Çimen Suphioğlu

Hayat ve Hatırat: 1974 KIBRIS BARIŞ HAREKATI

Okul bitmiş, diplomalar alınmıştı. Evin tek kızıydım. Eşim olacak beyefendi Avustralya’da kız kardeşi ve ailesi ile yaşıyordu. Okul yıllarında sınıf arkadaşım ve annesi beni görüp beğenmiş, bu durumu eşimin ailesine iletince onlar da beni istemişlerdi. Hatta damadın mühendis olduğu, maddi sıkıntı yaşamadığı, kendi evinin olduğu, kızınızın çok rahat edeceği gibi eşimin halası tarafından aileme garanti sözler bile verilmişti. (Bana mühendis diye tanıtılan eşim meğer orta okul terk ve bir fabrikada işçi imiş. 3 ay evde oturdum ve bu süre zarfında eş parası aldım. Daha sonra 31 yıl bilfiil çalıştım. Gün geldi 3 iş bile yaptım. Ayrıca her zaman hissettiğim görümce baskısı da cabasıydı) Aile ve çevresi iyi insanlar olduklarına kanaat getirildiği için de resimler üzerinden dünürcülük yapılmış ve iki ailenin ortak kararı ile görücü usulü söz kesilmişti. O zaman henüz 17 yaşındaydım. Müstakbel eşimle 9 ay mektuplaştık. Ben okul bitiminde görüşmek istediğimi, düğün yapıldıktan sonra da yurt dışına sadece 2 yıllığına gidebileceğimi bildirmiştim.

Yaz gelmişti memlekete. Lise 3 Türk Dili ve Edebiyatı A sınıfından çok iyi derece ile bitirmiştim okulumu. Her ne kadar üniversite okuma sevdam olsa da maalesef o yıllarda memlekette üniversite olmayışı ve ailemin tek kızı olmam nedeniyle üniversite tahsili için Türkiye’ye yatılı olarak gitmeme izin verilmemiş, evlenmem münasip görülmüştü. Bugünkü gibi teknoloji gelişmemişti. Arkadaşlarımın çoğu üniversite hazırlık sınavlarına girmişler, yönlerini çizmişlerdi. Birçoğu da hükümet dairelerine iş başvuruları yapmıştı. Bana çalışmak yasaktı. Annemi de çalıştırmayan babam, kesin bir dille evlenene kadar evde anneme yardım edebileceğimi söyleyerek tüm kapıları kapatmıştı zaten. Avustralya’daki sözlümle ayda bir mektupla ve birkaç resimle haberleşebiliyorduk.

Kıbrıs’ta yaz ayı kuru ve sıcaklarla kavrulan bir Haziran günüydü. Hava acayip sıcaktı. Rum kesminde gruplaşmalar ve bir iç savaş başlamıştı. Sesler yükseliyor, Rumların ve Türklerin karışık olarak yaşadığı karma köy ve kasabalardan Türklere karşı akıl almaz işkence ve yaralama haberleri alıyorduk. Makarios ve Grivas arasında sürtüşmeler son haddine gelmişti. Azınlık muamelesi gören birçok Kıbrıslı Türk, eziyete maruz kalıp öldürülüyordu. Rumlar 1829’da yemin ettikleri Megali İdea (Büyük Fikir) felsefesi doğrultusunda politikalarını sürdürüyordu. Zürih’te 11 Şubat 1959 tarihinde, Kıbrıs’ta yaşayan Türklerin ve Rumların onayı ile dönemin Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Adnan Menderes ve Yunan mevkidaşı Karamanlis’in de imzasının bulunduğu bir garantörlük antlaşması yapılmıştı. İngiltere de bu antlaşmanın bir parçasıydı. Ancak bu antlaşma kağıt parçası üzerinde kalmış, Rumlar Enosis hayalleri ile alınan tüm antlaşma maddelerini çiğneyerek Kıbrıs’ın tek hakimi kendileri olduğu düşüncesiyle Türkleri kökten yok etme çabası içerisine girmişlerdi. 3 Aralık 1959’da Türk tarafından Dr. Fazıl Küçük Cumhurbaşkan muavini aynı yıl 13 Aralık günü de Rum kesiminden Makarios Cumhurbaşkanı seçilmişti. 1950’li yılların başlarında Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması için Georgios Grivas liderliğinde kurulan EOKA adlı örgüt devamlı ortalığı karıştırıyor, adada her şeye sahip oluncaya dek burada yaşayan Türkleri ortadan kaldırma mücadele veriyordu.

Dom Dom kurşunları başımızın üzerinden bahçelere, evlerimize düşüyordu. Bu kurşunlar özeldi ve 3 sefer patlıyordu. Güvenlik kalmamıştı. Hepimizde bir can korkusu ve huzursuzluk başladı. Aldığımız saldırı, eziyet ve kayıp haberleri moralleri sıfırlamıştı çoktan. Son alınan gizli istihbarat bilgilerinde Türkler için kazılan çukurlar ve toplu katliam haberleri içimdeki tüm ümitleri söndürmüş; yerini kaygı, endişe ve korkuya bırakmıştı. Savaş memleketi olduğundan lise yıllarımızda ders olarak sivil savunma eğitimi de almıştık. Elimizde olan İngiliz yapımı sten makineli tüfek ve bren tipi tabancaların bakımı, kullanımı bize öğretilmeye başlanmış ve birçoğumuz da Mücahide olarak göreve hazırlanmıştık. Kimimiz de genel hastanelerde gönüllü hasta bakıcı olmak için yazılmıştık.

