Çimen Suphioğlu

Hayat ve Hatırat: SAVAŞ VE GÖÇ

Yıllardan 1963. Annem Zehra, babam Celal. Ailemin en büyük evladıyım ve henüz 7 yaşındayım. Kardeşlerimden Fikri benden 1, Cengiz ise 2 yaş küçük. (Uzun seneler sonra bir erkek kardeşimiz daha katılacaktır ailemize) Babam, Lefkoşa’da tüm içme sularının bölge bölge evlere dağıtımıyla meşgul bir devlet memuru. Anneciğim ev hanımı. Ben de okul için kaydı yaptırılmış, okulların açılmasını bekleyen bir talebe…

Hikayemiz bir kış günü başlıyor…

İlk olarak çok güzel anılarımızın geçtiği mahallemizden bahsedeyim sizlere. Önceleri belediye evlerinde kiracıydık. Kirası daha uygun diye babam yeni bir adres bulmuştu. Oraya taşındık. Evimiz 2 oda, salon, mutfak, banyo, tuvalet ve terastan oluşuyordu. Terasta çamaşır teli ve keklik kuşlarımız vardı.

O zamanlar yaşadığımız Aygasiyano isimli çıkmaz sokak şimdilerde Kafesli olarak bilinen bir Türk mahallesi içerisinde bulunuyordu. Tam da Türk ve Rum hududunda yaşıyorduk. Evimizin arka tarafında bulunan ev, Rum askeri mevzi noktasıydı. Sokak başında, hemen sağ köşede elektrikçi Enver abim ve hanımı Ayşe ablam. Yan komşuları kasap. Üçüncü ev Hatice abla. Oğulları portakalcı Hakkı, cüce kızları Kadriye. (Ki biz ona bizimle oyna diye ısrar ederdik. Aslında 20 yaşındaydı. Ama cüce veya bodur nedir bilmezdik. Onu hep bizim gibi çocuk sanardık). Daha sonraki ise bizim evdi. Bizden sonra makinist Kemal ve Gülay’ın babaları sağır, dilsiz bir amca vardı. Bu amca yalnızdı ama evlatları hemen her gün onu ziyarete gelip giderlerdi. Yolun sol köşesinde çocukları olmayan ev sahibi Zühre abla ve Şemsettin abi yaşardı. Zühre ablamız acayip titizlik hastası bir kadındı. Misafirleri gider gitmez tüm sandalyeleri sabunlu su ile yıkar, dokunulan her yeri ilaçlardı. Bir duvar yanlarında ise meşhur terzi Seyfi ve hamile eşi Şaziye abla iki çocuklarıyla mutlu bir aileydiler. Seyfi abimiz merhum Rauf Denktaş ve Dr. Fazıl Küçük gibi Kıbrıslı Türklerin var oluş mücadelesine yön veren, Kıbrıs tarihinde derin izler bırakan liderlerin, bakanların, iş adamlarının terzisiydi. Hiç unutamam, yemek masası başında toplandıkları zaman, Seyfi abimizin sesi tüm mahallede çınlardı. Şaziiiii ekmek su getir, Şaziiiii bıçak getir… Şaziye abla herhalde tek tek getirmeye alışmıştı. Onların bitişiğindeki son ve tam olarak bizim ev ile karşı karşıya olan evde yaşlı ve çocukları olmayan, Peristerona köyünden Fahriye teyze ve Zihni dayımız vardı. Çok munis ve sakin insanlardı. Yandaki yıkık harabe bina arasından, Sakallı’nın Bahçesi ve Deveciler sokağına geçilirdi.

Komşular ile piknik

Olayın yaşandığında günlerden pazardı. Ilık bir kış günü. Elektrikçi Enver abi, Ayşe abla ve çocukları ile biz, hep birlikte Ay İrini isimli Akdeniz köyündeki çamlık ormanda pikniğe gitmiştik. Orada mantar topladık, ormandan bulduğumuz odunlarla da ateş yakıp kebab pişirdik, oynadık, koştuk, eğlendik çocukluğun verdiği tasasız neşe ve saflıkla. Hava kararmadan geri evlerimize dönüş başladı. Eve varınca annem hepimizi sıra ile alttan yanan şömineli, kazanlı hamamda yıkayıp pijamalarımızı giydirdi ve uyumamız için yatırdı.

Biz uyuduktan sonra Ayşe abla koşarak gelip annemlere ve tüm komşulara (sağır komşumuz hariç çünkü onu hatırlayamamıştı telaştan) alarm verdi. Ona da karşı komşusu olan Rum kadın, hazırlanıp derhal terk edin mahalleyi!!. Yoksa sabaha kalmaz Rum askerleri tüm buralara baskın yapıp hepinizi öldürecekler diye haber getirmişti. Ne olduğunu anlayamadan, mahmur gözlerden uyku süzülürken anne ve babam bizi yataklarımızdan pijamalı ve yalın ayak kucaklamalarıyla kaçmaya başladık. Ara sokaktan geçip Deveciler sokağına, oradan da babamın köylüsü olan Hulu Köyü muhtarının kızı Aysel Burhan’ın evine sığındık.

Benim küçüğüm Fikri potinlerim yok, pijamalıyım kıyafetlerim yok diye diye durmadan ağladı bütün yol boyunca. Şaşkın ve ne olduğunu anlamaya çalışırken 30-40 kişi bir odada can korkusu ve endişe içerisinde bekliyorduk. Birkaç gün burada kaldık. Bize kıyafet, uydurma terlik ve ayakkabı verdiler. Daha sonra İstanbul sokak hisar bölgesinde oturan baba anneminin (bizim doğduğumuz mahalle) bodrumuna sığındık. Mücahitler yandaki Filiz halamın evini savunmak için orayı mevzi haline getirmişlerdi. Balkondan av tüfekleri ile Rumların attığı havan topu, dom dom kurşunlarına karşılık verilirken o küçük bodrumda kaynatılan ve ölmeyecek kadar her birimize verilen birkaç tane kuru baklayı tüketiyorduk. Yeni Kapı bölgesinden yaylım ateşi altındaydık. Kurşunlar adeta yağmur gibi yağıyordu. Mübeccel ve Lema teyzeler hisar üstünde oturan diğer komşular da bodruma sığınmışlardı. Günlerce orada kaldık. Daha sonra Köşklüçiftlik’teki evini terk eden bir Ermeni’nin evini kiralayıp daha emniyetli bir bölgeye gittik.

Tüm eşyalarımızı terk ettiğimiz evde bırakmıştık. Hiçbir eşyamız yoktu artık. Babamın bir motosikleti vardı. İşine, çarşıya pazara onunla giderdi. Halamın eşi, Mustafa Toros eniştem ile anlaşıp gizlice terk ettiğimiz evden eşya almaya gittiler. Rumlar onlara silahlarla kurşun yağdırırken tekrar geri dönüp canlarını ancak kurtarabilmişlerdi. Aylar sonra arabulucu olarak bilinen, sözde barış sağlamak için Kıbrıs’ta bulunan İngiliz askerleri eşliğinde eve geri gittikleri zaman ise anneme, anne annemden kalan tüm altın ve ziynet eşyaları çalınmıştı. Ev talan edilip yağmalanmıştı. Sadece geriye kalan yatak, dolap gibi bazı eşyaları alıp dönebildiler. Bu arada sağır komşumuz sabahleyin öldürülmüş, hamile olan Şaziye abla ise arka duvardan atlayıp kaçmıştı.

Hiç unatamadığım bir diğer şey de sığındığımız bodrumdayken, Bayrak!, Bayrak! burası Kıbrıs Türkü’nün sesi Bayrak Radyosu! diye radyodan ilk anons yapılıyor ve ardından da rahmetlik Rauf Denktaş halkı bilgilendiriyor, aynı zamanda halka sükunet çağrısında bulunarak sakin olmalarını istiyordu. Ben henüz 7 yaşıma girmiş bir çocuk olarak savaştır, Enosis’tir nedir hiç bilmiyordum. Birçok karma yerleşim olan köylerdeki aile ve akrabalarımızdan haber bile alamıyorduk.
Bu arada Rumlar içerisinde de halk ikiye bölünmüş ve bir iç savaş başlamıştı.

Köşklüçiftlik’teki evimizin birkaç sokak ilerisindeki dereye yakın oturan Binbaşı Nihat İlhan, alaya göreve gittiği gün evini basan Rumlar, eşi ve çocuklarını hunhraca katletmişti. O sırada evde bulunan ev sahibi Ferdiye Gudum adlı yaşlı kadın da tuvalete saklanmıştı. Binbaşı bu büyük faciayı 4 gün sonra öğrenebilmişti ancak.

(Bu baskın sırasında Rıfle otomatik tabanca ile 12, mavzerlerle 6 olmak üzere toplam 33 el ateş edilen ve duvarlarında halen kurşun izleri bulunan bu ev, daha sonra barbarlık müzesine dönüşüp halkın ziyaretine açılacaktır. Kıbrıs’a bir gün yolunuz düşerse bu müzeyi mutlaka görmenizi tavsiye ederim.)

Yine aynı yıl Kerim Beşok dayım, Mağusa yolunda tır şöförü iken, arkadaşı ile Rumlar tarafından esir alınmıştı. Çeşitli kazılar yapıldı, aradan uzun yıllar geçti ama belki kemikleri dahi olsa bulunur diye ailesi ve bizler hep ümitle bekledik ancak hiçbir zaman ne dayımdan ne de tırdan haber alınabilmişti. O gün annem ve Müjgan yengemin haykırış ve çığlıkları hala kulaklarımda ve ölünceye kadar da hafızamda kalmaya devam edecek.

1963-1974 yılları arasında Atlılar, Sandallar, Murat Ağa başta olmak üzere toplam 103 Türk köyü Rumlar tarafından yerle bir edilmiş ve yaşlı, kadın, çocuk demeden toplu katliamlar yapılmıştır. Tüm bunlar o günleri yaşayanların hayatında derin izler bırakmıştır. Allah hiç kimseye savaş ve göç yaşatmasın. Yıllar sonra tekrar bir savaş daha yaşadım ve aileden birçok kayıplar daha verdik. Bir başka yazımda sizlerle o acı anılarımı da paylaşmak isterim.

Nefes aldığımız her anımıza şükrederek huzurlu, sağlıklı ve barış içerisinde güzel günler geçirmenizi diliyorum.

Tekrar buluşmak ümidi ile şen ve esen kalınız..

Saygılarımla,
Çimen Suphioğlu

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu