Altan SancarYazarlar

Okyanus Kıyısından Mektuplar 8: STRANGER THAN PARADISE YA DA CENNET CENNET DEDİKLERİ

Etrafınızda ellili altmışlı yaşlarını süren göçmenlerin yaşamlarına baksanız, sanırım şöyle bir ortak nokta görürsünüz çoğunda: Lise ya da üniversite eğitimlerini memleketlerinde tamamladıktan sonra, orada geleceklerini karanlık görüp, şanslarını yabancı memleketlerde denemek istemişlerdir.

Bendeniz Altan da, bu prototipe uygun olarak, gençliğimi hep bir cennet bulma sevdasıyla, farklı ülkelerde geçirdim.

Şansımı ilk önce bir Birleşik Krallık ülkesinde denedim. Büyüleyici ve otantik bir kentte, oldukça sınırlı olanaklarla kısa bir öğrencilik hayatım oldu. “Cennet diye bir şey varsa, o burasıdır.” diyordum. Yüz yıllık kafeler, geniş ve bakımlı parklar, medeni insanlar, konserler, tiyatrolar ve en önemlisi, bunların tadını beraber çıkaracağınız dostlar. Ama ardından gençlik hataları geldi. Bilirsiniz işte, ana gayenin unutulduğu zamanlar; evden ekmek almaya çıkmışken, parayı elma şekerine vererek eve dönmeler! Hal böyle olup, ardından da derslerin hepsinden birden kalınca, rahmetli peder bey paranın suyunu kesti doğal olarak. Çalışma iznim olmadığından para da kazanamıyordum- bazı akşamlar yasal olmayan şekilde ufak tefek adi işlerde çalıştıklarımı saymazsak. Kutu gibi bir evde, birkaç arkadaş, böcek gibi bir hayat sürüyorduk. O büyüleyici kent, cazibesini ansızın kaybetmişti gözümde. Önceleri, sarhoşluktan olsa gerek, etraftaki herkesin bana dostça baktığını düşünürken; işler tersine gidince, bir yabancılaşma duygusu çöktü içime. Kentin yerlilerinin bana tekinsiz bir yabancıymışım gibi baktıklarını hissetmeye başladım. Cenneti cennet yapan, dostça bakışların varlığı olmalıydı. Nihayet daha fazla dayanamadım ve kendimi ufak bir güney doğu Avrupa ülkesine attım, öğrenci değil de, bir emekçi olarak.

Bu küçük ve şirin ülkede iyi başladı işler. Bir tanıdığın aracılığıyla beklediğimden daha iyi bir iş buldum. Ülke şartlarından dolayı sosyal hayatımı ister istemez kısıtladığım için masraflarım minimal düzeydeydi; hatta üstüne biraz para bile biriktirebiliyordum. Sağa sola hep otobüsle gidip geliyor; böylece kenti daha iyi ve çabuk tanıma şansı buluyordum. Bırakın kenti, tüm ülkeyi bir ucundan diğer ucuna 4 saatte katetmek mümkündü zaten arabayla. Çok geçmeden bir şey farkettim: Gördüğüm her tepede, nehirde ya da gölde, memleketimden bir şeyler arıyor, içimdeki İstanbul’u oraya getirmeye çalışıyordum. Haliyle, İstanbul’a has sıkıntılarım, burada da nüksetmeye başladı. Ne kadar uzağa gidersen git, “İnsan kalbini yanında taşır.” demişler. Montaigne biraz daha acımasızca söylemişti bunu; kalp yerine kuyruk kelimesini kullanarak. Tam da “Bu şehir de solgun bir gül oluyor dokununca.” diye düşünmeye başlamıştım ki, bir kızla tanıştım. Hem de İstanbul’dan gelmişti. Hani derler ya, “Hacı hacıyı Mekke’de bulur” diye; o hesap. Cıvıl cıvıl, yerinde duramayan, yürüdüğünde uzun dalgalı saçları havada uçuşan bir kızdı. Adı Nihan. İlk gençliğini Ayvalık’ta yaşamış, oraya sığmayıp İstanbul’a taşmış. Bizim koca İstanbul da dar gelince hiçbir yere sığmayan yüreğine, şansını yurtdışında denemek istemiş. Abartıyorum sanmayın; fırsat bulsa uzaya çıkıp, Mars’ta sürdürmek isterdi hayatını. Başlarda, aramızdaki karakter farkını lehimize kullandık. Birbirinin eksiklerini tamamlamak, daha önce yaşamadığın deneyimleri tatmak gibi faydaları vardı bunun. Birbirimizde cenneti buluyorduk da diyebiliriz. Ama sonra şu kanaate vardım: İnsan cenneti alışık olduğu şeylerin bir uzantısı olarak bulmak istiyor. Yani benim için cennet, İstanbul’un bir üst modeli; cennet meyvesi, mangonun daha bir lezzetlisi; cennet binitiyse, kanatlı bir at demekti. Biraz karakter farkı, ama daha önemlisi, sevginin gerektirdiği sürekli özeni gösteremediğimden, Nihan’la ilişkimiz çok uzun ömürlü olamadı. Bende cenneti bulamadı ve terkedip gitti beni. (On metrekare odada, birbirlerinden kopuk yaşayan iki varlıktan biri olan Willie’nin, Eva’nın gidişini boş gözlerle izlemesi gibi izledim kapıyı çekip gidişini.)

Nasıl olduysa oldu
O küçücük şehirde
Ben bir vadide gezindim
Bırakarak seni hep başka vadilerde

Sırra kadem basıp gitti Nihan. Ve bir daha çıkmadı karşıma.

Sonrası Avustralya, Liverpool. Yıllar içinde muhtelif ilişkilerim oldu karşı cinsle; çoğu kısa süreli. Gel zaman, git zaman evlendim. Çok iyi bir insandır eşim. Oldukça sakindir, Nihan’ın aksine. Saçları küt ve açık kahverengidir, yine Nihan’ın aksine. Ev kuşudur, kitaplarla çok arası yoktur, ciddidir vesaire; hep Nihan’ın aksine. Kendisine çok şey borçluyum hayatımı bir düzene soktuğu için. Onu üzecek bir şey yapmayacağım gibi, aldatmayı da düşünmem. Nihan şimdi çıksa karşıma yolda, görmezden gelir geçerim; her ne kadar aklım ona takılıp kalacak olsa da. Bunu nereden biliyorum? Zamanla cennete dair yaptığım tanımlama değişti. Cennet denilen şeyin, kıymetini bilmediğin için ellerinin arasından akıp giden şey olduğuna inandım. Bir başka deyişle, kıymetbilmezlere ne burada, ne ötede bir cennet verilmeyeceğini düşünüyorum. Benim cennetim Nihan’dı. İzin verin de, yolumu değiştirip caddenin karşı tarafına geçsem bile, birazcık aklım kalıversin yitirdiğim cennette. (Willie kaderinin peşinden uçakla Budapeşte’ye giderken, aklı hiç mi Eva’da kalmamıştı?)   

Tüm Willie ve Eva’ların yolu açık olsun. Bir gün cennetlerini bulsunlar.

*Yazının ilham kaynağı Jim Jarmusch’a Stranger Than Paradise filmi için teşekkürlerimle.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu