Elhan Uzun

Babil Kulesi: SEN KİMSİN?

Öylece yürüyorum, Chelsea’den Mordialloc’a doğru, ilkbahar gününün sonunda ayazı omuzlarımda hissederek. Sol tarafımda turuncaya evrilen deniz, sağ tarafımda kumlardan itibaren kıyı boyunca doğal sınır gibi uzanan yeşil çalılar ve ardında geniş camlı, araları mesafeli evler. Gözlerim ufka bakmaktan yorulup odaklanacak nesneler aradığında, önce ince kumun üzerinde ipek yolunu andıran, uzaktaki iskeleye kadar izi sürülebilen minik beyaz kabuklara, kıyıya vuran ölü deniz analarına, kömürleşmiş dal parçalarına takılıyor. Oradan başımı hafifçe kaldırınca, Kaptan Cook kalistemon ağaçlarını görüyorum. Denizi seyretmek için bahçe çitlerine dayanmış mercan kırmızısı entarili dilberler denli alımlılar. Yerde kumu kendine katarak denizden tarafa büyüyen fuşya opellaları fark ediyorum. Gökyüzüne bakıyorum. Sanki başıma çok yakın, tepetaklak bir fanus, camına pembe eflatun toz üflenmiş. Bu kıtada gök insan elini uzatsa değecek denli yakın. Yanaklarıma, ciğerlerime tuz kokusu siniyor. Yürüyorum.

Şu bir avuç hayatı, yaşamın içimdeki biricik pırıltısını, hak etmeyenlere kaptırmamak adına direne direne yürüyorum. Düşüncelerim sökülüyor, bir bir dökülüyor önüme. Bir zamanlar içinde bulunduğum ortamın gerçekleri, artık benim gerçeklerim değil. Bu coğrafyada kız ya da erkek evlat olmak, kadın olmak, çocuk olmak aynı değil. Bizden ya da onlardan olmak, haklı haksız, güçlü güçsüz olmak aynı değil. Laf açılınca üzeri örtülen türden kavramlar, artık açık açık konuşulup tartışılabiliyor. Ne bir doğu-batı meselesi kalmış, ne de kuzey yarım küredekilerin gördüğü yıldız kümeleri. İçinde yaşadığım sosyal ortam bana sürekli ne olduğumu, nasıl olmam gerektiğini hatırlatmıyor. Bunların çok ötesinde bir ilkbahar akşamüstü. Yine de hepsi bir nefes yakınımda, yürüyorum.

Kıvırcık tüylü, kahverengi bir köpek zıplayarak, beni koklayarak geçiyor. Arkada sahibi eğilip, elini geçirdiği plastik poşetle köpeğinin az önce bıraktığı dışkıyı avuçlayıp yerden alıyor ve torbanın ağzını düğümlüyor. Ötede bir anne, üç yaşlarındaki oğluyla piknik örtüsünün üzerinde kapta getirdiği atıştırmalıkları yiyor, oyun oynuyor. Beyaz gözlü martılar kendilerine düşecek bir parça yiyecek için hercümerç bekliyor. İlerde yaşlı bir çift var. Belki Çin’den gelmişler. Kolkola girmiş çıplak ayaklarıyla bileklerine kadar suyun içinden ilerliyorlar. Deniz engin, dingin, huzur verici. Çocuk, annesinin yanından kalktı, suya doğru koşuyor. Neşesi çınlatıyor ortalığı. Kolu kanadı budanmamış çocuk kahkahası. Yanlarından, sadeliğin içinden geçip, yürüyorum. Arındırıcı, sağaltıcı birkaç adım en nihayetinde.

Hayatım anlamını yitirdi, demişti. Neden diye sormamıştım. Öylece susmuş önümüze bakmıştık birkaç dakika boyunca. Gittikçe başka insana dönüşmenin ağrısını duyuyordu. Sanki suluboya resimde onun olduğu tarafa boyadan çok su katmışlar. Başkalarının beklentisine göre yaşması bittiğinde kendi rengini bulacak. Hayat böyle geçmez ki, demiştim ben de. Sahi, hayat nasıl geçmeliydi?

Diline düşen sözler, karanlığa hapsolmuş, bastırılmış iç dünyasının çağrısıydı. Hüzünlü ve anlamlı. Onu yargılamadan, suçlu hissettirip, utandırmadan, sözünü kesmeden dinlemeyi kendime öğretmiştim. Sen kimsin? dedim. Unuttum, dedi. Hatırla, dedim.

Şevk ve mutluluk peşinde, yaşam enerjisi yüklü minik deniz kabuklarının üzerinde yürüyoruz. Madde ve nurla kaplı ipek yolu. Her şeyi silip, baştan başlama niyetiyle atılan adımlar. Başkaları ne der korkusu arkada kalmış. Yine de uzaktan sesler geliyor. Kabile, öteki beriki, tek ayak üstüne koyan öğretmen, konuşma yasağı, boş yere ezberlenenler, zorla yutturulanlar, üç yanlışın sildiği hayati doğrular, evde açık kalmış televizyondan duyulan demeçler, damarlarımızdaki asil kanın milliyeti, taraf toplayanlar, barikatlı meydanlar, göbek bağını arayanlar. Ne işini, ne evini sevenler. İyi olma sıfatını bize bahşedenler. Kötülüğünü attığı iftirayla def edenler. Hayatlarımızın sözde söz sahipleri. Bir süre aferin demesinler, takdir etmesinler, alkışlamasınlar. Kaygı, ağır bir top gibi yuvarlandı, düştü kumun üzerine. Yanından geçtik. Yürüyoruz. Her adımda hafifliyoruz. Boşluk bir adım akıl, bir adım gönülle doluyor.

