Okyanus Kıyısından Mektuplar 3: PALTOSU SOĞUK KOKAN ADAMLAR
Fakülte yıllarımdı. Ancak büyük fikirlere, büyük ideallere prim verdiğimiz; bireysel olanı küçümsediğimiz yıllar. Saçı sakalı uzamış, cılız bir oğlan bir gün bana sahafları dolaşmaktan, adı sanı duyulmamış insanların yazdığı anı ve biyografi kitaplarını bulup okumaktan zevk aldığını söylemişti. Tuhaf gelmişti o zamanlar, tekil insan hayatının da büyük toplumsal meseleler kadar önemli olabileceği. Hatta, belki, daha da önemli olabileceği.
Yıllar sonra bana da çekici gelmeye başladı basit insanların hayatları. Hiç tanımadığım bir adamın, hiç tanımadığım babasına dair hatıratını okumak, mesela. Ya da, sıradan bir temizlikçinin hayatından kesitler sunan minimalist bir filmi izlemek. Bugün, öyle sıradan bir insanın hatırasını yad etmek geldi içimden: Ali Bey.
Dumanlar arasında bir figürdür benim için Ali Bey. Birincisi, kebap ustası olarak sürekli ocak başında, duman altı olmasından. İkincisi de, 70’li, 80’li yılların kömür yakılan İstanbul’unda, kış mevsiminde, hava kirliliğinden mütevellit sisler içinde, başında kasketi, kalın paltosu ve sıkı sıkı sarındığı atkısıyla yürürkenki halinden.
Gel de şimdi Hüsrev Hoca’nın şiirini hatırlama!
Karda soğuk kokardı paltosu Peder Bey’in
“Soğuğun da kokusu mu olurmuş?” demeyin
Babalar paltolardır, siyah, gri, lacivert
Her pederin pederi kendi yüreğine dert
Sevmezdi Ali Bey böyle havaları. Hele bir de lodos varsa. Lodos demek, geçmek bilmeyen baş ağrısı demekti onun için. O çok ilerleyen tıp(!), Ali Beyin baş ağrılarına ve ülserine bir türlü çözüm bulamamıştı. Ondandı herhalde erken yaşta hayattan bıkması.
Çok çalışır, eve geç gelir ve çoğunlukla hasta ve yorgun olurdu Ali Bey. Ev ahalisiyle pek konuşmazdı. Dükkan komşuları, odun fırınında yakılır diye, eski gazete ve mecmuaları getirip bırakırlardı dükkana –o zamanlar geri dönüşüm diye bir gündem yoktu ülkede. O da, kendince işe yarayanları eve getirir; evdekiler de –eve kitap girmediği için- dükkandan gelen gazete, dergi ne varsa, iştahla okurlardı. Gazete ve televizyonla meşgul olurlardı akşamları.
Lisedeki oğluyla ufak bir tartışmaları olmuş bir gün. Oğlan, dükkandan gelen bir şehir mecmuasında Attila İlhan’la yapılmış bir röportajı okumuş, beğenmiş. Akşam babasına, “İyi bir adama benziyor bu Attila İlhan.” deyince, Ali Bey kendisinden beklenmeyen bir kesinlik ve ivedilikle “İyi adam, Necip Fazıl; onu oku!” deyivermiş. Oğlan şaşkın; evine kitap girmeyen adam, nereden biliyor Necip Fazıl’ı? Ağzını açıp da diyememiş, “E kitabını al getir de okuyalım o zaman!”. Babasıyla yaptığı tek entelektüel mükaleme olarak anlatır oğlu bunu!
Dükkanına nur yüzlü bir ihtiyar uğrardı ara sıra çorba içmeye. Narin yapılı, traşlı ve her zaman beyaz kıyafetler içinde. Ali Bey onu görünce sevinir, ihtiyarın kendisine “dervişim” diye hitabından memnun olurdu. İçinde, kendi gerçekleştiremediği bir derviş olma hevesi kalmış olmalı ki, oğlunu İmam Hatip lisesine yazdırmak istedi. Oğlan ayak diredi; hatta ilkokul öğretmeninden yardım istedi babasını ikna etmesi için. Ali bey fazla ısrar etmedi o zaman.
Evleri Ihlamur yokuşundaydı önceleri. Dükkan Nişantaşı’nda. Sonra evi Fatih’e taşıdılar.Yıllarca Saraçhane ve Harbiye durakları arasında işe geldi gitti Ali Bey. Tatillerde oğlunu da götürürdü işe. Kimi zaman Şişhane’de iner; midesine iyi gelen galetalardan üç-beş kilo alır, yola öyle devam ederdi, İETT’nin Macaristan’dan aldığı otobüslerle.
Sonra bir gün hastalandı ve çalışamaz oldu Ali Bey. Doktorlar anlayamadılar ne olduğunu. Uzun süre yattı evde. Birazcık toparlayınca, bir yazıhanede işe girdi vakit geçirmek için. Çay, temizlik vs işlerine baktı. Sakal bıraktı, namaza başladı. Farkında değildi belki; namaz surelerini içtenlikle, sesli sesli okurdu. Hacca gitmeye niyetlendi; bir türlü kura çıkmadı.
Üç çocuk okuttu. Hepsi de üniversite mezunu. Gün geldi büyük oğlu gurbete gitti. “Mesafe yirmibin kilometre, biletler pahalı; belki iki-üç sene görüşemeyiz.” diyerek vedalaştı oğlan.Takati yoktu, havaalanına gidemedi adamcağız. Oğlan bavulları teslim ettikten sonra, annesi ve kızkardeşiyle biraz daha vakit geçirmek için bir kenarda otururken, Ali Bey göründü uzaktan. İçi rahat etmemiş, hasta haliyle oğlunu –belki de son kez- görmeye gelmiş havaalanına, ayaklarını sürüye sürüye. Büyük bir sürpriz ve jestti bu oğlu için. Hiçbir zaman söyleyemediği “Seni seviyorum oğlum.” demenin bir yolunu bulmuştu böylece Ali Bey ömrünün son demlerinde.
Ben de babama hiçbir zaman “Seni seviyorum.” diyemedim Ali Bey. Üstelik bunu, senin yaptığın gibi, dolaylı bir yolla da yapamadım. Belki bu mektup “Seni seviyorum baba.” yerine geçer. Belki melekler seni bu mektuptan haberdar eder.
Mekanın cennet olsun Ali Bey.
Kızma; ama, hala Necip Fazıl okumuyorum.
Oğlun,
Altan
