi çalışıyor.
Herkesin odaklandığı ülke ve bölgeler var.
Ülkelerin tarımsal üretim desenleri ve hacimleri ile dış ticaret dengeleri yakından izleniyor.
1945’ten bu yana tarım politikaları ve araştırmaları üzerine veri topluyor, işliyor ve analiz ediyorlar.
Avustralya yüzölçümü bakımından dünyanın 6’ncı büyük ülkesi olsa da ülkenin toplam yüzölçümünün sadece yüzde 15-20’sinde tarım yapılabiliyor.
Tarımsal hasılanın yüzde 45’i hayvancılıktan, yüzde 33’ü tahıl ağırlıklı bitkisel üretimden, yüzde 15’i sebze ve meyvecilikten, kalan yüzde 10’u da balıkçılık, su ürünleri ve ormancılıktan geliyor.
1953 yılında 202 bin tarım işletmesine sahip olan Avustralya’da bugün 85 bin işletme var. Bu süreçte işletme sayısı azalırken işletmelerde verimliliğin yüzde 50 arttığı bilgisini veriyorlar. İşletmelerin neredeyse yüzde 97’si ailelere ait, şirket işletmelerinin oranı yüzde 3 ama onlar da oldukça büyük hacimli.
Tarım sektöründe yaklaşık 250 bin kişi istihdam ediliyor ve tarımın milli gelire katkısı yüzde 3 seviyelerinde.
Toplam kırmızı et üretiminin yüzde 70’ini ihraç ediyorlar.
DESTEKLEMESİZ TARIM MODELİ
Avustralyalı çiftçiler neredeyse hiç devlet desteği almıyor. Son 30 yılda çok az miktardaki destekler de iyice düşürülmüş.
Bakanlık yetkilileri, bunun verimi artırdığı görüşünde.
Ortak kanı, destek almayan çiftçilerin daha sorumlu ve dikkatli davrandığı ve kendi işlerini istediği şekilde daha kolay yönlendirdiği yönünde.
Devlet para desteği yerine bilgi, beceri, eğitim ve teknoloji sağlamaya yönelik destekler sağlıyor. Daha ziyade yol gösterici bir rol üstleniyor.
Özetle balık vermek yerine balık tutmayı öğretiyor. Ama burada hemen bir parantez açmakta fayda var. Avustralya’nın bu stratejisi sadece Türkiye’dekiyle değil dünyanın birçok ülkesindeki destekleme politikalarıyla ayrışır durumda.
Avrupa’daki tarımsal modeli, desteklerle ayakta kaldığını savunarak ‘emekli çiftçiliği’ diye yorumluyorlar. Avustralya kendi dinamikleri ve kırsal yapısına göre desteklemeden uzak bir yol izliyor. Dolayısıyla Avustralya’nın bu politikasının doğruluğu ya da yanlışlığını tartışmıyoruz.
Tarımda kooperatifçilik kültünün olmamasının gerekçesi olarak arazilerin büyük ve dağınık yapıda olmasını gösteriyorlar. Mesafelerin uzak olduğunu ve kooperatiflerin başarılı olduğu ülkelerdeki köy/kasaba yapısının aksine Avustralya’da toplu yaşam kültürünün olmadığını ve çiftçilerin bireysel olarak üretim yaptığını kaydediyorlar.
Avustralya’nın 50 milyar dolarlık tarımsal ihracatının temelinde uzun yıllardır gerçekleştirdikleri tarım reformunun ülkeyi uluslararası alanda rekabetçi konuma getirmesi yatıyor.
Ülkedeki toplam tarımsal üretimin yüzde 70’i ihraç edilir durumda.
Üretim/ihracat oranlarına birkaç somut örnek vermek gerekirse, toplam şeker üretiminin yüzde 70’i, koyun etinin yüzde 72’si, dana etinin yüzde 41’i, kanolanın yüzde 75’i, buğdayın yüzde 76’sı, süt ürünlerinin yüzde 41’i ihraç ediliyor.
Bakanlıktan çıkıp 10 dakika ötedeki Avustralya Kırmızı Et Endüstrisi Konseyi’ne uğruyoruz.
Sektörün oluşturduğu kırmızı et mutabakat zaptına sektörün tüm paydaşları (Koyun, keçi, sığır ve yem üreticileri) dahil olmuş durumda.
Konsey yönetim kurulu kendi aralarında hangi politikaların oluşturulmasını gerektiğini tartışıyor, belirliyor ve bunları formüle ederek hükümet nezdinde işlerlik kazanması için ortak hareket ediyor. Konseyin içinde Ar-Ge kuruluşları da yer alıyor.
Satılan her hayvandan belirli bir gelir payı Ar-Ge şirketlerine fonlanıyor (Rakam zaman zaman değişse de hayvan başına yaklaşık 1 dolar). Böylece sektörün yol haritası teknoloji ve inovasyon ışığında sistematik şekilde belirleniyor.
Oluşturulan stratejilerde çok yönü yaklaşımlar hakim ve konseyin dünya genelinde 10-15 farklı noktada temsilcilikleri bulunuyor.
Sektör temsilcileri yılda 2 kez bir araya geliyor. Yöneticiler maksimum 2-3 yıl görevde kalıyor. Bizdeki gibi defalarca seçilme ya da uzun yıllar koltukta oturma alışkanlığı yok.
Konseyde her şey güllük gülistanlık değil. Rekabet de söz konusu ama ortak noktada buluşana kadar yapıcı bir rekabetten söz ediyoruz.
Sonuç olarak ortaya tutarlı ve sadece bir kesimin değil tüm kesimler tarafından kabul gören politikalar çıkıyor.
Yaklaşık 2 bin üyesi bulunan konseyin işleyişinde ‘ortak akıl’ ana prensip.
MAAŞLA DEĞİL GÖNÜLLÜ ÇALIŞIYORLAR
Son ziyaret ettiğimiz kurum Ulusal Çiftçiler Federasyonu oluyor.
Federasyonun Ticaret ve Ekonomi Müdürü Prudence Gordon, tarımdaki tüm üretici kesimleri temsil ettiklerini söylüyor.
Tüm üyelerinden veri ve bilgi alarak bu veriler ışığında politikaları belirleyip hükümete sunuyorlar.
Çiftçilerin çıkarlarını hükümet nezdinde koruyan federasyonun 6 komitesi bulunuyor ve federasyona 32 birlik üye.
Federasyonda 5 yönetim kurulu üyesi var ve başkana maaş ödenmiyor. Gönüllülük esasına göre bir çalışma sistemi var. Seçimle gelip 3 yıl görevde kalan başkan en fazla iki dönem seçilebiliyor. Yani toplam görev süresi 6 yılı geçmiyor. Yani başkanlar bizdeki gibi 10-15 yıl aynı koltukta oturamıyor.
Parlamentoda çiftçilerin temsil gücünün yüksek olduğunu öğreniyoruz.
Ama kimse çiftçi federasyonu, birlik ya da konsey başkanlığını siyasete atılmak üzere bir kaldıraç ve rant koltuğu olarak görmüyor.
Zira sistem buna müsaade etmiyor.
Yarın, Avustralya’dan son notlarımızı da paylaşarak sizlere tüm gözlemlerimizi aktarmış olacağız.
Bloomberg HT Tarım Editörü
]]>Bloomberg Televizyonu tarım programı yapımcısı İrfan Donat Beyefendinin Avustralya seyahat izlenimleri ve Avustralya tarımına ilişkin yapmış olduğu değerlendirmeleri kendisinden almış olduğumuz müsadeyle sizlere aktarmaya devam ediyoruz.
Üçüncü günün sabahı erkenden Ellinbank Ulusal Süt Araştırma Merkezi’ne gidiyoruz.
1956 yılında kurulan bu merkezde ülke hayvancılığına dair daha detaylı bilgiler ediniyoruz.
Bin 600 dekar alan üzerinde hem mera ıslahı çalışmaları yapıyorlar hem de süt endüstrisine yönelik inovatif çalışmalar yürütüyorlar.
Avustralya’nın 24 milyon baş sığırı mevcut.
Sağılan yaklaşık 1,2 milyon sığırdan elde ettikleri yıllık çiğ süt üretimi 9 milyon ton seviyelerinde.
Laktasyon döneminde ortalama süt verimi hayvan başına 6,500 litre civarı.
Bizde ise sağılan sığır sayısı 6,3 milyon iken hayvan başına laktasyon veriminin 3,100 litreseviyelerinde olduğunu hatırlatalım.
Avustralya’da “ithalat kolaycılığı” yerine kendi coğrafyalarında değişen iklim koşullarına daha uyumlu hale gelecek hayvan ıslah çalışmalarına uzun yıllardır devam ediliyor ve bu çalışmaların da meyveleri hem verimlilik hem de kalite tarafında toplanmaya başlanmış.
Daha önce ABD’den ithal edilen hayvanların süt verimi yüksek olsa da içerik olarak yağ ve protein açısından oldukça fakir olduğunu fark ediyorlar. Kendi ıslah çalışmaları sonrası sütün niceliği kadar niteliğini de artırmayı başarıyorlar.
Konuştuğumuz uzmanların şu tespiti çok önemli: “Avustralya eskiden genetik tarafında ithalat yapıyordu. ABD genetiğini kullanma tuzağına düştük. Yüksek üretim miktarına karşın düşük protein ve yağ içeriği söz konusu idi. Yüksek üretim miktarı bir süre iyi işledi ama yağ ve proteine göre ödeme yapmaya başlayınca bu sistem işlemedi. Çünkü yoğun üretim sonucu lojistik maliyeti yüksek ama kalite yeterli değildi. ABD’nin sistemi yem üzerine kurulu. Özellikle son 15 yıldır kendi genetik çeşitliliğimiz üzerine yoğunlaştık. Kendi damızlık materyallerimiz üzerindeki ıslah çalışmalarımızı aralıksız sürdürüyoruz. Böylece hayvan sayısı düştü ama verimlilik ve kalite arttı. Yem tarafında da randımanı artırdık. Hayvanlarımız aynı miktarda yem yemesine karşın daha fazla süt veriyor. Böylece hayvancılık daha kârlı hale gelmeye başladı.”
Ülkedeki toplam mandıra sayısı 7 bin civarında.
Ülkedeki toplam süt üretiminin yaklaşık yüzde 80’i işlenerek ihraç ediliyor.
En büyük pazarlarının başında Hindistan, ABD, Japonya, Çin gibi ülkeler geliyor.
İhracat kalemleri arasında peynir, süt tozu, tereyağ gibi farklı ürünler var.
Aslında 2000’den bu yana süt üretiminde önemli bir istikrar yakalamışlar ancak iklim değişikliği, yem maliyetleri ve ortalama süt fiyatlarındaki dalgalanmalar nedeniyle üretimde kısmi azalış yaşanmış.
Hayvancılıkta toplam yem ihtiyacının yüzde 60’ını meralardan karşılıyorlar. Hedefleri meralardan yararlanma oranını maksimum seviyeye çıkarmak.
Sektörde, orta-büyük ölçekli ve mera odaklı yapılan hayvancılığın gelecek dönemde ayakta kalabileceği görüşü hakim.
Küçük aile çiftliklerinin mevcut şartlarda ayakta kalabilmesinin yolunun teknoloji ve akıllı tekniklere adaptasyon ve inovasyon süreciyle büyümekten geçtiğine inanıyorlar.
Zira tıpkı dünyanın diğer ülkelerinde olduğu gibi üretim maliyetleri ve satış fiyatları çiftçinin ayakta kalabilmesinde kritik öneme haiz.
Avustralya’da en küçük aile işletmelerinde 200 baş hayvan varken, 3 bin-5 bin baş hayvanı olan şirket mantığıyla yönetilen çiftlikler de bulunuyor.
Ülkedeki ortalama çiftlik büyüklüğünün 350 baş olduğunu öğreniyoruz.
Hayvancılıkta en büyük maliyet olarak Avustralya’da da yem ve işçilik ilk iki sırada yer alıyor. Son yıllarda değişen trendlere göre süt etten, et de koyunculuktan daha kârlı bir hale gelmiş.
Türkiye’de olduğu gibi Avustralya’da da kırsal nüfus yaşlanıyor. Ortalama çiftçi yaşı 56. Kırsaldan kente göç konusu burada da var. Arazi fiyatlarındaki yükseliş de bir başka önemli mesele.
Bunun farkına varan Avustralya devleti, genç nesli yeniden tarıma kazandırmak adına farklı projeler yürütüyor. Daha önceki yazımızda bu konuya kısmen değinmiştik.
Ellinbank Ulusal Süt Araştırma Merkezi’nde de çiftlik işletmeciliği alanında gençlere eğitimler veriliyor. Onlara maddi yardım ya da hibelerden öte bu işi kârlı şekilde nasıl yapabileceklerinin yolları ve yöntemleri gösteriliyor.
Zaten Avustralya’da devlet çiftçiyi sübvanse etmiyor. Tahmin ettiğimizin aksine Avustralya’da kooperatifçilik de çok yaygın değil. Herkes kendi ayağının üzerinde durmaya çalışıyor.
Koyunculukta da bir değişim süreci yaşandığını öğreniyoruz.
30 yıl önce merinos koyunu, yünü için yetiştirilirken, yün fiyatları düşünce küçükbaşta et üretimine ağırlık vermişler.
Şimdilerde yün yeniden revaçta olmaya başlamış. O yüzden küçükbaş tarafında yün ve et verimi yüksek hayvanların ıslahı üzerinde çalışıyorlar.
İklim değişikliği başta olmak üzere tarımdaki koşulların zorlaşması ile birlikte daha efektif bir tarım planlaması ortaya koymuşlar. Mesela hayvancılık politikaları oluşturulurken konunun merkezine toprak ıslahını da kapsayacak şekilde bitkisel üretim stratejisini koymuşlar.
Dekar başına verim artışı sağlayarak yem maliyetlerini ne kadar düşürebileceklerini hesaplıyorlar.
Yine hayvanların yemden faydalanma oranları üzerine araştırma yapıyorlar. Teknoloji sayesinde hayvanların beslenirken lokma sayısı, lokma büyüklüğü ve lokmaları çiğneme/geviş getirme süreleri inceleniyor.
Meralardaki ot yüksekliği ve yoğunluk oranları dronelar sayesinde ölçülüyor. Bu araştırmalar sonucunda hem meraların etkin kullanımını hem de hayvanların meralardan faydalanma oranını artırmayı hedefliyorlar.
Yapılan saha araştırmalarında çiftliklerde düşük teknoloji kullanıldığını tespit edip sensör teknolojisinden toprak nemini ölçen sistemlere, meteoroloji istasyonlarından hayvan takip cihazlarına kadar yeni teknikleri daha çok yaygınlaştırmaya başlamışlar. Amaç, çiftçiye bilgi ve veri sunarak daha sağlıklı kararlar almasını sağlamak.
Hayvan atıklarının çevreye olumsuz etkisini azaltarak ekonomiye kazandırılması konusunda da projeler yürütüyorlar.
Bizim yıllardır başaramadığımız havza bazlı üretim modelini hali hazırda uyguluyorlar.
Ellinbank Ulusal Süt Araştırma Merkezinin ardından Victoria Eyaleti Tarım Bakanlığı’nı ziyaret ediyoruz.
Burada da bakanlığın politika uzmanı David McIver bize dijital tarım konusunda bilgiler veriyor.
Gıda inovasyonu ağı üzerine çalıştıklarını anlatan David, küçük ve orta ölçekli işletmelerle bağlantı kurduklarını ve çiftlikteki üretim sonrası sürece dair gıda inovasyonu girişimciliğinidesteklediklerini söylüyor.
Buna, gıda atıklarını inovasyonla farklı ürünlere dönüştürmek de dahil.
Fikirler hayata geçirilirken işin içinde üniversite, kamu kurumları ve danışmanlık şirketleri de yer alıyor. Teşvik ve hibeler sağlanırken start-up’ların kendi ayakları üzerinde durması ya da melek yatırımcı bulması hedefleniyor.
Yeni Zelanda ve İngiltere’de de var olan gıda inovasyon ağı her geçen gün genişliyor.
Zaten dijital tarım stratejileri de farklı ayaklardan oluşuyor ve tüm bu süreçleri kapsıyor.
Stratejinin 5 önemli ayağı arasında Ar-Ge, Start-Up Desteği, Çiftlikte Adaptasyon, Beceri ve Eğitim ile e-devlet bulunuyor.
David diyor ki, “Kırsaldaki üreticiler yeterli bilgi ve beceriye sahip olmayabiliyor. O yüzden çiftçilerin teknolojiye erişiminin önündeki engelleri tespit ediyor ve uygulamalı olarak teknolojinin avantajlarını üreticilerimize göstererek ikna ediyoruz.”
Kırsaldaki üreticilerin yeni teknolojilere adaptasyonu ve eğitimini de kapsayan programlara ağırlık veren bakanlık, daha doğru karar almaları ve işletmelerin kârlılığını artırması yönünde üreticilerle sürekli dirsek temasında.
Gördüğümüz kadarıyla eyaletler arasında tarım politikaları ve projeleri farklılık gösteriyor. Her eyalet kendi dinamikleri ve şartları doğrultusunda terzi usulü politika ve stratejiler geliştiriyor.
Avustralya’da da dijital teknolojiyi en az kullanan sektör tarım. Ama tarım sektörü aynı zamanda dijital teknolojiye en fazla ihtiyaç duyacak sektör olarak da nitelendiriliyor.
Yarınki yazımızda Melbourne’deki son durağımız olan La Trobe Üniversitesi’nden aktaracaklarımız var.
Sonrasında başkent Canberra’da Avustralya Tarım ve Su Kaynakları Bakanlığı’ndaki görüşmelerimizi ve Ulusal Çiftçi Federasyonu’nda aldığımız notları paylaşacağız.
İrfan Donat
Bloomberg HT Tarım Editörü
]]>Dilerim bu çalışmalar ilham kaynağı olur ve Avustralya’da yaşayan çocuklarımızın, gençlerimizin, yaşlılarımızın -kısacası bizlerin- bir takım ihtiyaçlarını karşılayacak başka başka projelerin de ete kemiğe bürünmesinin yolunu açar veya varsa halihazırda başlayıp devam eden, onların da hızlanmasına katkı sağlar.
Bu ülkede yaşayan bir avuç Türküz. O bakımdan Avustralya Türk toplumunun bugünü ve yarını için neler yapabiliriz duygu ve düşüncesi etrafında tek vücud olup birbirimize kenetlenmemiz elzem.
El ele vererek rahatlıkla üstesinden gelip başarabileceğimiz çok daha büyük işler olduğuna ben şahsen yürekten inanıyorum. Yeterki içinde yaşadığımız ülkeye yoğunlaşalım ve hangi noktalarda eksiklerimiz var ilk olarak bunları tesbit edelim.
Dünya görüşümüz veya siyasi bakış açımız her ne olursa olsun bunları bir kenara bırakıp birbirimizi dışlamadan ve ötekileştirmeden öncelikle Avustralya’ya ve bu ülkede yaşadığımız problemlere odaklanalım ve çözüm yolları üretme gayreti içerisinde olalım…
Son olarak bu güzide eserlerin ortaya çıkmasında başta Avustralya İslam Kültür Merkezleri Birliği (United Islamic Cultural Centre of Australia) ve Victoria Kıbrıs Türk İslam Toplumu (Cyprus Turkish Islamic Community Of Victoria) olmak üzere, maddi manevi katkısı olan, emeği geçen herkese Merhaba Avustralya kanalıyla gönülden teşekkür etmek isterim.
Unutmayalım ki gücümüz birliğimizde!..
Fatih Karabıyık






Not: Merhaba Avustralya konuk yazarlık başvurunuzu aşağıdaki link üzerinden yapabilirsiniz.

Tarım ve Su Kaynakları Bakanlığına bağlı karantina tesislerini geziyoruz.
Fotoğraf ya da video görüntüsü almanın yasak olduğu tesislerde yetkililer bize ülkenin karantina politikaları hakkında detaylı bilgiler veriyor.
Avustralya, kedi ve köpek başta olmak üzere evcil hayvanlar konusunda hastalıktan ari konumda.
Bu durumu korumak için kedi ve köpekler dahil tüm hayvan ve bitkiler Avustralya’ya varışta karantinaya alınıyor.
Karantina süresi en az 10 gün sürüyor ve karantinada geçen her bir günün faturası da hayvan sahiplerine fatura ediliyor.
Avustralya kendi biyolojik çeşitliliğini ve biyogüvenliğini en üst seviyede korumak adına karantina konusunda oldukça sıkı bir politika izliyor.
92 farklı ülkeden ithalat gerçekleştiren Avustralya’da, eğer ithal edilen canlı bitkilerde herhangi bir risk tespit edilirse 5 yıla kadar gözetim altında kalabiliyor.
O yüzden de dünyadaki en sıkı ve sistemli karantina modeli olarak nam salmış.
Bu alanda en sıkı ikinci ülkenin Yeni Zelanda olduğunu öğreniyoruz.
Ülkeye giren/ithal edilen hayvan, bitki türleri ve tohumlar gerektiği takdirde 10 gün ila 5 yıl arasında karantinada kalabiliyor.
Karantina merkezinde olası bitki zararlıları, hastalık ve haşerelere karşı tanı koyma ve koruma çalışmaları yürütüyorlar.
BEYAZ YAKALI GİRİŞİMCİNİN HAYVANCILIK HİKAYESİ
Melbourne’de ikinci durağımız şehrin yaklaşık 80 kilometre dışındaki bir çiftlik.
Avustralya beyaz koyunu yetiştiren Toni Barton’ı ziyaret ediyoruz.
Toni aslında bir beyaz yakalı girişimci.
2008 Küresel Finansal Krizine kadar ABD’nin New York şehrinde yaşayan ve Wall Street’te dünyanın en büyük sigorta şirketlerinden AIG’de üst düzey yöneticilik yapan Toni Barton, yaklaşık 5-6 yıl önce çok farklı bir hayatın içine giriyor.
Toni, 200 dekar arazide 200 baş koyunuyla üretim gerçekleştiriyor.
Çevresinde koyunculuk yapan komşuları ilk başlarda Toni’nin en fazla 1-2 yıl dayanabileceğini söyleyerek, sonunda pes edeceği ya da batacağı noktasında iddiaya giriyor. Ancak 5 yılın sonunda Toni batmak bir yana bölgede bu işi en kârlı yapan çiftçilerin başında geliyor.
Tabii bu başarıda Toni’nin finans dünyasında kazandığı tecrübe ve dünyaya bakış açısı da önemli bir etken.
Zira Toni geleneksel üretim modelinin biraz dışına çıkarak katma değerli üretim ve markalaşmaya yoğunlaşıyor.
Maliyet/kâr marjı hesabını en ince ayrıntısına kadar yapan Toni, inovatif gıda ürünleri ve yenilikler üzerine kafa yoruyor. O yüzden de sadece işin salt üretim tarafında değil katma değer yaratma ve markalı ürün pazarlama tarafında da bir fiil yer alıyor. İnovatif ürünler geliştirirek helal sertifikası bile alıyor. Amacı uzun vadede sadece iç piyasa değil yurtdışına da ürünler pazarlayabilmek.
Toni, koyunlarını yılın neredeyse tamamında merada rotasyonlu şekilde otlatıyor, hayvanlarının önüne hazır yem koymuyor. Biyogüvenlik programını sıkı şekilde uyguladığı için şuana kadar hayvanlarında çok ciddi bir hastalıkla karşılaşmıyor.
İşinin başında olduğu için her gün düzenli olarak hayvanlarının gözünü, ayaklarını, genel görünümünü kontrol ediyor.
Merada koyun yetiştirmesi ve hayvanlarına hiçbir şekilde kesif yem vermemesinde tüketici tercihinin/talebinin önemli bir etken olduğunu söylüyor.
Koyunlarını aracılara canlı ya da karkas şeklinde satmak yerine kendi mezbahasında işleyerek son tüketiciye aracısız ulaşıyor.
Her ay 12 kez üretici ve tüketicinin buluşturulduğu şehrin çiftçi marketlerine (Farmers Market)sabahın 4’ünde kalkarak gidiyor. Yaptığı hesaba göre bölgede diğer üreticiler her bir koyundan 150 dolar kazanırken, kendisi katma değerli ve markalı üretim sayesinde 450 dolar kazanıyor. Müşteri ile direkt buluştuğu için tüketici taleplerini daha iyi anladığını ve ona göre bir üretim modeli şekillendirdiğini söylüyor.
Toni, tarım sektörüne bakış açısını şu sözlerle özetliyor: “Her çiftçi bir girişimci ve problem çözücü olmak zorunda. Aksi takdirde bu işi uzun vadeli yapmak her geçen gün daha zor hale geliyor. Çiftçiler dirençli olmak zorunda çünkü gelecekte bizleri ne tür riskler bekliyor, kimse net şekilde bilemiyor. Çiftçilere ‘ünlü insanlar’ gibi davranılmalı çünkü her insanın ihtiyacı olan gıdaları çok zor şartlarda üretiyorlar ve çiftçilerin sayısı artık çok fazla değil. Zorlaşan üretim koşulları çiftçileri daha inovatif olmaya ve yeni fırsatlar aramaya zorluyor.”
Ama şu notu da düşmekte fayda var…
Toni’nin butik üretim modelini tüm Avustralya hayvancılık sistemine mal etmek doğru olmaz.
Sonuçta bu işi büyük ya da küçük çaplı yapan işletmelerin kendi üretim ve pazarlama modelleri var. Mevcut sistemde tıpkı Türkiye’deki gibi aracılar da var.
Ama genel itibariyle ülkede hayvancılığın meraya dayalı bir beslenme modeliyle yapıldığının altını çizelim.
Melbourne kırsalına doğru giderken yolda sağlı sollu şekilde meralarda yayılan büyükbaş ve küçükbaş hayvanları sık sık görüyoruz. Arada kangurulara da rastlıyoruz.
Bu da çiftçilerin hayvancılıktaki en büyük girdi kalemlerinin başında gelen yem maliyetlerinde önemli bir avantaj anlamına geliyor.
Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi Avustralya’da da küçük aile işletmeleri zorlu bir dönemden geçiyor.
Sektör temsilcileri, küçük işletmelerin ancak büyüyerek, teknolojik gelişmelere adapte olarak veya bir araya gelerek ayakta kalabileceği görüşünde.
Ya da tıpkı Toni’nin yaptığı gibi farklı bir strateji izlemeleri gerekiyor.
Melbourne’deki ziyaretlerimiz bununla sınırlı değil.
Ellinbank Ulusal Süt Araştırma Merkezi ve Victoria Eyaleti Tarım Bakanlığı’nı da ziyaret ettik.
Ayrıca La Trobe Üniversitesi kampüsünde yer alan Tarımsal Biyoteknoloji Merkezi’nde de görüşmeler yaptık.
Bir sonraki yazıda ülkenin hayvancılık tarafına biraz daha genel bir açıdan bakacağız.
Sizlere ayrıca Avustralya’da tarım teknolojileri, girişimcilik ve inovasyona dair izlenen stratejileri aktaracağız.
İrfan Donat
Bloomberg HT Tarım Editörü
Ulusal Korumalı Tarım Araştırma Merkezi’ni ziyaret ediyoruz.
Araştırma ve eğitim merkezinin sorumlusu olan Profesör Priti Krishna, Bitki Moleküler Biyolojisi üzerine çalışıyor ve bize çalışmaları hakkında bilgi veriyor.
Hollanda’nın Wageningen Üniversitesi başta olmak üzere dünyanın dört bir yanından farklı üniversitelerle ortak projeler ve işbirliği yürütüyorlar.
Türkiye’den bir üniversite ile çalışıp çalışmadıklarını merak edip soruyoruz ama maalesef çalışmadıklarını öğreniyoruz.
Avustralya, bize göre dünyanın öbür ucunda tek başına bir kıta ülkesi konumunda olsa da kurduğu ikili ilişkiler ve işbirlikleriyle burnumuzun dibindeki Avrupa ülkelerine bizden çok daha yakın duruyor.
“Mahsul Üretim Merkezi” diye adlandırdıkları kampüsteki modern seralarda biberden salatalığa, domatesten çileğe kadar farklı ürünler yetiştiriyorlar.
2017’de 7 milyon dolarlık yatırımla kurulan bu tesiste ilköğretimi de kapsayacak şekilde 7’den 77’ye herkese eğitimler veriliyor.
Enerji ve su kısıtlı bir gelecek üzerine hazırlıkların yapıldığı araştırma merkezinde, ulusal ve uluslararası gıda güvenliğini geliştirme konusunda çalışmalar yürütülüyor.
9 bölümden oluşan sera araştırma odalarında, enerji ve su kullanımında miktar ve maliyeti düşürme, daha yüksek verimlilik ve kaliteli üretim üzerine çalışılırken, sıcaklık, nem, karbondioksit ve ışık kontrolü gibi konularda da yeni teknoloji ve tasarımlar üzerine kafa yoruluyor.
Araştırmacılar burada, gelecekte değişmesi beklenen üretim koşullarını ve senaryolarını test etme imkânı buluyor.
Daha az su, enerji, kimyasal ilaç ve kimyasal gübre kullanımı gibi hedeflerle girdileri minimize edip maksimum kalite ve verimde ürün almak ana hedefleri.
Aldığımız bilgilere göre bu merkeze en yakın eşdeğer sera araştırma tesisi Hollanda’da Wageningen Üniversitesi Sera Bahçe Bitkileri Araştırma Enstitüsü‘nde bulunuyor.
Burada, bitki bilimlerinin mühendislik ve ekonomi ile etkileşimi sağlanıyor.
Seralarda sadece ürün yetiştirme üzerine çalışmalar yapılmıyor, ürünün yetiştirildiği seraları teknoloji ile geliştirme çalışmalarına da odaklanılıyor.
Sera kaplama malzemeleri üzerinde ışık, mahsul büyümesi ve enerji dengesi gibi farklı çalışmalara imza atılıyor.
Sera camlarından elektrik üretmek üzerine araştırmaları devam ediyor. Her bir sera camının bir güneş paneli gibi çalışacağı projede çalışmalar 6 aylık raporlar halinde yayımlanıyor.
Cam üreten yatırımcı şirketler de üniversiteyle işbirliği halinde.
Yani yakın gelecekte modern seralar “akıllı camlar” sayesinde kendi enerjilerini üretebilecek duruma gelecek.
Yine dikey tarım modelleri üzerinde yoğunlaşan çalışmalar ile küçük aile işletmelerini yeni dönem tarımsal üretime adapte etmeyi hedefliyorlar.
Seralarda çiftçilere de eğitimler veriliyor, bu alanda yatırım yapmak isteyen girişimci ve çiftçi adaylarına da.
Merkezde ayrıca kuraklık ve kıt su kaynakları göz önüne alınarak yağmur hasadı çalışmaları da yapılıyor.
Su depolarında yağmur suları toplanıyor ve sisteme kazandırılıyor. Amaç, bunu ülke genelinde yaygınlaştırarak yağmur suyundan maksimum şekilde yararlanmak.
Ülkenin güneyinde deniz suyunun arıtılarak tarımsal sulamaya kazandırılması yönünde çalışan şirketler olduğunu da öğreniyoruz.
TÜRK ÖĞRENCİLER TARIM İÇİN ÇALIŞIYOR
Ulusal Korumalı Tarım Araştırma Merkezi hakkında bilgi alırken burada Türk öğrencilerin de çalıştığını öğreniyoruz.
Aslen Çankırılı olan Yağız Alagöz isimli doktora öğrencisinin Türkiye’de yaptığı çalışmalar Western Sydney Üniversitesi’nin dikkatini çekmiş ve kendisine bir davette bulunulmuş.
Bitki Moleküler Biyoloğu olan Yağız da üniversitenin araştırmalarını fonlayacağını ve tüm ihtiyaçlarını karşılayacağını bildirmesi üzerine yaklaşık 3,5 yıl önce Avustralya’ya gelme kararı almış.
Burada da kendi alanıyla ilgili bitki biyokimyası ve moleküler biyoloji üzerine bilimsel çalışmalara katkı sağlıyor.
Sohbetimiz sırasında Yağız önemli bir noktaya dikkat çekiyor.
Avustralya devletinin tarımdaki sistemi entegre hale getirmeye çalıştığını belirten Yağız Alagöz, “Eğer tarımı verimli yapmak ve sürdürülebilir kılmak istiyorsanız en küçükten başlamak lazım. Avustralya, ilkokuldan başlayarak liseye kadar tarımla ilgili eğitimler veriyor. Böylece üniversite ve sonrasına dair bir altyapı hazırlığı yapılıyor. Üniversite bünyesinde bir Tarım Lisesi kurulacak. Yani Tarım Lisesi, üniversite ve araştırma merkezi, zincirin halkaları şeklinde çalışacak ve özellikle gençleri tarıma bu şekilde daha fazla çekmeyi hedefliyoruz” diyor.
Bu arada Avustralya gibi tarihi oldukça yeni olan bir kıta ülkesinde bile 127 yıllık geçmişi olan bir Tarım Araştırma Merkezinin bulunduğunu duyunca şaşırıyoruz.
MODERN KENTSEL TARIM VE YENİ TRENDLER
Sabahtan öğlene kadar süren Western Sydney Üniversitesi’ndeki ziyaretimiz sonrası şehir merkezine geçiyoruz.
Gökdelenlerin arasında mikro yeşillikler yetiştirilen bir mağazaya giriyoruz.
Burada da bir start-up hikayesi var.
Serina Lee ile tanışıyoruz.
Kendisi tasarım ve iletişim üzerine eğitim almasına karşın Farmwall isimli bir start-up şirketi ile tarım sektörüne girmiş.
Sydney’in göbeğinde yüksek binaların arasında bir cafe görünümlü mağazada otel, restoran ve catering şirketleri için mikro yeşillikler üretiyor.
Diğer bir deyimle yaklaşık 3,5 yıldır modern kentsel tarım yapıyor.
Serena ile de yeni trendler ışığında değişen gıda üretim sistemini, geleceğin tarım modellerini ve inovasyonu konuşuyoruz.
Mikro bitkilere son dönemde talebin arttığını belirten Serena, doğal bir ekosistem olarak nitelenen aquaponic sistemde bitkiler yetiştiriyor.
Serena, kurucu ortağı olduğu Farmwall’u, kentsel alanlarda doğal gıda üreten, kentsel tarıma dair çözümler tasarlayan ve uygulayan bir AgTech şirketi olarak tanımlıyor.
Küçük ölçekli bir dikey tarım çiftliği olarak nitelediği Farmwall, iç mekanlarda taze ürünler yetiştirebilen ve sudan ilham alan bir sistem.
Serena artık tarımın sadece kırsalda değil kentlerde otopark, bodrum katları, evlerin çatı ve balkonları, boş bina ya da dükkanlar gibi pek çok farklı yerde daha yaygın şekilde yapılacağını öngördüklerini söylüyor.
Sonradan öğreniyoruz ki Farmwall, İngiliz kraliyet ailesine yenilik sunmak üzere seçilen birkaç start-up işletme arasında yer almış ve Serana bu vesileyle Prens Harry ve eşi Meghan Markle ile tanışmış.
Sohbetimiz sırasında anlıyoruz ki tarım ve gıda sektörüne yönelik her türlü yeni yaklaşım, inovatif çözüm ya da fikirler devlet tarafından destekleniyor. Yatırım fonlarının da bu alandaki iştahı yüksek. Kısacası girişimciler kamu, özel sektör ve üniversiteler tarafından hem maddi hem de manevi desteklerle motive ediliyor.
Kısacası Avustralya tarımdaki değişim trendlerinin farkında ve yeni döneme bilim ve teknoloji ışığında ciddi şekilde hazırlanıyor.
Sydney’deki ziyaretlerimiz sona eriyor.
Yarın da Avustralya’nın Melbourne şehrinde gördüklerimizi, duyduklarımızı sizlere aktaracağız.
İrfan Donat