Hayat ve Hatırat: ESKİDEN AVUSTRALYA

Aylar, mevsimler, yıllar su gibi uçup gittiler. Bu memlekete çocuk denilecek yaşta geldik. Hep bir hayat kavgası içerisinde geçti ömür dediğimiz. Şimdi ise bu yorucu yolculuktan sanki bir savaş sonrası hani hayatta kaldığına şükreden yorgun birer savaşçı gibiyiz. Dönüp bakınca geriye ardımızda bıraktığımız kocaman bir ömür. Ne çabuk harcamışız yıllarımızı!.neler yaptık? veya yapabildik?. Ne idik? Ne olduk? ve ne olacağız?..
Gençlik yıllarında sanki hiç yaşlanıp da yorulmayacakmışız gibi enerji dolu ve hareketliydik. Yıllar geçtikçe hayatın ağır yükü altında ezilmiş, yorgun bir vücut ve bu yılların getirdiği tercübeler, bilgiler ve bakış açısı bizleri ne kadar da çok değiştirdi.
Yıllar önce geldiğimiz bu memleket bugün ikinci vatanımız oluverdi. Meşhur bir deyiş vardır ya hani! İnsanın doğduğu yer değil karnının doyduğu yer vatanı!. Denilse de hep içimde bir yerde hasretim, özlemlerim ve vatanım yanar gizlice. Gecenin sessizliği ve karanlığında, düşlerimde ve belleğimin bir köşesinde hep hatıralarım canlanır.
Geldiğimiz bu memlekette önce yerleşip bir ev sahibi olma sonra aile kurma ve çocuklarımızı yetiştirme, onlara tahsil ve gelecek hazılama çabası ile geçti ömrümüz. Avustralya’ya geldiğim 75’li yıllarda ev fiyatları 13 bin dolar civarında idi. Eşim çalıştığı yerden aldığı kazancından 3 bin dolar biriktirip ev depoziti olarak hazırlamış ve çocuğu olan bacısına verip ev almasına yardımcı olmuştu. Onların çocuğu var ben nasılsa daha sonra alırım diye düşünmüştü. Biz 3 yıl sonra ev almak istediğimizde ise ev fiyatları aniden yükselmişti. 37 bin 500 dolara aldığımız evimiz yeni bölge olduğundan her yere uzak ve tek tük ev olan tenha, diz boyu çayırların olduğu ovalık bir bölgede idi. İkimiz de çalışıyorduk. Ev borcumuz bir finans şirketine bağlı olduğundan yüzde 14 faiz ödediğimiz için daha idareli olmak zorundaydık. Tek bir arabamız vardı. Bulunduğumuz yerden halk otobüsleri saatte bir geçtiğinden tren istasyonuna çoğu zaman 20 dakika yürümek zorunda kalıyorduk.
Ailem ben geldikten 2 yıl sonra yanıma gelebilmişti. 7 ay hep birlikte oturduk. Artık yanımda annem, babam ve kardeşlerim de vardılar. Rahmetlik anneciğim evde bana çok yardımcı oluyordu. Sevinçliydim. Buna ilk kızıma hamile oluşum da eklenince sevincim bir o kadar daha artmıştı. Artık gayem ev borcumu ödeyebilmek ve ailemi genişletmekti. İşime devam ediyordum. Karnım burnumda sabahın beşinde yürüyerek tren istasyonuna oradan da 3 kasaba ötedeki iş yerine gidiyordum.
İş yerinde tüm aile hep birlikte çalışıyorduk. Annem evde ben ve eşim babamla kardeşlerim aynı iş yerindeydik. Benim işim saat 7.30’da başlıyordu fakat hep birlikte erken gidip onlar işe başladıkları zaman ben bir saat bekliyordum. Hava bazen çok soğuk bazen ise dayanılmaz sıcak olurdu. Avustralya tropikal iklim kuşağında olduğundan bazen Melbourne’de bir günde dört mevsim yaşanabiliyordu. Çalışma yerinin damı çinko ve teneke olduğundan aşırı sıcak oluyordu. Gün olur bir teneke gazoz alıp serinlemek istediğim zaman bile borcumu düşünür faizi düşüreyim deyip sıcağa katlanırdım. Doğuma 1 ay kalana kadar çalıştım ve doğan bebeğimiz 40 günlük olmadan işe geri dönmek zorunda kaldım. Sonradan ailem kiraya çıktılar. Hiç unutmam. Kızımı sabah arabada işe giderken emzirirdim. Anneme bırakıp oradan iş yerine giderdik. Öğle yemek molasında anneciğim pencerede elinde süt şişesi beklerdi. Eğer gitmeyecek olursam buzdolabında önceden hazırladığım anne sütünü biberonla verecekti. Gittiğim için kızımı doyurup geri işe dönerdim. Yarım saatlik bir yemek molasında önce çocuğumun karnını doyurup geri dönerdim. İş çıkışında annemlerde bir şeyler yer içer sohbet edip evin yolunu tutardık. O yıllarda hazır bez de olmadığı gibi maalesef benim bebeklerimin hepsinin de hassas ciltleri olduğundan zaten hiç hazır bez kullanamamıştım.
Hayat devam ediyordu. Hafta sonları ev kökten temizlenir, yemekler, tatlılar yapardım. Saat 2 gibi evin bahçesine arabalar ard arda gelirdi. Arkadaş, eş dost, ailece hep birlikte yeme içme, muhabbet ve günün sonunda herkes mutlu şekilde evlerine dönerdi. Bazen de piknikler, çeşitli aktiviteler düzenlenirdi dernekler tarafından. Ertesi gün de yine çamaşır ve ütü velhasıl sonu gelmiyen iş ve yine iş. Yıllarca bu ev ziyaretleri sürdü. Sonradan Türkçe film izleme geceleri ve pikniklerimiz devam etti. Bu memlekete alıştık, ısındık. Şimdi ise bizden doğan yeni nesil için endişeler ve ümitler yeşermeye başlamıştı. Biz nasıl büyütüldük, ne biliyorsak çocuklarımızı yetiştirmeye çalıştık. Belki bu memlekete geldiğimiz akılda kaldık, Ve bizden gelen yeni nesile ‘burada doğup büyüdüklerini göremedik. Onlara o rahatlığı yaşatamadık. Hep bizim gibi olsunlar, örf adetlerimizi bilip uygulasınlar istedik. Hep onları korumaya çalışarak belki de bilmiyerek bu aşırı sevgi ve ilgide boğduk. Artık memlekete dönüş unutulmuştu. İmkansızdı da zaten. İlk geri dönüşümüz zaten 15 yıl sonra gerçekleşebilmişti. Bu arada ikinci kızım ve üçüncü oğlum olmuştu.
31 yıl boyunca hep değişik işlerde çalıştım. Benim zamanında arzu edip ulaşamadıklarımı çocuklarıma vermek istedim. Bu memlekete geldikten birkaç yıl sonra Avustralya vatandaşı olmuştum. Değişik iş yerleri yanısıra, her fırsatta boş zaman dilimlerini hep kısa kurslar ile doldurdum. Bu memleketi daha iyi tanımaya, adapte olmaya, gelecek nesili anlamaya, eğitmeye uğraştım. Evlerine kapalı kalan bayanları dernek çatısı altında gönüllü öğretmenlik önderlik yaparak benim para verip öğrendiklerimi hiçbir karşılık beklemeden öğrettim. Hafta sonları özel Türk okulu aile birliğinde 9 yıl gönüllü müdürelik yaptım. Okul sonrası dernekteki, milli oyunlara götürdüm. İkinci bir lisan onlara ileride yardımcı olur diye düşündüm. Evde İngilizce konuşma yasağı koymuştum. Dalıp bana İngilizce seslendikleri zaman cevap vermiyordum. Aman çocuklarımı kaybetmiyeyim, aman Türk eşler ile evlilikleri olsun bir zaman, aman tahsilleri olsun ve ayakları üzerinde durup ileride bu memlekette çok güzel yerlerde toplumu temsil etsinler gibi birçok vesvese ile uğraştım durdum. Türk okullarında öğretmenlerin eksikliğinde derse girdim. Okul teneffüslerinde, öğrencilere bildiğim oyun ve şarkıları öğretip okula severek gelmelerini, paylaşmayı, kardeşliği aşılamak istedim. Halbuki hayata onların açısından bakamadım. Bütün hafta İngiliz okullarında, sonrasında özel derslerde, piyano, yüzme, tenis, özel matematik dersleri vs gibi birçok etkinlikler. Her zaman daha iyi ne yapabilirim çabası!,Kendimi resmen unutmuştum. Peki ya bu yeni nesil!.??? Onlara sormadık ki hiç ne istediklerini veya hissettiklerini ?. Belki de hafta sonları uyumak, dinlenmek isterlerdi?. Okullarda onlara verdiğimiz isimlerden dolayı, başka çocukların alay konusu oldular. Kaçımız bu sorunu bilebildi? Birçoğumuz kız çocuklarımızı aile büyüklerimizin veya geri kafalılıklarının yüzünden okul kamplarına bile istesek de gönderemedik. Ya da dinlemeyip onların açısından bakmaya çalışınca dışlandık. Tabii güzel bir çok şey de oldu. Fakat yaşanılan zorluklar çoktu ve bavulla geldiğimiz bu memlekette yerleşmek, Aile kurmak, çalışmak ve birçok dertle savaşmak zorunda kaldık. Her iki nesil için de zorluklar vardı.
İçimde kalan okuma arzusu, hevesi olduğundan, çocuklarım orta okula geçtiği zaman, ben de bilgisayar eğitimi alırsam hem onlara yardımcı olurum hem kendimi geliştirip belki daha iyi işte çalışırım ve bu memlekette bir şeyler yaparım düşüncesi ile yakınımızdaki bir üniversiteye müracaat edip mülakata çağrıldım. Bana yaş dolayısı ile kursa direkt giriş verebileceklerini söyledikleri zaman, bu memlekette her türlü yardım var diye sevinsem de, hayır hak ile hak ederek girmek isterim dedim. İmtihana girip başarı ile geçip kursa başladım.
İnsan isteyince ne öğrenmenin yaşı veya zamanı var ne de engeli vardı. Sevinçliydim ve yıllardır bu adımı atmak istediğim için fırsat çıkmıştı artık. Fakat ben bir anneydim, sırasında şöför, hemşire, bir eş, aile büyüklerine saygı göstermeye eğitilmiş ve evime gelen misafire hürmet eden bütün hafta çalışıp aile bütçesine yardımcı olan bir kadındım. Evime geldiğim zaman ev işleri kadın olduğum için (Ben kılıbık, değilim ,bunlar kadının işleri) diyen bir mentalitenin köle İzorası!. Herkes yatıp uyuduktan sonra sabaha kadar ertesi günün beslenme çantaları hazırladıktan sonra, ikinci lisanım olan İngilizce ders çalışan, inatla başarı isteyen bir kadın. Kursa, geceleri haftada 2 kez gitmek durumunda idim. Sağ olsun ailem bana destek çıkıp gece çocuklarımın yanında oluşları, huzurla okula gitmeme yardımcıydı. Çünkü evin babası hep gece çalışıyordu. Ben gündüzleri öğle molasında herkes yemek yerken sandwicimle, ağaç gölgesinde ders çalışırdım. Çalıştığım yerde mağaza elektronik parça sorumlusu idim. Fabrikada çalışan birç Türk bayanlardan kimisi bana gülerek bu yaşta okuyup da ne yapacaksın ki, yemeğe bile gelmiyorsun diye kınar, kimisi de alay ederdi. O zaman evlerde, çok az insanda bilgisayar bulunurdu. Bu yüzden ödevlerimi üniversitenin kütüphanesinde, önceden randevu alarak yapardım. İngilizcem her ne kadar iyi sayılsa da bilmediğim birçok kelime vardı ve kitaplardan araştırıp not almam gerekiyordu. Elimde, avucum büyüklüğünde olan küçük elektronik bir sözlüğüm vardı. Tv, gazete ve kitapların yanı sıra iş yerindeki arkadaşlardan da pratiğim gelişiyordu bu arada. Bir yılın sonunda sertifika ödül törenime ailem ile gittiğim zaman tüm eziyetlerin yerini tatlı bir huzur ve başarmanın sevinci almıştı. Çocuklarıma da bakın öğrenmenin yeri yaşı ve zamanı yoktur. İstedikten sonra insan her şeyi başarabilir. Emek, sabır her şeyi başarma sebebi, demenin mutluluğunu yaşamıştım.
Hayat devam ediyordu ve her an insan nefes aldıkça bir şeyler öğrenebiliyordu. Ertesi yıl da bütün gün, her gün devam eden bir kursa başladım. Muhasebe, Avustralya aile hukuku, short hand. daktilo, iletişim, bilgisayar öğrenimi devam etti. Diploma aldımsa da çocuklar büyüdükçe sorumluluklar da çoğaldı. Onların ihtiyaç ve istekleri her zaman ön planda oldu. Emeklerim karşılığında, Türk okullarını başarı ile bitirdiklerinden, Türkçe seçmeli ders olarak sayılıp üniversite girişlerinde yardımcı oldu.
Bizler ise 2 yıl sonra döneceğimiz vatanımıza uzaktan bakan el olduk. Sonradan birkaç kez ara ara gittiğimiz memleketimizde ise birer turist, yabancı gibi olduk. Bıraktığımız gibi bulamadığımız şehir ve insanlar yabancılaştılar. Belki hayal kırıklıkları yaşadık. Fakat her ne kadar uzak kalsak da içimizde bir kor her zaman yanmaktadır. Ne bu diyardan gidebiliyoruz ne de ‘Orda bir köy var uzakta, O köy bizim köyümüzdür’ diyebiliyoruz. Özlemler, hasretler içerisinde yuvarlanıp gidiyoruz. Bir de dönüp baktıkça geriye ^^heyhat!! koca bir ömür bitti bitiyor. Bak bir varmış, bir yokmuş diyoruz ve yeni nesile başarılar diyerek bayrağı teslim ediyoruz artık.
Yine uzun bir yazımı noktalayıp başka bir yazımda başka bir anıda buluşunucaya kadar şen, esen, sağlık ve neşe içerisinde kalınız.
Sevin ve sevginizi paylaşınız. Biliniz ki sevgiler paylaşıldıkça çoğalıp güzelleşir.
Saygılarımla,
Çimen Suphioğlu