Kendimi nasıl hatırlayayım?, dedi. Amacın olsun, dedim. Ama bunu başkasından çalma ya da  başkası sana ısrarla yaptırmasın. Çünkü insan bir şeyi zorla yaptığında, tehditle güdülendiğinde o artık kendi seçimi olmaz, budanır kanadı kolu. Çocuk kahkahası geldi kulaklarımıza uzaktan. Yürüdük. Arındırıcı, sağaltıcı birkaç adım en nihayetinde.

O adımları atmaya korkardık, hatırla. Her suçlu bulduğuna cezasını bildiği yoldan çektiren bir diyarın tükürdüğü nesildik. İtirazı olana duygusal şiddet ya da afaroz miras kalırdı. Hata yapmaktan korkmayı öğrendiğimiz gibi şimdi hatalardan ders almayı öğreniyoruz. Misal, artık elmayı zevkle yiyoruz. Kafka’nın Gregor Samsa’sının sırtına yapışarak, onu ezilmişliğin, dışlanmışlığın getirdiği yalnızlık, yabancılaşma ve ölüme götüren elma. Adem’le Havva’nın kovulma sebebi olan elma. Canımıza can katsın. Ne bir övgü açlığı ne bir ilgi zorbalığı, destek takdir beklemeden, gözdağına karşı nükteyle, sırf yaşamın anlamı hatırına, büyük resmi istiyoruz. Yağmur ormanlarıyla, çöl ve dağlarla bezeli tarihsiz coğrafyanın, yerlilerinin, göçmen ve sürgünlerinin toprağında yetmiş iki millete bir gözle bakıyoruz. Yetişkin ayaklarımızın altında hayatın eksik bıraktığını sandığımız sevgi bekliyor. Esirgediğimiz ötekine de, esirgeyen sevdiklerimize de yeter. Sen varsın. İpek yolu gibi uzanan minik deniz kabukları ve hiç görmediğimiz yıldız kümeleri var. Sana, bana, ona, işime nasıl yarar, diye bakanlar var. Kaz gelecek yerden tavuk esirgemeyip kendini cömert addedenler, dostluğu köyü görene kadar olanlar var. Bildik, binlerce yıldır yaşanan gerçekler var, artık söylenmeyi bekleyen. Korkuları tartışacak cesareti bulsak keşke. Bir sihirli dokunuş. Kumun üzerinde, arındırıcı, sağaltıcı birkaç adım en nihayetinde. Gelip geçici izler. Eylem var. Suçlu yok. Cezalı yok. Hatırla. İstersen ağla ve arın. Kendini hatırlamak, kendini aldatmamakla başlar.

Aldatırsın. Geçmiş sana birey ya da topluluk olarak hükmeder. Arzular ve korkular, er ya da geç alınması gereken kararları öteler. Kendine fazla büyük geldiğin zamanlar yorar. Bir parça tatlıyı gece başını okşayan annen sanırsın. Ne isen, o değilmişsin gibi konuşur, beyhude teselliler ararsın. Düşündüğün, söylediğinle örtüşmez, sözün davranışınla. Takvime yazmadığın günler, uğraşmadığın sorunlar vardır. Kasvet iyimserlikmiş gibi çöker üzerine. Kendini başkalarını düzeltirken bulursun. Onlar kamplara ayrılırlar. Ya o ya bu, siyah beyaz, ben sen, iyi kötü dansı başlar. Var olmayan farklılıkların kavgasına tutuşurlar. Aldatırlar. Aldanırsın. Büyük resmi görmüşsen, üç nesil vakit boyunca avunursun. Kendinden aşkın, amacın olsun.

O içimdeki ses ve beniz şimdilik. Gün battı. Alacakaranlık bastı. Mercan kırmızısı alımlı bitkiler denli güzeliz. Kumsaldan yola çıkıp, biraz ötede Doyles Bridge otelin köşesindeki ışıklardan karşıya geçiyorum. Yasemin kokusu sarmış etrafı, balıkçı dükkanından çıkan yağ kokularını bastırıyor. Kaldırıma konan masalarda yemek yiyenlerin, parmak arası terlik ve plaj kıyafetleriyle geçip gidenlerin arasından ışıklara geliyorum. Nepean Highway’in akışı yavaşlıyor. Anayolun iki yanı uzun palmiye ağaçları var. Yolun tren istasyonuna bakan tarafında saat kulesinde saat akşam altıyı çeyrek geceyi gösteriyor. Karşıya geçiyorum. Kalan bir avuç hayat. Öylece yürüyorum.

Elhan Uzun
Mordialloc-Melbourne

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu