rank-math domain was triggered too early. This is usually an indicator for some code in the plugin or theme running too early. Translations should be loaded at the init action or later. Please see Debugging in WordPress for more information. (This message was added in version 6.7.0.) in /home/merhabaaustralia/public_html/wp-includes/functions.php on line 6131rocket domain was triggered too early. This is usually an indicator for some code in the plugin or theme running too early. Translations should be loaded at the init action or later. Please see Debugging in WordPress for more information. (This message was added in version 6.7.0.) in /home/merhabaaustralia/public_html/wp-includes/functions.php on line 6131Gelir ve işgücü arzını derinden etkileyen krizin dünya çapında yaklaşık 3,3 milyar insanın oluşturduğu küresel işgücüne olan etkileri sınıfsal ve toplumsal farklılıklar temelinde farklı düzeylerde hissedilmekte. En kırılgan kesimi oluşturan 2 milyar kişi, kayıt dışı diye tabir edilen iş ve sosyal hizmetlere erişim güvencesi olmadan, ücretli yıllık izin, hastalık izni gibi evrensel haklardan mahrum şekilde çalışan insanlar. Tam veya kısmi tecrit tedbirleri çerçevesinde işyerlerinin zorunlu veya tavsiye üzerine kapatma kararı alması sonucu bu insanların 1,6 milyarı geçim derdine düştü bile, çünkü çoğu krizden en çok darbeyi alan sektörlerde çalışıyor. Perakende ticaret, konaklama, gıda hizmeti ve gayrimenkul piyasası, iş kaybının veya çalışma saatlerinde azalmanın en fazla yaşandığı sektörlerin başında geliyor. Dünya çapında 436 milyonun üzerinde işyeri işlerin durması tehlikesi altında. Bu işletmelerin 232 milyonu toptan ve perakende, 111 milyonu imalat sanayinde faaliyet gösteriyor.
Daha önceki krizlerde olduğu gibi bu krizde de kadınlar yine en fazla etkilenenler arasında. Sağlık ve bakım hizmetlerinde çalışanların %70’ini oluşturan kadınlar, korona krizi ile mücadelede en ön safta görev alırken çoğunlukla düşük ücrete tabiler. Krizin vurduğu kayıt dışı sektörlerde çalışanlar arasında ise, kadınların %42’si konaklama, yemek hizmetleri gibi iş kaybı açısından yüksek risk taşıyan sektörlerde bulunuyor. Bu oran, erkekler arasında %32.
Bir diğer kırılgan kesim ise, yemek siparişi teslimi, şoförlük gibi geçici, talep üzerinden ilerleyen, “esnek” çalışma modelinin esas alındığı ve “gig ekonomisi” olarak adlandırılan, daha çok gençlerden oluşan çalışanlar. Talepte yaşanan dalgalanmalar bu sektörlerde çalışanların geçim kaynaklarını elinden alıyor. İş bulma konusunda yaşadıkları mevcut dezavantajlara bir de sağlık riski eklenen yaşlıları, göçmenleri ve mültecileri de unutmamak lazım.
Dünyada bunlar olurken, geçtiğimiz hafta Avustralya’da emsal teşkil edebilecek önemli bir gelişme yaşandı. Federal Mahkeme 20 Mayıs’ta aldığı bir karar ile, önceden mutabık olunan düzenli nöbetler, çalışma saatleri temelinde hazırlanan görev çizelgesine tabi çalışan bir maden işçisinin açtığı davada ücretsiz yıllık izin başta gelmek üzere haklara sahip olduğuna hükmetti. En az bir milyon Avustralyalı işçiyi ilgilendirebileceği düşünülen bu karar ile geriye dönük 8 milyar dolar tutarında ödeme yapmak zorunda kalma endişesine kapılan öfkeli patronlar, kararın işçileri “çifte kazanç”lı duruma getirdiğini iddia ederken temyize gideceklerini ilan ettiler. “Çifte kazanç”dan kast ettikleri de “geçici” (casual) sözleşmeli statüde çalışanlara 25% daha fazla ödenen saatlik ücret! Oysa ki muhalefet partisinden Tony Burke’in ifadesi ile “ortada bir “çifte kazanç” var ise, o da geçici işin güvencesizliğinden yararlanıp çalışanlarını sürekliymiş gibi çalıştıran işverenlerin yaptığı”.
Medyada çıkan değerlendirmelerde işçiler üzerinden ilerleyen bir söylem hakim. Geçici işlerin çalışanlara esneklik sağladığından, gençlere, öğrencilere ekstra gelir kazandırdığından dem vuruluyor. Bir diğer vurgulanan nokta ise kanunda geçici iş tanımının olmaması ve hükümetin bir tanımlama getirerek sorunu çözüme kavuşturacağı. Patronların neden “geçici işçi” istihdamını canhıraş bir şekilde savunduğunu, daha da önemlisi nasıl oluyor da kanunla tanımlanmayan bir uygulamayı yıllardır yanlarına kâr kalarak yapabildiklerini sormak nedense kimsenin aklına gelmiyor!
Şu bir gerçek ki; iktisadi ve toplumsal düzende etkileri derin ve keskin bir krize yol açan Covid-19 salgını sonrası için daha fazla iş yaratacak güçlü istihdam politikalarının yanı sıra kapsamlı koruma sistemlerine ihtiyaç var. ILO Direktörü Guy Ryder’ın da altını çizdiği üzere “pandemi ve işsizlik krizi evrildikçe, en kırılgan kesimleri koruma gereği daha da acil hale geliyor… Milyonlarca işçi için gelirsiz kalmak, gıdanın, güvenliğin ve geleceğin olmaması anlamına geliyor”. Yaşanan iş kayıpları, azaltılan çalışma saatleri, çıkılan ücretsiz izinler, süregelen belirsizlik ortamında iş güvencesine her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.
Selver Şahin
1- Okullarda Akran Zorbalığı: Aile ve Toplumdaki Temelleri, Yansımaları (26.2.2020)
2- Bir Salgının Anatomisi (26.3.2020)
3- “Gölge Pandemi”: Kadına Karşı Şiddet (26.4.2020)
Selver Şahin hakkında

Lisans ve yüksek lisans eğitimini Türkiye’de Orta Doğu Teknik Üniversitesinde, doktora eğitimini Yeni Zelanda’da University of Canterbury’de tamamlayan Selver Şahin, Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. RMIT, Canterbury ve Monash Üniversitesinde araştırmacı ve okutman olarak görev alan Dr Şahin güvenlik, kalkınma ve barış ilişkisi üzerine yoğunlaşan araştırma çalışmalarını uluslararası bir kitapta ve çeşitli akademik dergilerde yayınlamıştır.
]]>Aslında Mart ayı başında salgının çıktığı Wuhan şehrinde uygulamaya konulan karantina sırasında boşanma başvurularında ve çiftler arasında şiddet olaylarında artış yaşandığı bilgisi medyada yer bulmuştu. Birleşmiş Milletler’in toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması için çalışan birimi olan UN Women Nisan başında bir rapor yayınladı. Korona virüsle mücadele döneminde kadınların ve genç kızların maruz kaldığı ve artış gösteren aile içi, ev içi şiddet vakalarını, “gölge pandemi” olarak tanımladı. Mart ortasında sokağa çıkma yasağının ilan edildiği Fransa’da, ev içi şiddet vakalarında %30 oranında artış yaşanırken, Singapur ve Güney Kıbrıs’ta kadın sığınma kuruluşlarının yardım hatlarına gelen çağrılarda %30 artış kaydedildi. Aynı raporda, Avustralya’nın New South Wales eyaletinde yapılan bir ankete katılan ev içi şiddet alanında çalışanların %40’ı artan sayıda acil yardım telefonu aldıklarından bahsediliyor. Başbakan Scott Morrison Mart ayı sonunda, hükümetin evde Medicare sağlık hizmetlerine erişimin yanı sıra aile içi, ev içi ve cinsel şiddet olaylarının önlenmesi ve mağdurların korunması, vatandaşların akıl ve ruh sağlığının desteklenmesi için 1.1 milyar dolar tutarında bir destek paketini kabul ettiğini duyurdu. Başbakanlığın internet sitesinde yayınlanan basın açıklamasında, arama motoru Google’da ev içi şiddet için yardım konulu aramalarda %75’lik artış yaşandığı bilgisi dikkat çekici.
Karantina sürecinde ev içi şiddetin artış gösterdiği İspanya’da ise, hükümet parola temelli bir hizmet programını hayata geçirdi. Fransız hükümetinin de benimsediği bu program şu şekilde çalışıyor: Evdeyken güvenlik güçlerinden yardım isteme imkanı ya da cesareti olmayan mağdurlar, eczanelere gidiyor ve “evde şiddet görüyorum” anlamına gelen “maske-19” parolasını söylüyor. Eczacılar da onlar adına polisi arayıp yardım istiyor.
Türkiye’de sivil toplum örgütlerinin gazete haberlerinden ve aldıkları çağrılardan derledikleri ve Nisan başında kamuoyu ile paylaştıkları verilere göre ise, evde kalma çağrılarının yapılmaya başladığı 11 Mart’tan itibaren geçen 20 günlük sürede 21 kadın öldürüldü.
Yaşanan bu gelişmeler, Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisinin 2018’de yayınladığı raporunda yaptığı “kadınlar için en tehlikeli yer, ev” saptamasını hatıra getiriyor. Bu saptamanın nedeni ise, ilgili raporda detaylıca incelendiği üzere, 2017 yılında dünya genelinde 87000 kadının cinayete kurban gitmesi ve kurbanların %58’inin eş veya diğer aile bireyleri tarafından öldürülmüş olması.
Bu bağlamda, virüs salgını ile mücadele kapsamında alınan evde kalma kuralı ile kendisini “kapana sıkışmış” hisseden kadınların şiddetten korunması için Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres hükümetlere çağrıda bulundu.
Hükümetlerin destekleyici kurumsal, resmi tedbirleri alması elbette büyük önem arz ediyor çünkü kadına karşı şiddet insan hakkı ihlali ve pek çok boyutu olan toplumsal bir sorunu işaret etmektedir. Dolayısıyla şiddetin önlenmesi için toplum olarak hepimize önemli görev ve sorumluluklar düşüyor. Bir Afrika sözü olan “bir çocuğu yetiştirmek için bir köy gerekir” sözünü “şiddeti durdurmak için bir köy gerekir” olarak uyarlayabiliriz. Tarihsel, ekonomik, siyasi, kültürel, maddi manevi pek çok boyutu ve temeli olan şiddetle (ki sadece dayak ve diğer fiziksel zarar veren eylemlerle sınırlı olarak düşünülmemeli) mücadele için, aile üyelerinden ve akrabalarımızdan tutun bir şekilde ilişkide olduğumuz herkesin yani komşularımız, arkadaşlarımız, meslektaşlarımız, yöneticilerimiz, kısacası herkesin söz ve eylemleri ile şiddete karşı tavır almasını, tolere etmemesini gerektirir.
Selver Şahin
*Yazarın “Küresel Bakış” köşesinde yayınlanmış önceki çalışmaları:
1– Okullarda Akran Zorbalığı: Aile ve Toplumdaki Temelleri, Yansımaları (26.02.2020)
2– Bir Salgının Anatomisi (26.3.2020)
Yazar hakkında…
Lisans ve yüksek lisans eğitimini Türkiye’de Orta Doğu Teknik Üniversitesinde, doktora eğitimini Yeni Zelanda’da University of Canterbury’de tamamlayan Selver Şahin, Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. RMIT, Canterbury ve Monash Üniversitesinde araştırmacı ve okutman olarak görev alan Dr Şahin güvenlik, kalkınma ve barış ilişkisi üzerine yoğunlaşan araştırma çalışmalarını uluslararası bir kitapta ve çeşitli akademik dergilerde yayınlamıştır.
Lütfen bu fotoğrafa dikkatle bakın! Kendisi Çin’in 11 milyon nüfuslu Wuhan şehrinde görev yapan henüz 33 yaşında bir göz hekimiydi. Adı, Dr. Li Wenliang idi. Çalıştığı hastanede haberdar olduğu ve 2003 yılında ortaya çıkan SARS benzeri zatürre belirtisi gösteren yedi hasta hakkında ülkenin popüler sosyal medya platformu WeChat üzerinden meslektaşlarını uyardığında tarihler 30 Aralık 2019’yı gösteriyordu. Bu yedi kişinin ortak noktası, şehirdeki vahşi hayvan pazarında satıcı ya da müşteri olarak bulunmuş olmasıydı.
Hemen akabinde 31 Aralık’ta, Çin hükümeti Dünya Sağlık Örgütü ile sebebi belli olmayan gizemli zatürre hastası 41 kişi olduğu bilgisini paylaştı. Bu sırada, polis tarafından apar topar ifadesi alınan Dr. Li, “yalan beyanda bulunmak”, “dedikodu yaymak” ve “toplumsal düzeni bozmak”la itham edildi. Serbest bırakılan Dr. Li hastalarını muayene etmeye devam ederken, Çinli yetkililer de ortaya çıkan hastalığa SARS ailesinden yeni bir korona virüsün sebep olduğunu ancak insandan insana bulaşmadığını ve virüsten etkilenen sağlık personeli olmadığını iddia etmekle meşguldü. Sağlık bilimciler ise virüsün gen haritasını çıkarmış, bahsi geçen hayvan pazarı ile bağlantılı olan bu 41 hastanın Kasım sonuna doğru insandan insana bulaşma sonucu enfekte olduklarını belirlemişti. 8 Ocak 2020 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü, yayınladığı açıklamada “virüsün kısa sürede belirlenmesini kayda değer bir başarı ve Çin’in yeni salgınları idare etmedeki kapasitesinin göstergesi olarak” nitelerken “mevcut bilgi temelinde Çin’e karşı herhangi bir seyahat ve ticari sınırlama getirilmemesi yönünde tavsiyede” bulundu. Bu sırada, 10 Ocak günü öksürük ve ateş şikayeti ile gittiği hastanede durumu kötüleşen Dr. Li yoğun bakıma alındı. Bir gün sonra, Çin devlet medyası korona virüsün sebep olduğu hastalıktan ilk can kaybını haber verdi. 23 Ocak günü Çinli yetkililer salgının merkezi Wuhan şehrini karantina altına aldığında, Çin takvimine göre yeni yıl kutlamaları için milyonlarca insan şehri ziyaret edip terk etmişti bile. Bütün bunlar olurken salgını haber veren Dr. Li’nin korona testi pozitif çıktı ve 7 Şubat günü arkasında bir erkek evlat ve hamile eş bırakarak hayata veda etti.
Japonya, Güney Kore gibi çevre ülkelere sıçrayan, ABD’de ortaya çıkan ve hızla yayılan virüs Ocak sonunda Avrupa’ya gelmişti bile. Önlem almakta geciken İtalya, Şubat sonuna doğru, Çin’den sonra virüse bağlı can kayıplarının en yüksek görüldüğü İran ile birlikte, salgından en çok etkilenen ülkeler arasına girdi. Ülkenin en müreffeh, sanayi başkenti Lombardiya bölgesinde patlak veren vakalar kontrol altına alınamayıp karantina uygulamaya girmeden hemen önce güneye seyahat edenlerin virüsü tüm ülkeye yayması ile İtalya’nın sağlık sistemi çökme noktasına geldi. İtalya, İspanya, Fransa, Almanya, İngiltere, İsviçre derken Avrupa korona virüsünün odak noktası oldu. Antartika hariç bütün kıtalarda ortaya çıkan ve 100’den fazla ülkenin rapor ettiği 110 bini aşkın vaka sonucu, Dünya Sağlık Örgütü korona virüsün sebep olduğu enfeksiyonu 11 Mart günü “küresel salgın” (pandemi) ilan etti.
Yeni Zelanda’da geçtiğimiz hafta sonunda hızlı artış gösteren vakalarla hükümetin aldığı olağanüstü önlemlerin benzeri Avustralya’da da uygulamaya konuldu. Bu önlemler arasında vatandaşların yurt dışı seyahatlerinin yasaklanması da var. Ancak, yakın zamana kadar sinemaların, restoranların, pubların açık olması, süpermarketlerde itiş kakış alışveriş ortamında virüse davetiye çıkarıldığı, Sydney’in ünlü Bondi Plajı bölgesinde sırt çantalı turistlerin rağbet ettiği partilerin düzenlenmesine izin verilmesi ve 133 teyitli vakanın olduğu Ruby Princess tur gemisindeki 2700 yolcunun karantina uygulaması yapılmadan gitmelerine izin verildiği düşünüldüğünde açıklanan önlemlerin etkinliği soru işareti yaratmıyor değil.
25 Mart itibarı ile salgının ortaya çıktığı Wuhan şehrindeki karantina uygulamasının yeni vaka görülmediği için gevşetildiği haberleri gelirken, dünya çapında teyit edilmiş vaka sayısı 454 bini aştı. Can kaybı ise 20 bin 807 oldu. Salgından etkilenenler arasında Dr. Li gibi pek çok sağlık çalışanı da bulunmakta.

Aşı ve ilaç bulunmasına yönelik çalışmalar devam ederken, uzmanların defaatle söylediği gibi etrafta dolaşan korona virüsüne karşı yapılacak en etkin mücadele; yeni vakaların önlenmesi, azaltılması. İtalya’da yaşananlardan öğrendiğimiz üzere, vaka sayısı hızla katlanarak artmasın ki sağlık sistemi çökmesin, ihtiyaçlara cevap verebilsin. Singapur, Güney Kore örneklerinde gördüğümüz üzere, bunu yapmak imkansız değil. Kendimizin, sevdiklerimizin ve içinde yaşadığımız toplumun sağlığını, görevleri başında canla başla çalışan sağlık emekçilerini ve endişeli ailelerini düşünerek lütfen #EvdeKal’alım!
Selver Şahin
1– Okullarda Akran Zorbalığı: Aile ve Toplumdaki Temelleri, Yansımaları (26.02.2020)
Selver Şahin hakkında
Lisans ve yüksek lisans eğitimini Türkiye’de Orta Doğu Teknik Üniversitesinde, doktora eğitimini Yeni Zelanda’da University of Canterbury’de tamamlayan Selver Şahin, Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. RMIT, Canterbury ve Monash Üniversitesinde araştırmacı ve okutman olarak görev alan Dr Şahin güvenlik, kalkınma ve barış ilişkisi üzerine yoğunlaşan araştırma çalışmalarını uluslararası bir kitapta ve çeşitli akademik dergilerde yayınlamıştır.
]]>Uluslararası örgütlerin yayınladığı raporlar, küresel düzeyde nasıl gittikçe yaygınlaşan bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu söylüyor. Okullar, toplumun refahı ve barışı için gereken akademik, bilimsel ve sosyal bilgi ve becerilerin bireylere kazandırıldığı kurumlardır. Eğitime erişim ulusal ve uluslararası hukukta güvence altına alınmış bir hak. Ancak, veriler pek çok çocuk ve gencin okulda kendini güvende hissetmediğini, eğitim hakkı ilkesinin uygulanmasında önemli sorunların yaşandığına işaret ediyor. Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu UNICEF’in raporlarına göre, dünyada 13-15 yaş aralığındaki öğrencilerin yarısı (yaklaşık 150 milyon öğrenci) okulda ve okul çevresinde akran şiddetine maruz kaldığını, sanayileşmiş 39 ülkedeki her 10 öğrenciden 3’ü (yaklaşık 17 milyon) akranlarına zorbalık uyguladığını itiraf ediyor. Akademik başarısızlık, okulu bırakma, yeme bozukluğu, stres, depresyon, kendine zarar verme, intihara kadar gidebilen etkileri olan “akran zorbalığı” çocuk ve gençlerin hayatında derin travmalar yaratabiliyor.
Peki, Avustralya’da durum nasıl? Bunun için, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) 2008’den beri beş yılda bir, 31 üye ve 17 partner ülkedeki eğitim personeli arasında yaptığı Uluslararası Öğretme ve Öğrenme Anketine (TALIS) bakabiliriz. TALIS sonuçları eğitimde eşitlik ve çeşitlilik ilkesinin uygulanması, öğretmenlerin ders yükü, okulların etkin yönetilmesi, disiplin ve emniyetin sağlanması, teknolojinin öğrenme ve güvenlik üzerine etkisi gibi farklı konulara ışık tutuyor. 2018 yılındaki anketi orta öğretim (7-10. sınıflar) seviyesinde, Avustralya’dan 3573 öğretmen ve 230 müdür doldurdu. Geçtiğimiz Kasım ayında kamuoyu ile paylaşılan anketten çıkan ilk çarpıcı bulgu şu: Avustralyadaki okullar ve sınıflar, özel ihtiyaçları olan öğrencilerin oranı, göçmen ya da sığınmacı kökenli öğrencilerin oranı, anadili İngilizce olmayan öğrencilerin oranı ve sosyo-ekonomik yönden dezavantajlı öğrencilerin oranı açısından diğer OECD ülkelerine kıyasla daha fazla çeşitlilik arz ediyor. Bu durum, öğretmenlerin farklı ihtiyaç ve beklentilere cevap verebilme becerisinin ve kapasitesinin desteklenmesi gerektiğini gösteriyor. Özel ihtiyaçları olan öğrencilerin olduğu sınıflarda görev yapan öğretmenler, sınıf içinde öğretme ve öğrenme etkinlikleri için diğer meslektaşlarına oranla 6 dakika daha az zaman harcadıklarını bildiriyor. Bu da bir yıl boyunca 100 saate tekabül ediyor ki öğrenmeye erişimde önemli adaletsizlik yaşandığı anlamına geliyor.
Bir diğer önemli bulgu ise, Avustralyalı eğitimcilerin diğer ülkelerdeki meslektaşlarına oranla daha sıklıkla disiplin ve emniyet odaklı vakalar yaşadığı. Ankete katılan orta öğretim müdürlerinin üçte birinden fazlası (%37), her hafta zorbalık ve sindirme vakası ile ilgilendiğini söylüyor. Bu oran, %14 olan OECD ortalamasının çok üstünde. Her altı müdürden biri, haftalık düzeyde elektronik içerikli taciz şikayeti aldığını belirtiyor. Öğrencilerin sözlü taciz veya sindirme eylemine maruz kaldığını belirten öğretmenlerin oranı ise %3 olan OECD ortalamasının 4 katı.
Anketten elde edilen verileri raporlayan Avustralya Eğitim Araştırmaları Konseyinden bir uzman, medyada çıkan röportajında ortaya çıkan bulguların öğrencilerin doldurduğu anketlerle uyumlu olduğunu belirtmişti. Aynı uzman, “fazlasıyla endişe verici” bulduğunu söylediği sonuçlar için “öğretmenlerin genel toplum içindeki yerinin yansıması olduğunu düşünüyorum” demişti. Deakin Üniversitesinden bir profesör ise “şiddet, sindirme eylemlerinin her yerde görüldüğünü” ancak “ne zaman duygularda bir yükselme olsun, Avustralyalıların, diğer yerlere kıyasla, daha çabuk şiddete meylettiklerini ve çocukların da büyüklerinden gördüklerini taklit ettiklerini” ifade etmişti.
“Çeşitlilik ve dahliyet” son dönemde politikacısından, bürokratına, akademisyeninden, sivil toplum örgüt çalışanlarına ve özel sektör yöneticilerine kimsenin dilinden düşürmediği bir kavram. Özünde farklılıkların kabulü ve temsilini içeren bu kavramın uygulanması için güç ilişkilerinin ve yapılarının, ilgili düşünce sistemlerinin, zihniyetin dönüşümü gerekiyor. Politika yapıcıların, karar vericilerin eğitim hakkının ifasına yönelik ilgili hukuki, siyasi ve kurumsal uygulamaları, yaptırımları yerine getirmesi gerektiği bir gerçek. Bununla birlikte, eğitimin başladığı yer olan ev ve aile ortamında hepimize önemli görev ve sorumluluklar düşüyor. Anne-babalar olarak konuşmalarımızla, davranışlarımızla çocuklarımıza iyi örnek olmalıyız. Ağzımızdan çıkan söz ve takındığımız davranışla, farklılıklarımızla var olduğumuzu, birbirimizi kabul ettiğimizi tutarlı bir şekilde göstereceğiz ki çocuklarımız teori-pratik ayrımına düşmeden anlayışlı, empati sahibi, şiddetten uzak, vicdan sahibi bireyler olabilsinler. Olabilsinler ki barışçıl, müreffeh toplum amacına katkıda bulunabilelim. En son Queenslandli küçük çocuğun gözyaşlarına para toplayarak derman olduğunu sanan yetişkinler örneğinde gördüğümüz üzere, kırılan kalbin, incinen haysiyetin maddiyatla tamir edilemeyeceğinin, daha en başta bunun yaşanmaması için ilişkilerimizi saygı ve nezaket temelinde sürdürmemiz, vicdanlı davranmamız gerektiğinin bilincine varsınlar ve günlük hayatlarında uygulasınlar. Hep beraber uygulayalım!
Selver Şahin
Yazar hakkında

Lisans ve yüksek lisans eğitimini Türkiye’de Orta Doğu Teknik Üniversitesinde, doktora eğitimini Yeni Zelanda’da University of Canterbury’de tamamlayan Selver Şahin, Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. RMIT, Canterbury ve Monash Üniversitesinde araştırmacı ve okutman olarak görev alan Dr Şahin güvenlik, kalkınma ve barış ilişkisi üzerine yoğunlaşan araştırma çalışmalarını uluslararası bir kitapta ve çeşitli akademik dergilerde yayınlamıştır.
]]>