Altan SancarYazarlar

Okyanus Kıyısından Mektuplar 5: ŞEHNAZ LONGA ALSIN SİZDEN İNTİKAMINI

Uzun yıllar oldu Türkiye’ye gitmeyeli. Dostlar soruyor arada neden gitmediğimi. Bazen “Sağlığım el vermiyor uzun yolculuklara.” diyorum; bazen de “Kimimiz kaldı ki oralarda?”. “Bu şehir o eski İstanbul mudur ki?”  deyip savuşturduğum da oluyor böyle soruları.

“Ah Güzel İstanbul” filmindeki enfes tiradlarından birinde şöyle der bir eski İstanbul beyefendisi olan Haşmet İbriktaroğlu:

“Ah güzel İstanbul! Nasıl da bozulmamış o bin yıllık güzelliğin! Ey cânım Boğaziçi! Bir zamanlar dedelerimiz de içlenmiş bu güzelliğinin karşısında.”

Film 1966 yapımı. Binlerce yıldır bozulmayan güzellik, filmden sonraki 50 yılda insafsızca bozuldu; şarkıcı Bergen’in, yüzüne fırlatılan kezzap yüzünden bozulan çehresi gibi. Bergen, uzun saçlarıyla yüzünün gözünün yarasını kapatabiliyordu; İstanbul’un, gitgide kısalmış saçlarıyla, kusurlarını örtebilmek gibi bir şansı da yok maalesef.

Evet, gitmiyorum ülkeme. Ama bu ondan koptuğum anlamına gelmiyor. Anılardan ve hayallerden oluşturduğum bir ülkem var benim; orada yaşıyorum. (Düz gerçeklikle, yani şu gördüğümüz şehadet alemiyle yetinmek zorunda olduğumuzu kim söyledi?) Bendeniz, bir yanıyla, Tapu Sicil Muhafızı Hüsrev Bey’in tilmizi sayarım kendimi- kendisiyle hiç karşılaşmamış olsak da. Ben de, onun gibi, anılar ülkesinden bir arsa parselledim kendime ve yaklaştırmıyorum kimseyi yanına yöresine.*

Arsamın doğu sınırını annemle olan hatıralarım çizer. Yüzümdeki tiklerden kurtulmam için beni hocadan hocaya dolaştırması; İstanbul’un eski minibüslerinde, Aksaray’dan başlayıp, yıkık dökük surların etrafından dolana dolana (keşke öyle harap, ama orijinal haliyle kalsaydı o surlar!), Şabanağa ve Zeytinburnu istikametinde yaptığımız; yaz sıcağında, tamamen şoförün keyfine göre beklediğimiz ya da ilerlediğimiz, nihayetinde Sultan Baba’nın bakkaliyesine vardığımız yolculuklar ve orada dağıtılan okunmuş suyla şifa umduğumuz yıllar. Kıztaşı civarında, yoksul gramofonlardan yayılan şarkıları duya hissede yaşadığımız zamanlar.

Bu arsanın güney sınırını babamla Eminönü’ne inip lokantanın alışverişini yaptığımız, ardından o dönemin fiyakalı kuyruklu arabalarının arasından kamyonetle Nişantaşı’na çıktığımız yıllar çizer. Nişantaşı Ihlamur Yokuşu’nda hala dut ağaçlarının bulundugu; Haliç’in inanılmaz kirli, Eminönü’nünse, bakımsız olmakla beraber, düzensizlik içindeki o garip düzeniyle hayatın merkezinde  olduğu ve o iğrenç metro köprüsüyle henüz hançerlenmediği yıllar.

Kuzey sınırını, ilk gençliğimin geçtiği Aşiyanlı yıllar çizer bu arsanın. Boğaz’a inen hemen her yokuştan inip çıkmışlığımın olduğu; zihnimin idealist düşüncelerle, gözümünse koru, deniz ve erguvan manzaralarıyla dolu olduğu, Boğaz’a bakan yemyeşil tepelerin henüz insafsızca traşlanıp kel bırakılmadığı yıllar.

Ve batısı Nihan’la olan hatıralarımla muhat olan bir arsadır bu. Nihan… Mangal ya da sobayı yakmak için uzun uzun uğraşmış ve pes etmek üzereyken birisi gelir ve küçük bir dokunuşla harlandırır ya ateşi… Ya da, uzun zaman üzerinde çalışılan; ama artık ilerlemeyen bir şiir, yolda yürürken ansızın karşına çıkan bir tablo yahut havada uçan bir cümlenin dokunuşuyla yeniden ayağa kalkar ve yola koyulur ya… İşte, Nihan, o dokunuş. Hesaptan, plandan hoşlanmaz. Dolaşmak için dışarı çıktı mı, sadece kendisinin duyduğu bir sesin peşinden gider hiç düşünmeden; o çağrının sahibini bulmak için. Sen de peşinden koştura koştura gitmek zorunda kalırsın, her ne kadar hesap kitapların adamı olsan da. Kimi zaman bir ermişin mezarında, kimi zaman gözlerden nihan olan bir manzarada son bulur bu yürüyüşler. Metrobüslerin, baz istasyonlarının, büyük alışveriş merkezi ve gökdelenlerin (ciğerdelen mi desem?) henüz şehrin teninde iğrenç bir dövme olarak görünmediği yıllar.

Gitsem şimdi Türkiye’ye, ne bulacağım Allah aşkına? Hatıralarımın peşi sıra gezdiğim yerlerde, ihanete uğramış hissedeceğim kendimi. Benim sokaklarımı, benim izlediğim manzaraları, şimdi kafası gözü yarılmış, belki kolu kanadı kopmuş bir halde bulacağım.

Yıllar önce, finalinden çok etkilendiğim bir yerli film izlemiştim: Sıfıra Doğru. Filmin baş kişisi, filmin sonunda kendisini hipnoz ettirir, o alemden bir daha çıkmamacasına. Nasıl bir alemdir orası, adına ne derler, bilemem. (Nihan olsaydı, ona sorardım. O bilirdi böyle şeyleri.) Diyeceğim o ki, yaşlandıkça bir tuhaf oluyor insan; kendi gerçekliğini oluşturuyor- bu diğer insanlara hiç gerçekçi gelmeyebilse de. Ülkeme gidip, son 50 yılın idarecilerinin çocukluk ve gençliğimin İstanbul’una ettiği ihaneti görmektense, hiçbir zaman kirlenmeyen ve değişmeyen anılar ülkemde hayatımı sürdürmeyi tercih ediyorum.

Haşmet Bey’le başladık; yine onunla bitirelim mi yazıyı?

Klasik musikiden anlayan, piyano çalan Haşmet Bey, sırf Ayşe’yi şöhret yapabilmek adına, Şehnaz Longa’yı batı formunda bir esere çevirir ve bu Ayşe’yi kaybetmesine neden olacak süreci başlatır. Suçu kendinde bulur ve der ki: “Eee ne yaparsın, ava gider avlanır demişler; bu, Şehnaz Longa’nın senden intikamıdır Haşmet…”

Ne dersiniz, İstanbul da bir gün kendisine ihanet edenlerden intikamını alır mı?

*Yazının ilham kaynaklarından, Hüsrev Hatemi’nin Tapu Sicil Muhafızı şiiri:

“Benim şiirim tüfeğidir kavgamın”

Diye kükreyerek,

Zehir zemberek

Bir şiire başlamanın özlemiyle öleceğim;

Ama neyleyim ki ellerim,

Yedek subay eğitimi dışında

Görmedi tüfek.

Benim şiirim ne tüfektir…

Ne kelebek.

Ne de hâyal ülkesinin nârin bir kızıdır;

O, gözlüklü ve siyah kolluklu

Bir tapu sicil muhafızıdır ki,

Eski günler ve anıların

Tapularını saklar.

Şimdi gel ey Muhafız Bey, lütfen

Cenuptan karanlık çocukluk,

Şimalden ilkokul başlangıcı,

Şarkından Feriköy mezarlığı,

Garbından İkinci Dünya Savaşı

İle muhat arsanın,

Tapusunu ver.

O arsa ki 1943 yıllarının

Anılarıyla dopdoludur,

Bir anı müteahhidi alıp

1979 anılarından

Kat karşılığı bina dikecek.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu