Okyanus Kıyısından Mektuplar 10: İÇİMDEKİ DENİZ
Bazı kitap ve filmler, haklarında herhangi bir şey bilinmeden, sadece adlarının cazibesiyle alınır, okunur veya izlenir. Bahsedeceğim filmi izlemem de böyle bir vesileyle oldu. Aile dostlarımdan biri olan Ahmet elinde birkaç film DVD’siyle çıkageldi ve “Altan abi, seç birini izleyelim.” dedi. Düşünmeden, bir tanesini seçtim hem Türkçe, hem de İspanyolca adlarının güzelliğine bakarak: İçimdeki Deniz/ Mar Adentro.
Sarı kumlar, mavi-yeşil deniz ve dalga seslerinden oluşan bir huzur ve sükunet sahnesiyle açılan film, bir anda yatalak bir hastanın pencereden karşıdaki fırtınalı tepeye baktığı sahneye geçince filmin meramı az çok belli oldu. Lise yıllarımda dinlediğim bir öyküyü anımsadım bu sahnede. Hastane koğuşunda pencere kenarında yatan bir hasta, diğer hastalara dışarıda neler olup bittiğini anlatmaktadır devamlı. Ağaçların yeşili, kuşların neşesi, insanların tatlı telaşesi… Kendi yattığı yeri beğenmeyip pencere kenarında yatan bu hastayı kıskanan diğer bir hastaysa bir gece bu iyimser hastanın ölümüne neden olup kendisi geçer cam kenarına manzaranın tadını çıkarmak için. Sabah pencereden bakmak için keyifle kafasını kaldırdığında gördüğü manzara, şaşırtıcı şekilde simsiyah bir duvardan ibaret çıkar.
Gezgin ruhlu, kabına sığmaz, zeki ve yakışıklı Ramon’un, geçirdiği bir deniz kazasından sonra 28 yıl boyunca yatağa bağlı yaşarken, hayatı ve ölümü nasıl gördüğünü izlemeye başladık Ahmet’le. Bakım ve görümünü tamamen aile fertlerinin üstlendiği, herhangi bir mahremiyeti kalmayan Ramon, onurlu bulmadığı böyle bir hayattan istifa edip ötenazi hakkını kullanmak ister yasal yollardan. Ülke kanunları buna izin vermediği için kendisine gönüllü yardım eden bir avukat bulur ve avukatın önerisi üzerine toplumsal destek bulmak için bir de kitap yazmaya başlar, özel bir mekanizma yardımıyla, sadece dişleriyle tutabildiği bir kalemle.
Kendisiyle yeni tanışanlar, güler yüzüne ve gözlerindeki ışığa bakarak, hayatın her şeye rağmen güzel ve yaşamaya değer olduğuna iknaya çalışmaktadır Ramon’u. Oysa onun bu çabalara karşı cevabı, aslında gülerek ağladığıdır. Rasih’in dizelerini kendine şiar edinmiş gibidir:
dilde gam var şimdilik lûtfeyle gelme ey sürûr
olamaz bir hânede mihmân mihmân üstüne
Yengesi Manuela’nın tabiriyle, ölümle evlidir Ramon. Hayata sarılmak, sevgilisi ölüme ihanet gibidir. Manuela demişken, kayınbiraderine sanki kendi çocuğuymuş gibi şefkatle, bıkmadan bakan olağanüstü bir karakter. Onun tırnaklarını sevecenlikle kesen, altını değiştirirken öf pöf etmeyen bir asalet.
Geniş bir yüreği, hayal gücü, zekası ve söz söyleme yeteneği olan Ramon, yaşayamadığı, söyleyemediği şeylerden bir deniz büyütmüştür içinde yıllar boyunca. Bu denizin sesini ve sırlarını sadece, hem avukatı, hem de hoşlandığı kadın olan Julia’ya açar. Julia da, Cadasil hastalığından mustarip, bugün bacaklarını ancak baston yardımıyla kullanabilirken, yakın gelecekteyse hangi organının işlevini yitireceğini bilemeden, korkuyla ölümü beklemektedir. Bu korkunun tesiriyle, o da aslında hayatına son verme arzusundadır. Ama kocasının umut dolu çırpınmalarını hiçe sayamadığından, yaşamla bağlarını tam olarak koparmamaya çalışır. Ramon kadar derin olmasa da, o da içinde bir deniz büyütmektedir. Gün gelip kendisi de yatağa bağlanınca, biri Corunna’dan (Ramon), diğeri de (Julia) Barcelona’dan uçmaya başlarlarsa ortada buluşabileceklerini düşlerler.
Ahmet bu tablolar üzerine isyan etti. Kadının kocasına vefasızlığını hazmedemedi. Haksız değildi belki. “Burada iki değil, dört deniz var.” dedim Ahmet’e. “Ramon ve Julia iki denizse, Manuela ve Germán (Julia’nın kocası) birer okyanus. Onların da içlerinde biriken yaşanmamışlıklar, söylenmemişlikler var. Üstüne hayatını birilerine adamanın, şefkatin, birisi için çırpınmanın yüceliği. Belki bu yüceliğin getirdiği yoğunluk farkı, okyanus ve denizin birbirine kavuşmasına engel oluyor.”
Mahkemeden istediği sonuç çıkmayınca, Ramon için artık tek çare ötenazi yapabilmesi için kendisine el, ayak, göz olabilecek arkadaşlar bulmaktır. Biri zehiri bulacak, biri alacak, biri taşıyacak, biri hazırlayacak vs. Kendisine yardım edecek son gönüllüyü de bulunca, evinden ayrılıp kiralık bir yer tutar ve ölümünden kimsenin suçlanmaması gerektiğini anlatıp kamera önünde bir bardak zehri pipetle içer. O esnada Ahmet araya girdi yine: “Ben böyle bir intiharı doğru bulmuyorum Altan abi.” Elimle susmasını işaret edip, çok merak ettiğim bu sahneyi izlemeye başladım. Gençler ölümü çok uzak gördüklerinden, hakkında acele yorum yapıyorlar. Kimi çok hafife alırken, kimi de gereğinden çok korkuyor belki. Bencileyin, yaşını başını almışlar, ölüm anı üzerinde daha çok düşünüyoruz elbette. Belki de, bu saatten sonra merak etmemiz gereken tek şey! Çarpıcı bir şekilde, canın bedenden çıkışını dikenlerin pamuğun içinden geçerek çıkmasına benzetirler mesela. Ramon’un canı nasıl çıkmıştı bedeninden? Siyanürü içtikten sonra boğazında bir sıcaklık hissedip acı çektiğini gösteriyor film. Gerçek Ramon (hikaye gerçek hayattan alınma) o esnada neler hissetti, gözleri nasıl bir hal aldı, birileriyle konuşma ihtiyacı hissetti mi, pişmanlık duydu mu, bilmiyorum. Peki, ya ötesi? Ramon’un son günlerini yanında geçirdiği Rosa şöyle bir istekte bulunur ondan: “Gerçekten öldükten sonra hayat varsa, oradan bana bir işaret gönder.” Ramon’un cevabı, nasıl başlangıçta bir yerden gelmediysek, öldükten sonra da bir yere gitmeyeceğizdir. Herkesin inancına göre bir cevabı var tabii bu sorulara. Benim için önemli olan, cevapları önümüzde hazır bulmamızın -ki bunlar yüzde yüz doğru cevaplar olabilir- bizi bu konularda düşünmekten, merak duymaktan alıkoymaması. Ölüm korkusu mesela. Kendisiyle yapılan bir röportajda, en çok korktuğu şeyin, yanında kimselerin olmadığı bir zamanda ölümün çıkagelmesi olduğunu söylüyordu Hilmi Yavuz. “Şurda bir garip ölmüş diyeler/ Üç günden sonra duyalar” dizeleriyle nasıl da çatışıyor bu korku? Lafım Yunus Emre’ye değil; böylesine kuvvetli bir insani duyguyu hafife alıp, ölümü ve ölüm ötesini yemek tarifi verme rahatlığı içinde anlatanları dinlemenin konforundan kaçınmaktan bahsediyorum. Neyse…
Malumdur, benim de katıldığım üzere, sanatçının işi cevap vermekten ziyade soru sormak olmalıdır der bazıları. Film ana tema olarak “Yaşama isteği kadar, hayatına son verme isteği de bireysel özgürlüğe girer.” tezini işlerken, ‘Nereden gelip nereye gidiyoruz?’, ‘Beni seven insan, benim ölmeme de yardım eden değil midir?’ ve “Bir sevgi halesiyle kuşatılmışken niçin mutlu olamıyorum?” gibi soruları da kafamıza birer tohum olarak bırakarak nihayete eriyor.