İç savaş sırasında Grivas’ın ölümü ve çıkan karmaşa ile halk ayaklanmış Makarios garantör devletlerden biri olduğu için Türkiye’ye barışın tesis edilmesi noktasında adaya yardıma gelmesi çağrısı yapmıştı. 20 Temmuz 1974 tarihinde ‘AYŞE TATİLE ÇIKSIN’ şifresi ile dönemin başbakanı rahmetli Bülent Ecevit’in yerinde ve tam zamanında aldığı karar ile 1’inci Kıbrıs Barış Harekatı başladı. Belki bu hamle sonrası Kıbrıs Türkleri artık daha rahat nefes alabilecekler, savaş tamamen bitecek ve her yer huzura kavuşacaktı.
Sıcaklık 45 derecelerdeydi. Her tarafa kurşun yağıyordu. Babam Baf sınır kapısında yıllarca mücahitlik vazifesinden sonra şimdi de Doğruyol ve Boğaz bölgesi dağlarındaydı. Benim bir küçük kardeşim Fikri bir gazetede gönüllü muhabirlik yapıyor diğer kardeşim Cengiz ise dağda askerlere su verip yol göstermeye çalışarak bir başka fedailik içindeydi. O zamanlar yaş sınırı yoktu. Kadın erkek herkes seferber idi. Aylarca hiçbirinden tek bir haber almadan annem Zehra ve küçük kardeşim (şimdi Deakan Üniversitsi’nde Profosör Dr. Cenk Suphioğlu) ve ben evde yalnızdık. Evimizin karşısında karagah denilen askeri bir evin arkasındaki bodruma birçok insan evlerini bırakıp göç etmisler ve üst üste denecek kadar zor şartlarda aç, susuz sığınmak zorunda kalmışlardı. Rumların Lefkoşa’nın az çıkışında Gönyeli bölgesindeki alay komutanlığında Türkiyeli askerlerin dibine kadar sızdığı, etrafımızdaki Küçük Kaymaklı bölgesinin teslim alındığı, birbiri ardına ölüm ve kayıpların olduğu haberleri geliyor, halk perişan bir halde dağ taş demeden bir yerlere göç ediyordu. Arada barış koruyucusu olarak bilinen Agrotur üstlerindeki İngiliz arazilerine de karma  köylerden kaçabilen Türkler sığınmış, ancak ani baskına uğrayıp kaçamayan kadın, çocuk, yaşlı, genç esir alınıp işkence edilerek, namuslarına leke sürülerek, hamile kadınlar karınlarıdaki bebeklerle öldürülerek şehit edilmişlerdi. Bu savaş benim yaşadığım ve hayatım boyunca bende derin iz bırakacak ikinci savaştı. Rumlar Türk askerlerin paraşütler ile atladıkları buğday tarlalarındaki samanları ateşe vermişlerdi. Çıkartma anında atlayan askerleri uzaktan izledik. Dağda birçok askerimizi Rumlar yanıltarak AHMET, MEHMET BU TARAFA!!! diye çağırıp şehit ettiler.

Türk askeri cesur ve yenilmez idi. Mücahitler ve halk hep birlikte vatan ve hürriyet için tek yumruk oldular. Zafer bizimdi. Ya İstiklal!, Ya Ölüm! sözleri ile yeminler etmiştik hep. Atlılar, Murat Ağa ve Sandallar köylerinde kazılan çukurlara tüm köy halkı canlı canlı atılıp toplu katliamlar yapılmıştı. Hiç kimsenin geleceği düşünecek bir morali kalmamıştı. Zaman birlik olma zamanı idi ve eldeki kısıtlı imkanlar ile can derdinde idik. Sadece geceleri az daha rahat yarı uyku alabiliyorduk. Türkiye’den gelen jetlerin, Rum kesmine saldırısı bize nefes aldırabiliyor, atılan kurşun ve havan toplarını az da olsa susturabiliyordu. Etraftan çürümüş ceset kokuları, acayip bir şekilde gelse de canımız ağzımıda, susturulmuş olarak bodrumlarda, sığınaklarda ve okullarda göç eden halk birbirine destek olmaya uğraşıyordu. Haberleşme imkanı neredeyse sıfırdı. Babam BAF kasabasının Hulu köyünde doğan fakir bir ailenin iki oğlundan birisiydi. Erkek çocukları olmayan, iyi durumdaki öğretmen Müride ve devlet dairesi su işlerinde müdür olan Fikri, ailesine evlatlık olarak verilmişti. Kız kardeşleri Gonce ve Filiz ile yaşamış, çalışmış, annemle tanışıp evlenmiştiler. Biz onları öz halalar baba anne ve dede olarak bidiğimiz zamanlarda, sonradan okul tatillerimizde Baf’ın Mandirga karma köyünde yaşayan gerçek Ayşe ve Mehmet baba anne, dede ve halalar ile görüşmüştük. Amcam Özdemir çok akıllı, her zaman burslu okuyan, çok yakışıklı bir genç idi. Burs kazanıp Erzurum’da İngilizce öğretmenliği tahsili görmekteydi. Maddi sıkıntılar dolayısı ile köyün en zengin adamının kızı olan güzel Kübra yenge ile evlendirip yaz aylarında ve tatillerde görüştüklerinden, bir de oğulları Ercan doğmuştu. Barış Harekatı çıktığı yıl okulunu başarı ile bitirmişti. Şimdiki Rum kesminde kalan Limasol kasabasında bir okulda İngilizce öğretmenliğine atanmıştı. Rum eğemenliğinin baskın olduğu bu bölgede, köydeki tüm Türkleri camiye toplayıp havan topuna tuttular. Herkesin ailesinin gözü önünde birçok kişi şehit olmuş, amcam başı gövdesinden ayrılıp şehit edilmiş, köyün zengini ve tarım aletlerinin sahibi olan kayınbabası rahmetlik Remzi’ye de çukur kazdırtılıp orada şehit olanlar toplu olarak çukura gömdürülmüştü. Bu gün hala o çukurda yatan birçok vatandaşımız var ve maalesef istediğimiz gibi gidip onlar için dua okuyamıyoruz bile. Savaş sırasında haber alamama durumu olduğu için İngiliz askerleri ile araştırmaya, yazılan mektupları göndermeye çalıştığımız o zamanlarda çok zor günler yaşadık.

Okulda arkadaşlarım genelde uzak köy ve kasabalardan gelip gitme zor olduğu için okul yurtlarında kalıyorlardı. Bunlardan birisi de sevgili Zehra Cengiz (Bugün tanınmış bir öğretmen, iş kadını ve politikacı) ve kız kardeşi bize sığındılar. Ailesi esir alınmıştı. Okul bitip yaz tatiline girdiğinden gidecek yerleri de kalmamıştı. Annem, babam ve kardeşlerim kucak açtık onlara. Ailesi kurtulup gelene kadar bizimle kaldılar. Müstakbel kayınbabam, Lefke bölgesinde tanınmış bir ailenin çok çalışkan evladı ve toprak sahibi biriydi. Bir ara Lefke kasabası da Rumlar tarafından baskına uğrayınca mücahit olan kayınbiraderimi kuyuda saklayıp esir olmaktan kurtarmış fakat Rumlar tarafından göğsüne kızgın demirle dağlama yapılarak işkence edilmişti. Lefkoşa’da halk yiyecek bulamamaktaydı. Sığınaklara  giderken ben yanıma sözlümden gelen mektupları açtığım mektup açaçağı ve birkac resim almıştım. Olası bir durumda teslim olmayacak, canıma kıyacaktım. Kayınbabam Rasih Süleyman Hoca kaçak yollardan, tarlalardan tırı ile sebze, meyve taşırken vurularak şehit edilmişti. Ve daha birçok enişteler, akrabalar benzer şekilde hayatlarını kaybetmişlerdi.

https://youtu.be/wrDQW66jWoo

Türk askerinin adaya gelmesi yüzleri güldürmüş, can güvenliği sağlandıktan sonra da nihayet yollar açılmaya başlanmış ve eşim adaya gelebilmişti. Bu ortamda herkesin acısı, kayıpları arasında aile içinde bir ev nişanı yapıldı, mücahitler sitesinde de bir tebrik gerçekleşti. Kına gecesi imiş, parti imiş, kimin keyfi vardı ki… Zaten olmadı da. Ağlayan yaşlı gözler arasında dünya evine girip yabancılara mahsus ilk Türkiye geçici pasaportunu alıp Mağusa Limanı üzerinden boynu bükük halde önce Mersin, oradan Ankara ve son olarak Melbourne şehrine gelerek hayat mücadelemi sürdürdüm. Bilinmeyen bu yere, daha rahat bir yaşam ve gelecek hazırlamak için geldim. En büyük kazancım 3 tane pırıl pırıl yetişen hayırlı evlatlar oldu. İnsan kaderini yazamaz, bilemez. Türlü zorluklara göğüs gerebilecek kadar cesurum. Ruhumda derin iz ve yaralar bırakan bu ömre çok şeyler sığdırıp hayata ümitle tutunmaktayım. Sağlık sorunları da olsa, maddi sıkıntılar da olsa şükürler olsun ki hayattayım ve nefes alabiliyorum. Allah hiç kimseyi savaş ve hastalıklar ile sınamasın. İnsan hayatı hiçbir hırsın kurbanı olmasın. Çok yazacak şeyler var var ancak en kısa şekilde özetleyerek sunmaya çalıştığım bu yazımda, atladığım detay, veremediğim birçok kişi ve olaylar için özür dilerim.

Mutluluk, huzur ve en önemlisi sağlık içinde şen ve esen kalınız.

Saygılarımla,
Çimen Suphioğlu

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu